MEB Ders Kitapları ve Eğitim Araçları Yönetmeliğindeki Değişikliğin Analizi

Dr. Nadir Çomak

Yönetmelikte yapılan değişiklikler hakkında basında farklı yorumlar yapılıyor. Ders kitaplarının “ücretsiz dağıtılacağı” ibaresinin kaldırılması kitapların ücretle satılmasının önünü açacaktır deniliyor. Ayrıca“Yeni yönetmelikte, ders kitaplarının nitelikleri arasında gösterilen “Temel insan hak ve özgürlüklerini destekleyen ve her türlü ayrımcılığı reddeden bir yaklaşım sunar” ve “Reklam niteliğinde ögeler içermez ifadeleri de yer almadı” şeklinde eleştiriler de yapılıyor.[1] Bu ifadenin yönetmelikten çıkarılması ilk bakışta yersiz bir düzenleme olarak yorumlanabilir ve farklı spekülasyonların yapılmasına kapı açabilir. Ancak ders kitabı inceleme yönetmeliğinin ve bu yönetmeliğe göre inceleme yapan uzmanların böyle bir ayrımcılığa izin vermeyeceği bilinmelidir. Bu endişe bu açıdan yersiz bir düşünce olarak kabul edilebilir. Fakat yönetmelikte yapılan asıl dikkat çekici değişiklik aşağıdaki maddelerde yapılmış olup tartışmaların odağına oturan asıl konu da budur. Tartışılan bu değişiklik maddeleri şunlardır:

“Ders kitaplarının sağlanma usulleri

MADDE 7 – (1) Ders kitapları aşağıda belirtilen usullerle sağlanır:

a) Başvuru sahiplerince hazırlama: Başvuru sahipleri bu Yönetmelikte belirtilen usul ve esaslar doğrultusunda taslak ders kitabı hazırlayabilir.

b) Hibe: Bakanlık; kişi, kurum veya kuruluşlarca hazırlanan taslak ders kitabı ve diğer eğitim araç-gereçlerini bedelsiz olarak temin edebilir.

c) Satın alma: Bakanlık; okutulmasına ihtiyaç duyulması hâlinde, yurt içinde veya yurt dışında yazılmış ya da tercüme edilmiş olan kitapları satın alma yoluyla temin edebilir.

ç) Sipariş: Bakanlık; kişi, komisyon, kurum veya kuruluşlara taslak ders kitabı yazdırabilir.

(2) Taslak ders kitaplarından hibe, sipariş ve satın almaya ilişkin usul ve esasları içeren şartname ilgili hizmet birimlerince hazırlanarak Kurula sunulur. Kurulca uygun bulunan şartname ilgili hizmet birimine gönderilir ve Başkanlığın ve ilgili hizmet biriminin elektronik ortamında duyurulur.”

Bu maddelere karşı basında şu şekilde eleştiriler yapılmaktadır:

“MEB’in, vakıf adı altında protokol imzalayarak eğitime dahil ettiği tarikatlara artık ders kitaplarını da açacağını düşünüyoruz.”[2] Bu durumda yönetmelikteki bu maddelerin ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım. Türkiye’de yaklaşık olarak 108.000 dernek ve 5000 adet vakıf bulunmaktadır. Bu sivil toplum kuruluşlarının tamamı devletin kanun, yönetmelik ve tüzüklerine göre kurulmuştur ve denetimleri devletin ilgili organları tarafından düzenli olarak yapılmaktadır. Kaldı ki bu vakıf ve derneklerin ders kitabı işine girmesi gibi bir durum şimdiye kadar mümkün de değildi.

Yönetmelik değişikliği ile devletin hibe kitap alması, siparişle kitap yazdırması ve tercüme kitapları ders kitabı olarak alabilmesinin önü açılmıştır. Bu düzenleme özel yayınevlerinden temin edilen kitap inceleme sürecinin devam etmeyeceği anlamına gelmemektedir. Ders kitabı çeşidinin branşlar ve sınıflar bazında düşünüldüğünde çok fazla olması kitap temin etme işini güçleştirdiği söylenebilir. Yönetmelikte yapılan bu değişiklik ile sivil toplum kuruluşları ile üniversite vakıflarının da ders kitabı yazmasının önü açılmıştır. Şimdi bu konuyu olumlu yönünden değerlendirelim. Bir kere şu husus mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığına sunulan her ders kitabı taslağı ders kitabı olarak kabul edilmemektedir. Ders kitaplarını inceleme ve değerlendirme kriterlerine göre hassas bir şekilde incelenmektedir. İlgili kanun ve yönetmeliklere uygun olmayan hiçbir ders kitabı taslağı ders kitabı olarak kabul edilemez. Bu konuda yersiz bir kaygıya kapılmanın anlamı yoktur.

Sivil toplum kuruluşlarının ders kitabı hazırlama ve devlete hibe etme konusuna gelince. Türkiye’de Sabacı Vakfı, Koç Vakfı, Tema Vakfı, Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türk Eğitim Vakfı, İTÜ Vakfı gibi birçok saygın sivil toplum kuruluşu vardır. Bu yönetmelik değişikliği ile sivil toplum kuruluşlarının gönüllü olarak kitap hazırlatarak devlete hibe etmesinin ve siparişle kitap hazırlamasının önü açılmıştır. Önceki paragrafta da ifade ettiğimiz gibi sunulan her taslak ders kitabının ders kitabı olarak kabul edilmesi de mümkün değildir. Ders kitabı inceleme kriterlerine göre yeterli puanı alan kitaplar ders kitabı olarak kabul edilir.

Bu konuyu bir örnekle daha anlaşılır hale getirelim. Anayasanın fırsat eşitliği ilkesine göre her vatandaş oy kullanabilir, liseden mezun olan her genç üniversite sınavına girebilir. Her çay üreticisi ÇAYKUR’a çay satabilir, her fındık üreticisi FİSKOBİRLİK’e fındık satabilir. Her bir yayınevi şartlarını taşımak kaydıyla devlete ders kitabı yazıp sunabilir. Bu örneklerde olduğu gibi Türkiye’de kanun ve yönetmeliklere göre kurulmuş olan her bir sivil toplum kuruluşu ders kitabını ilgili kanun ve yönetmeliklere göre hazırlayarak isterse devlete hibe edebilir. Devlet kurumları da kitabı inceler ve yönetmeliklere göre hazırlanmış ise ders kitabı olarak kabul edebilir.

Yeni yönetmelikte yer alan bir başka önemli konu azınlıklara ait okulların ders kitabı hazırlaması hakkındadır. Azınlık okulları kendi kitaplarını hazırlar ve yeminli mütercime tercüme ettirerek devlete incelenmek üzere sunar. Azınlık okulları da azınlık vakıflarına ait okullardır. Azınlık vakıflarına verilen bu hak yerli vakıflardan neden esirgensin ki! Bu açıklamaya ek olarak Türkiye’de açılmış olan her bir özel öğretim kurumu da kendi ders kitabını hazırlayarak devlete sunabilir ya da hibe edebilir. Bu açılım yönetmeliğin sunduğu eşitlik fırsatıdır ki anayasaya ve insan haklarına uygun olan yaklaşım da budur.

Eğitime hizmet etmek yüce bir görevdir. Sivil toplum kuruluşlarını eğitime hizmet etmeye davet etmek de yüce bir göreve davettir. Asıl mesele Türkiye’nin çocuklarını ve gençlerini muasır medeniyetler seviyesini geçecek hale getirmek için her kim olumlu katkı sağlayacaksa onu arayıp bulmaktır.

Ders araç ve gereçleri yönetmeliğinde yapılan değişiklikleri olumlu yönden bakarak değerlendirmekte yarar var diye düşünüyorum. Çünkü amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalı. İlgilerine saygılarımla sunarım.


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/ders-kitaplarinin-ucretle-satilmasinin-onu-acildi-1877103

[2] A.g.y.

Nobel Ödülü Almak İçin Değil İnsanlık İçin Çalışın

Dr. Nadir Çomak

Nobel Ödülü Almak İçin Değil İnsanlık İçin Çalışın

Bugün TEKNOFEST 2021 kapsamında genç mucitlerin harika projeler yapmalarının temelinde geçmişte yapılan Bu Benim Eserim Proje Geliştirmeyi Teşvik Yarışmaları gibi çalışmaların önemli katkısı olmuştur. Nobel ödülü kazanmış Türk bilim insanı Aziz Sancar TEKNOFEST 2021’de minik mucitlere yaptığı konuşmada “Nobel ödülü için değil insanlığa hizmet etmek için çalışın” derken ülkemizde bilimin gelişmesine çok önemli bir katkı yapabilecek bir motivasyon unsuruna dikkati çekmiştir. Aslında önemli olan ödül almak için çalışmak değil yapılan bilimsel bir çalışmayı ödül olarak görüp o çalışmanın içinde kaybolmaktır. İşte Sancar bu önemli noktaya dikkat çekmiştir.

Bu sözü her insan söyleyebilir fakat onu Nobel ödülü kazanmış bir Türk bilim insanından duymak daha da anlam kazanıyor. Bu ifade tam da Nobel ödülünün verilme amacını ifade ediyor. “Nobel ödülü, 27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 tarihinde Stockholm’de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan derneğin verdiği, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan prestijli bir ödüldür. İlk Nobel ödülleri 1901 tarihinde verilmeye başlanmıştır.[1]” Bugüne kadar Nobel ödülü kazanan birçok bilim insanı farklı gerekçelerle de olsa bu ödülü almayı reddetmiştir. “Dört Nobel ödülü sahibine, Nobel ödülünü alması amacıyla kendi hükumetleri tarafından izin verilmedi. Almanya Adolf Hitler hükumeti, Richard Kuhn (kimya, 1938), Adolf Butenandt (kimya, 1939) ve Gerhard Domagk (Fizyololji veya Tıp, 1939)’ın ödüllerini almasına izin vermedi. Sovyetler Birliği’nin baskısı doğrultusunda Boris Pasternak (edebiyat, 1958) ödülü reddetti. Ayrıca Nobel ödülü almaya hak kazanan Jean-Paul Sartre (edebiyat, 1964) ve Lê Ğức Thọ (Barış, 1973) ödüllerini almayı reddettiler. Bunlardan Sartre hayatı boyunca tüm resmi ödülleri reddetmiştir. Lê Ğức Thọ ise o yıllarda Vietnam’ın içinde bulunduğu durum nedeniyle ödülü almamıştır.[2]

Aziz Sancar 2021 Teknofest yarışmasında yaptığı konuşmada gençlere şu tavsiyede bulundu; “Nobel ödülünü kazanmak için değil insanlık için çalışın.” Bu sözde şöyle bir anlam gizli, yaptığınız bilimsel çalışmayı bir ödül kazanmak için yapmamak gerekir. Yapılan çalışma insanlık için gerçekten değerli ise zaten ödüllendirilir. Bu ödül bir Nobel ödülü de olabilir bir devlet nişanı da olabilir. Fakat hepsinden önemlisi insanlık tarihinde müstesna bir yer almaktır. Nitekim bilim tarihini incelediğimizde birçok bilim insanının hiçbir ödül kazanmadan bu dünyadan göçüp gittiğini görmemiz gerçek ödülün yapılan çalışmanın verdiği doyumsuz lezzetin içinde olduğunu göstermektedir.

Öldükten sonra yaptığı icatlarla ün kazanan fakat hayatında büyük sıkıntılar çeken bilim insanlarının sayısı az değildir. 965-1038/40 yılları arasında yaşayan Müslüman bilim insanı İbn-i Heysem batılılar tarafından Alhazen ismiyle bilinmektedir. Yazdığı Optik kitabı (Kitab-el Manazir) latince baskılar sayesinde günümüze kadar gelmiştir. İbn-i Heysem ışığın nesnelerden yansıyarak göze geldiğini ve görmenin beyinde gerçekleştiğini açıklayan ilk bilim insanı unvanını aldı. Ölümünden sonra bugüne kadar başta mikroskop olmak üzere optik konusundaki bütün bilimsel gelişmelerin temelini atmıştır. Bu çalışmaları sonucunda haklı olarak “modern optiğin babası” olarak anılmaktadır. İnsanlık için yaptığı bu kıymetli katkıların sonuçlarını ve maddi kazançlarını muhtemelen dünyada alamadan vefat etmiştir.

Ünlü fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894) radyo ses dalgaları üzerine çalışarak geliştirdiği ölçü birimi ile ses dalgalarını ölçmüştür. Genç yaşında hayatını kaybeden Hertz yaptığı bilimsel çalışmalarının ve radyonun bu kadar yaygın olduğunu yaşarken görememiştir[3].

Bu örnekleri daha da çoğaltmamız mümkündür. Fakat anlatmak istediğim maksadın anlaşıldığı düşüncesiyle başka örnek vermiyorum. Ödüllerin en büyüğü insanın bir çalışma yaparken o işin içindeki lezzeti yaşarken işin içinde kaybolup gitmesidir. Bu kayboluş zamanın durması gibidir. Yapılan işin verdiği lezzet bazen yemekten ve içmekten daha lezzetli olduğu için bilimsel çalışma yapan insanlar yemeyi içmeyi bile zaman zaman unutabilir. Covid 19 aşısını geliştiren Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin Nobel ödülü alabilecekleri yönünde tahminler yapılıyor. Bu tahminleri haklı çıkaracak bir hikâye bu iki bilim insanının evlendikleri gecenin sabahında laboratuvarlarına çalışmak için gittiklerini bilmemizle ortaya çıktı. Yapılan bilimsel çalışmada öyle büyük bir zevk ve lezzet var ki bilim insanları bilimsel çalışma yapmayı her şeyin üzerinde tutuyor.

2004 yılında MEB tarafında ilk defa düzenlenen Bu Benim Eserim Proje Geliştirmeyi Teşvik Yarışmasında eğitimci olarak çalıştım. Pilot uygulamanın yapıldığı İstanbul’da 10.000’den fazla sayıya ulaşan öğrenci ve öğretmenlere proje geliştirmeleri için motivasyon seminerleri verdim. Gençleri ekibimizle birlikte büyük projeler yapmalarına inandırmaya çalıştık. Bakanlık bu pilot uygulamada 300 projeyi başarı kriteri olarak yeterli görürken 10.000’den fazla proje başvurusu yapıldı. Bu başarının arkasında proje ekibinin gençleri ve öğretmenleri bir eser bırakabilecekleri düşüncesine inandırması vardı. Bu başarının üzerine proje yarışması TÜBİTAK himayesine alındı ve gelişerek devam etti.

Bugün TEKNOFEST 2021 kapsamında genç mucitlerin harika projeler yapmalarının temelinde geçmişte yapılan Bu Benim Eserim Proje Geliştirmeyi Teşvik Yarışmaları gibi çalışmaların önemli katkısı olmuştur. Nobel ödülü kazanmış Türk bilim insanı Aziz Sancar TEKNOFEST 2021’de minik mucitlere yaptığı konuşmada “Nobel ödülü için değil insanlığa hizmet etmek için çalışın” derken ülkemizde bilimin gelişmesine çok önemli bir katkı yapabilecek bir motivasyon unsuruna dikkati çekmiştir. Aslında önemli olan ödül almak için çalışmak değil yapılan bilimsel bir çalışmayı ödül olarak görüp o çalışmanın içinde kaybolmaktır. İşte Sancar bu önemli noktaya dikkat çekmiştir.

Bilim tarihinde önemli çalışmalara imza atan sayısız bilim insanı insanlığa hizmet etmek için fedakârca çalışmıştır. Ödüllerin en büyüğü insanlığın kalbinde ebediyen yaşamaktır. Odamızda ve şehrimizde yanan her bir lambanın insanlara Edison’u hatırlatması bilim insanlarının kalplerde yaşadığının bir işareti olarak kabul edilebilir. Çocuklarımızı bilimsel çalışmalardan ve insanlığa hizmet etmekten zevk alacak idealist bireyler olarak yetiştirmek için rol model insanların hayatları ve sözleri çok önemlidir. Tebrikler Aziz Sancar hocam.


[1] https://www.milliyet.com.tr/nobel-odulu-nedir–molatik-13204/

[2] A.g.y.

[3] The World of Science, 2005, BACKPACKBOOKS, NEW YORK:114.

Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Dr. Nadir Çomak

Bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Marmara Denizi, 11.350 km² kaplayan yüzölçümü ile Türkiye’nin Asya ve Avrupa topraklarını birbirinden ayıran bir iç denizdir.[1] Bu denizden ismini alan ve çevresinde bulunan Marmara Bölgesinde 11 il merkezi ve bunlara bağlı 155 ilçe merkezi bulunmaktadır.[2] Marmara Bölgesinin nüfusu 2019 yılında 24 milyon 465 bin 689 olarak hesaplanmıştır.[3]  “Marmara Bölgesi Türkiye’de kentleşme oranı en yüksek bölgedir. Türkiye’deki kentli nüfusun 3’te biri bu bölgededir ve halkın yaklaşık % 80’ı kentlerde yaşar. İstanbul, bölge nüfusunun yarısından çoğunu barındırır. Türkiye’nin 5. büyük kenti Bursa, bölgenin önemli kentlerindendir. Bölge ekonomisinin temelini sanayi ve ticaret oluşturur. Türkiye sanayi üretiminin yarısından çoğunu burası gerçekleştirir. Türkiye’de ekili-dikili alanların, oranca en fazla olduğu Marmara Bölgesi’nde; tarım yaygın olarak ve modern yöntemlerle yapılır. Marmara Bölgesi’nin, Türkiye ekonomisindeki asıl ağırlığı sanayi, ticaret ve hizmetler alanındadır. Bu yönüyle bölge, Türkiye’de ilk sıradadır.

  • Bölgede elde edilen gelirin yaklaşık yarısını sanayi kesimi sağlar.
  • Ticaret ve ulaştırmanın bölge gelirindeki payı % 25’in üzerindedir.
  • Türkiye’de üretilen sanayi mallarının yarısına yakını bu bölgede gerçekleştirilir.
  • Türkiye milli gelirinin yaklaşık 5’te biri bu bölgenin payına düşer.
  • Bütün Türkiye’de sanayi sektöründe çalışan işçilerin yarısı da bu bölgededir”.[4]

Son gülerde Marmara Denizinde görülmeye başlayan deniz salyası, insanlarda büyük bir infiale neden oldu. Sarıcı’ya göre, “denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını, ilk basamağını teşkil eden fitoplankton dediğimiz mikro alglerin, yani mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu, ortamda vuku bulan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgıya müsilaj diyoruz”. [5] Acaba bu tepki hangi sebeplerden kaynaklanmaktadır? Küresel ısınma yüzünden sıcaklıkların artmasından mı kaynaklanmaktadır? Ya da bölgesel olarak bu kirliliği tetikleyen ve insan etkisinden kaynaklanan faktörler nelerdir? Şimdi bu sorularımıza cevap aramaya başlayalım ve şimdi Marmara Denizinin kirlenmesine neden olan faktörleri inceleyelim. “Marmara Denizi çeşitli kirlilik yüklerine maruz kalan bir iç denizimizdir. Havzadaki kirletici kaynaklar; endüstriyel, evsel, tarımsal alanlardan gelen kirleticiler ve gemi kaynaklı kirleticiler olmak üzere birçok farklı türden oluşmaktadır. Bu kirleticilerin etkisiyle Marmara Denizi’nin özümseme kapasitesi gün geçtikçe azalma göstermektedir”.[6] Yani denizin doğal dengesi bozulmakta ve deniz ekosistemi kendisini yenileyemez bir duruma gelmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında etkili olan kirletici faktörlere bir göz atalım. “Marmara Denizi üzerindeki kirletici kaynaklar 9 farklı kategoride incelenebilir:

  1. Kara kökenli kirleticiler,
    1. Noktasal kaynaklar,
    2. Kentsel atıksular,
    3. Endüsriyel atıksular,
    4. Düzenli depolama sızıntı suları,
    5. Termal (sıcak ve soğuk) ve yoğun su deşarjları,
    6. Yayılı kaynaklar,
    7. Zirai atıklar,
    8. Hayvansal atıklar,
    9. Meskûn bölgelerden gelen akış ve sürüklenmeler,
    10. Atmosferik taşınım kaynaklı kirleticiler
  2. Gemi kaynaklı kirleticiler,
    1. Sintine/çamur
    2. Balas,
    3. Petrol kaçakları,
    4. Evsel Atıksu,
    5. Çöpler, katı atık
    6. Biofouling,
    7. Gemi hava emisyonu
  3. Dip taramaları,
  4. Mikrobiyolojik Kirlilik,
  5. Deniz çöpleri,
  6. Sınır aşan kirlilik,
  7. Kıyı düzenlemeleri,
  8. Kanal İstanbul etkisi incelenmelidir.”[7]

“Deniz kirliliğinin en önemlilerinden bir tanesi gemi kaynaklı kirliliklerdir. Gemi sintine, balast suyu ve kimyasal yük taşıyan, (LPG, LNG, TTA, TCH)  risk oranı yüksek gemiler deniz kirliliğinde büyük tehdit oluşturmaktadır. 2012-2013-2014 yılları Çanakkale Boğazı gemi geçiş istatistiğine baktığımızda geçen gemi sayısı ortalama 43.582’dir. Çanakkale Boğazda toplana yıllık atık miktarı ortalama 170.000 tondur. Verileri oranladığımızda 2012-2013-2014 yılları gemi başına düşen ortalama atık miktarı 3.862 kg’dır. Boğazdan geçen risk oranı yüksek gemi geçişlerine baktığımızda yine aynı yıllar ortalaması 27.547 kg’dır. Verileri oranladığımızda risk oranı yüksek gemi başına düşen ortalama atık miktarı 18.513 kg’dır. Bu oranlar boğaz için azımsanamayacak miktarlardadır. Bu artışta coğrafi ve oşinografik koşulların da etkisi bulunmaktadır”.[8]

Marmara bölgesinde yapılan çoğunlukla modern tarım teknikleri de bu denizin kirlenmesine neden olmaktadır. Tarımda kullanılan kimyasal ilaçlar ve gübrelerden ortaya çıkan atıklar hem toprağa karışmakta hem de yüzey sularının taşıması sonucunda akarsulara ve bu yolla denizlere ulaşmaktadır. “Tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu alanlarda Kocasu, Gönen ve Biga nehirleri Marmara Denizinde meydana gelen ağır metal kirliliğine katkıda bulunmaktadır. Marmara Denizindeki Ni, Mn, Cr, Zn ve Co için maksimum değerler Dünya ortalama değerlerinin üzerinde ölçülmüştür”.[9]

Marmara Bölgesinde yer alan sanayi tesisleri deniz kirlenmesinde çok önemli bir etkide bulunmaktadır. Tekirdağ, İstanbul, İzmit başta olmak üzere ağırlıklı olarak yer alan sanayi tesislerinin katı, kimyasal ve biyolojik atıkları Marmara Denizine gitmektedir. Örneğin, “İzmit Körfezi’nin, gerek Doğu, Merkez ve Batı basenleri etrafında yer alan kirletici kaynaklardan gerekse Dil Deresi ile taşınan unsurlardan etkilendiğini ölçülmüştür. Benzer çalışmaların yükleme boşaltma iskeleleri, petrokimya, kimya, metalurji kuruluşlarına, kentsel atık arıtma tesisi deşarjlarına yakın istasyonlarda ve bunların yanı sıra, su içi yatay ve dikey taşınımların etkilerini gözleyebilmek üzere bu kaynaklardan uzak istasyonlarda da sürdürülmesinde yarar vardır”.[10]

Marmara Denizinin kirlenmesinde bir takım dış faktörler de bulunmaktadır. “Bu denizde artan nutrient miktarı ve organik kirlilik yüklerinin, Karadeniz‟den gelen kirlenme yükleri de dikkate alınarak dikkatle değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. İstanbul atıksularının denize deşarj edilmeden önce nutrient giderimi işlemlerinden geçirilmesi konusunun hassasiyeti ise halen devam etmektedir. Bu konuda sağlıklı kararlar alınabilmesi, Karadeniz‟den gelen kirlenmenin ve Marmara Denizi durumunun düzenli olarak takip edilmesine bağlıdır”.[11]

Marmara Denizi etrafında nüfus ve yerleşme yoğunluğunun nispeten azaldığı yerlerde insan etkilerine bağlı kirlilik oranları da kısmen azalmaktadır. Örneğin, “Erdek Körfezi Marmara Denizi’nin güneybatısında yer almaktadır. Ortalama ve maksimum derinliği sırasıyla yaklaşık 34 ve 55 m’dir. Erdek Körfezi Marmara Denizi’ndeki diğer körfezlere (İzmit, Gemlik) kıyasla antropojenik kökenli (insan kaynaklı) kirleticilere daha az maruz kalmıştır. Körfeze başlıca tatlı su ve çökel taşınımı Karabiga ve Gönen nehirleriyle gerçekleşmektedir. Bu nehirler Gönen ve Biga ilçelerinin evsel, tarımsal ve endüstriyel (seramik fabrikaları ve deri sanayi) kaynaklı atık sularını bünyelerine alarak Marmara Denizi’ne boşalırlar”.[12] Benzer bir kirlilik “Marmara Denizi‘nde en uzun kıyıya sahip Tekirdağ ilinin, deniz kıyısında belirlenen dört istasyonda endokrin sistemi bozan bazı esansiyel element ve toksik metallerin (Fe, Cu, Zn, Cr, Mn, Cd, As, Pb, Hg ve Ni) sediment ve balık kas dokusundaki birikimini ve dağılımını tayin etmektir. Marmara Denizi etrafındaki hızlı nüfus artışı sonucu evsel ve sanayi atıklarının arıtma sistemlerinden geçirilmeden nehirlere ve buradan Marmara Denizi‘ne ulaşması, ağır metal içeren ve bilinçsiz, düzensiz ve kontrolsüz kullanılan tarım ilaçlarının rüzgar yardımıyla dolaylı olarak Marmara Denizi‘ne taşınıp birikmesi nedeniyle Marmara Denizi‘nin su kalitesi bozulmaktadır. Marmara Denizi 1975 yılında ticari öneme sahip 127 balık türü bulundururken, günümüzde bu sayının 4-5‘e düşmesi denizel kirliliğinin boyutunu ortaya koymaktadır”.[13] Çünkü arıtma tesislerinin yetersiz ve kontrolsüz olması deniz kirliğini artıran faktörlerin başında gelmektedir. Nitekim “Şarköy Kanyonu’nda inorganik, ağır metal kirliliği bazı karotlarda Cr, Ni, Cu, Zn ve Pb için hesaplanan zenginleşme faktörlerinin yüksek oranda (1,5-2,4 arasında) seyretmesi bölgede antropojenik kaynaklı kirleticilerin artan bir varlığı olarak kabul edilebilir”.[14] Bu da artan nüfus miktarının ve sanayileşmenin etkilerinden kaynaklanmaktadır.

Marmara Denizinde karşılaştığımız deniz salyaları bu denizin giderek canlılığını kaybettiğinin bir göstergesidir. Bu konuda acil önlemler alınmadığı taktirde yakın bir gelecekte daha büyük çevre felaketleri ile karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Deniz canlılarının neslinin tükenmesi insanların sahillerde denize girememesinden daha az önemli değildir. Marmara Denizindeki çevre felaketi Karadeniz çevresindeki ülkelerden de doğrudan etkilenmekte ve zincirleme olarak Ege denizi ve Akdeniz bu kirlikten etkilenmektedir. Çevrenin korunması ve çocuklarımıza yaşanabilir temiz bir dünya bırakmak için yetişkinlerin üzerine düşen önemli görevler bulunmaktadır. Eğitimciler olarak çevre okur yazarı olan çocuklar, gençler ve yetişkinler olmalıyız. Çevre okuryazarlığı konusunda başta eğitimciler olmak üzere herkes üzerine düşeni yerine getirmelidir. “Lisans eğitimi sırasında çevre okuryazarlığı yüksek olan öğretmen adaylarının okul dışı etkinliklere daha çok katıldıkları belirlenmiştir. Bu durum, çevre okuryazarlığını artırmak için kullanılabilecek bir uygulama olabilir. Ayrıca, basın yayın organları, çevre koruma amaçları doğrultusunda kullanılabilir ve halkı bilinçlendirmek için seminerler ve konferanslar düzenlenebilir”. [15]

Marmara Denizindeki kirliliğin önlenmesi için yapılacak çalışmaları eğitimden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Bugün ülkemizi ve dünyayı yöneten politikacıları, sanayicileri ve çevrenin kirlenmesinde etkisi olan bütün yetişkinleri yetiştiren sistem eğitim sistemidir. Eğitim sistemi çevre dostu ve çevre okur yazarı olan bilinçli insanlar yetiştirmiyorsa bunun nedenleri üzerinde titizlikle durulmalıdır. Ülkemizin geleceğini etkileyen politikaların belirlenmesinde ve uygulanmasında sivil toplumun etkisi artmalıdır. Çocukluktan itibaren çevre bilinci ile yetişen çocuklar gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde çevreyi koruyacak bir bilince sahip olduğu taktirde politikacılar ve yöneticiler tabanın sesine kulak vermek zorunda kalacaktır. Şayet Marmara Denizindeki çevre felaketini izlediği halde anlamayan ve de çözüm için harekete geçmeyen insanlar çoğunlukta ise çözüme yönelik kalıcı çevre politikalarının üretilmesi de imkansızdır.

Öğretmenler, akademisyenler, politika belirleyiciler geleceğe temiz bir Marmara Denizi, temiz bir Türkiye ve temiz bir dünya bırakmak için daha çok çalışmalıdır. Çünkü böyle giderse pek yakın zamanda koruyabileceğimiz temiz bir doğal çevre kalmayacaktır. Bu nedenle geleceği yaşayacak olan çocuklar ve gençler temiz çevrenin önemini anlamalı ve yetişkinlerden daha çok gayret sarf etmelidir. Onlara bu farkındalığı sağlayacak olanlar da öğretmenler ve ebeveynlerdir. Medyanın da bu konuda yapacağı sorumlu yayıncılık da önemli katkı sağlayabilir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, 8 Haziran’dan itibaren 7/24 esasıyla Marmara Denizi’ndeki müsilajın bilimsel temelli yöntemlerle tamamen temizlenmesine başlanacağı ve Marmara Denizi Koruma Eylem Planı’na ilişkin, alıcı ortama deşarj yapan atık su arıtma tesislerinin tamamının 7/24 online izleneceği ve Marmara Denizi’ndeki 91 izleme noktasının 150’ye çıkarılacağı açıklandı [16]. Bu çabaların sonuçlarını hep birlikte izleyip göreceğiz. Kamuoyunun çevre konusunda daha bilinçli olup gelişmeleri yakından izlemesinde yarar olacağı anlaşılmaktadır. Çevre konusu politik bir mecra olmaktan  çıkarılıp bilimsel bir zeminde tartışılmalıdır.

Sonuç olarak, bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

[1] https://www.cografyaci.gen.tr/denizlerimiz-ve-ozellikleri/

[2] https://www.icisleri.gov.tr/valilikler

[3] https://www.icisleri.gov.tr/turkiyenin-nufus-haritasi

[4] https://mthmm.csb.gov.tr/bolgemiz-i-85694

[5] https://www.greenpeace.org/turkey/haberler/musilaj-veya-diger-adiyla-deniz-salyasi-nedir/

[6] https://marmara.gov.tr/UserFiles/Attachments/2018/05/17/9a366d19-35c6-4d4d-8194-7fac90a73c18.pdf#page=148

Alarçin, F., 2017, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Marmara Denizi Kentsel Kirlilik Önleme Faaliyetleri, s.160

[7] III. Marmara Denizi Sempozyumu Sonuç Raporu, 21 Kasım 2017, Marmara Belediyeler Birliği Kültür Yayınları, 2018, s:220 Web: www.marmara.gov.tr

[8] Ilgar, R. (2017). Çanakkale Boğazında Geçiş İstatistiklerine Bağlı Gemi Atık Yönetimi Ve Değerlendirmesi. Marmara Coğrafya Dergisi, (35), 185-194.

[9] Erol, K. A. M., & Melike, Ö. N. C. E. (2016). Pollution potential of heavy metals in the current sea sediments between Bandirma (Balikesir) and Lapseki (Çanakkale) in the Marmara Sea. Journal of Engineering Technology and Applied Sciences1(3), 141-148.

[10] Küçük, A. (2012). İzmit körfezi plankton kompozisyonunun mevsimsel olarak incelenmesi ve sediment karakterizasyonu (Master’s thesis, Kocaeli Universitesi, Fen Bilimleri Enstitusu).

[11] Hacı, M. (2003). Deniz suyu kalitesi izleme bilgi sistemi (Doctoral dissertation, Fen Bilimleri Enstitüsü).

[12] Kaya, T. N. A., Erol, S. A. R. I., Kurt, M. A., & Dursun, A. C. A. R. (2020). Erdek Körfezi Karot Çökellerinin Ağır Metal Dağılımı Ve Zenginleşme Derecesi. Türkiye Jeoloji Bülteni63(1), 57-68.

[13] Dalmış, V. (2019). Marmara Denizi Tekirdağ Kıyı Bölgesi Balık Ve Sediment Örneklerinde Esansiyel Ve Toksik Metallerin Birikimi Ve Dağılımı (Master’s Thesis, Namık Kemal Üniversitesi).

[14] Aktan, Ö. A. 2019, Marmara Denizi Batı Kıta Sahanlığı Yüzeysel Çökellerinde Jeojenik Ve Antropojenik Ağır Metal Zenginleşmesine Yönelik Araştırmalar (Şarköy Kanyonu, Kb Türkiye), (Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi).

[15] Kocalar, A , Balcı, A . (2013). Coğrafya Öğretmen Adaylarının Çevre Okuryazarlılık Düzeyleri . International Journal Of Social Science Research , 2 (1) , 15-49 . Retrieved From Https://Dergipark.Org.Tr/Tr/Pub/İjssresearch/İssue/32875/365283

[16] https://tr.euronews.com/2021/06/07/marmara-denizi-nde-musilajla-mucadele-icin-22-maddelik-eylem-planı

İş Bulmak ve İşini Geliştirmek İsteyenler Okusun

Dr. Nadir Çomak

Kitap ve Kahve; Hangisi Hediye?

Geçen hafta, ST Endüstri Radyo konuk koordinatörü Pelin hanım aradı ve Recep Akbayrak tarafından hediye olarak bir kitap gönderileceğini belirtilerek, nazik bir üslupla adresimi istedi. Evime gelmesini heyecanla beklediğim kargo paketini açtığımda içinden bir kitap ve bir paket İstanbul Kahvesi çıktı. Şimdiye kadar aldığım en anlamlı hediyeler diye düşünürken kitabın içinden çıkan çok güzel tasarlanmış olan kitap ayracı üzerindeki yazıya gözüm takıldı. Yazar tarafından kaleme alınmış olduğu anlaşılan bu yazıda şöyle yazıyordu; “Müşteri Bulma Sanatı” ile birlikte neden kahve hediye? Aslında hediye olan kitap… Kahve ise 40 yıl hatırı var diye:)

Kitap Türkiye’de çok önemli olan şirketler arası pazarlama (B2B) konusunu ele alıyordu. Bir pazarlama kitabı gibi değil bir roman tadında olan bu kitabı bir solukta ve zevkle okudum. Kitabın en can alıcı noktası pazarlama sektöründe neredeyse bir ömür harcamış bir pratisyenin yaşadığı tecrübeleri bir hikâye üslubu ile yazmış olmasıydı. Pazarlama stratejilerinin teorik nasihatlerden ziyade yaşanmış uygulama örnekleriyle desteklenerek anlatılmasını gerçekten çok etkileyici buldum.

Bu kitap satış ve pazarlama konusunda çalışan profesyonellerin başarı stratejilerini ana hatlarıyla gösteren bir yol haritası niteliğinde hazırlanmış bir pazarlama ve satış stratejileri kitabı olarak tanımlanabilir. Kitap, pazarlama ve satış alanında başarılı olmak isteyenlere yararlı olacağı gibi iş arayan yeni mezunlara da yararlı olacak ipuçların içinde barındırıyor. “Müşteri Bulma Sanatı” isimli kitabın, hangi sektöre yönelmeliyim, kiminle ne zaman ve nasıl bir üslupla görüşmeliyim ve iletişim kodlarımı nasıl düzenlemeliyim, diye düşünen pazarlama ve satış elemanlarına gerçekten çok yararlı olacağına inanıyorum.

Kitabın içeriğinin iyi planlanmış yararlı stratejiler barındırmasının yanında beni etkileyen en önemli yönü kitabın okuyucuya takdim edilme şekli oldu. Güzel bir kitabın, güzel bir pakette sunulan nefis bir İstanbul kahvesi ile birlikte takdim edilmesi üzerimde nezaket ve zarafetin reklam ve pazarlamanın ne kadar önemli olduğu izlenimini bıraktı. Bu izlenim benim gibi sektöre uzak olan bir yazarı bile harekete geçirerek bu kitap hakkında bir yazı yazmam için zihnimde çağrışım yaptı. Eyleme geçirmeyen teorik bilgi deposu olan bir kitaptan ziyade, harekete geçiren ve motive edici tecrübelerden süzülmüş bir kitap, hedefine ulaşmış başarılı bir kitaptır, düşüncesindeyim. Bu yönüyle kitabın yazarının her türlü takdir ve övgüyü hak ettiğine inanıyorum.

Kitabı okuduktan sonra hem başarılı bir kitabın nasıl yazılacağı üzerinde hem de iş yaşamında nasıl başarılı olunacağı konusundaki düşüncelerimi yeniden gözden geçirdim. Bu kitaptan çıkardığım sonuçları şu şekilde özetleyebilirim:

  • Yalnızca iyi bildiğin işi yap,
  • İyi bildiğin işi istikrarla ve uzun süre yap,
  • İyi bildiğin işi anlat,
  • Nezaket ve zarafetten ödün verme,
  • İstatistik bilimini ve teknolojiyi etkili kullan,
  • Farklı ve orijinal yani 360 derece pazarlama stratejilerini kullan,
  • Etkili iletişim tekniklerinden yararlan,
  • Reklam, pazarlama ve satış süreçlerini dikkat ve nezaketle yönet,
  • “Müşteri Bulma Sanatı” isimli kitabı iş bulmak isteyen gençlere ve işini geliştirmek isteyen iş sahiplerine ve kendini geliştirmek isteyen herkese tavsiye ediyorum.

Kitabın yazarını kaliteli, başarılı ve örnek bir eser yazdığı için tebrik eder, bu anlamlı hediyesi için teşekkür dilerim.

Dr. Nadir Çomak

Bir Okul Kütüphanesinin Kuruluş Hikayesi

Dr. Nadir Çomak

Öğretmenlik hayatımın henüz ikinci yılında bozkırın ortasındaki şirin bir Anadolu kasabasına tayinim çıktı. Göreve başladığım meslek lisesinin yeni yapılmış güzel bir okul binası vardı. Okulun ikinci katında kapısı kapalı olan geniş bir salon dikkatimi çekti. Kütüphane olduğunu öğrendiğim bu geniş salonu gezdiğimde içeride boş duran kitap dolaplarını görünce içim burkulmuştu. Kütüphanenin kapısında küçük bölmeleri olan bir kitap katalog dolabı vardı. Dolabın çekmecelerinin açtığımda içerisinde kitapların kimlik kartlarını takmak için özel bir aparat olduğunu gördüm. Boş dolapları kitaplarla boş katalog çekmecelerini de kitap fişleriyle doldursam ve çocuklar kütüphaneyi doldurup kitap okusa ne kadar güzel olur diye içimden geçirdim. Dönemin henüz başında yapılan öğretmenler kurulu toplantısında eğitsel kollar ve rehberlik yapacağımız sınıflar seçiliyordu. Konuşma sırası bana gelince “Kültür ve Edebiyat Kolu” nu almak istediğimi belirttim. Okul müdürümüz isteğimi kabul etti ve böylece çalışmalarıma başladım. Hayalimi gerçekleştirmek ve bir kütüphane kurmak istiyordum. Öncelikle projemi müdür beye söyledim ve kendisinin tam desteğini görünce cesaretim daha da arttı. Öncelikle öğrencilerime kitabın ve kütüphanenin önemini anlattım ve birlikte bir kütüphane kurma fikrimi açtım. Öğrencilerimle birlikte önce bir kitap toplama kampanyası başladık. Toplanan kitapların uygun olanlarını seçerek raflara yerleştirdik. Kütüphane rafları yavaş yavaş dolmaya başladıkça öğrencilerimin yüzü gülmeye başlıyordu. Onları sevinçli görmek beni daha da motive ediyordu. Kütüphanemizdeki kitapların sayısı arttıkça bu kitapları kategorize etmek ve düzenlemek ihtiyacı olduğu ortaya çıktı. Kitapların Dewey onlu sistemine göre katalog fişlerini oluşturarak kütüphane kapısında bulunan katalog dolabına yerleştirdik. Öğrencilerimin yüzü daha da gülmeye başladı. Kütüphaneye ilgiyi artırmak için projeler geliştirmeye başladık. Geliştirdiğimiz projelerden birisi de kütüphaneyi cazip hale getirmekti. Bu amacımızı gerçekleştirmek için düşünürken okulda öğrenciler tarafından kullanılan öğrenci kimlik kartlarının olmadığı dikkatimi çekti. Okul adına güzel tasarlanmış, güzel bir logosu olan, öğrencinin resminin üzerinde bulunduğu bir kimlik kartı tasarımı yaptırıp matbaada renkli olarak bastırdık. Bu kart aynı zamanda kütüphane kartı yerine de geçecekti. Yaptığımız bu yenilik öğrencilerimiz tarafından ilgiyle karşılandı. Kütüphanemizi gezmek isteyen meraklıların sayısı artmaya başlamıştı ve artık kütüphanemizi açma zamanı gelmişti. Kütüphanemizde görevli bir memur bulunmadığı için öğrencilerin nöbet sistemiyle kütüphaneyi açık tutup çalıştırmaya başladık. Oluşturduğumuz klasör sistemi ile kitap alıp veren öğrencilerin takibini yaptık. Okulda kitap sevgisini artırmak için haftalık kitap okuma yarışmaları düzenlemeye başladık. Her haftanın en fazla kitap okuyan ilk üç öğrencisine okul bayrak töreninde kitap hediye etmeye başladık. Okuma alışkanlığını artırmak ve kitabı sevdirme gayretlerimiz meyvesini vermeye başlamıştı. Aradan bir yıl geçmişti. Bir üniversiteye akademisyen olarak başlamak için bir yandan sevinç bir yandan da kütüphanemden ayrılmanın hüznüyle okulumdan vedalaşarak ayrıldım. Aradan birkaç ay geçmişti. Ayrıldığım okulun müdürü beni aradı ve bir belge vermek için okula davet etti. Okula vardığımda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından aylıkla ödüllendirme belgesi ile taltif edildiğimi öğrendim. Belgenin veriliş nedenini okul müdürüne sorduğumda, bakanlık müfettişlerinin okula geldiğini ve kütüphanedeki kitap okuma kayıtlarını inceleyerek kütüphanenin çalışmasında gösterdiğim gayret için ödüllendirildiğimi öğrendim. Aslında bu ödül bana değil kitabı seven öğrencilerime, kütüphane projemize destek olan öğretmen arkadaşlarıma ve çalışmalarımıza imkân sunan okul müdürümüze verilmişti. Böylece hayatımın en anlamlı ödülünü almış oldum. Kitap sevgisi ile başlayan ve küçük bir Anadolu kasabasının şirin bir okulundaki kütüphane açmakla sonuçlanan samimi gayretimiz hiç ummadığım ve beklemediğim anda güzel bir şekilde ödüllendirilmişti. Bu okuldan mezun olan ve kitap sevgisiyle yetişen öğrencilerimle zaman zaman görüşüp o güzel günleri anıyoruz.

Bir Hayalim Var

İnsan Hayalleri ve Gayreti Kadar Büyüktür

Dr. Nadir Çomak

Bir hayalim var: İnsanların ilke merkezli olarak yaşadığı, küçük menfaatler için ilkelerinden ödün vermediği bir Türkiye.

Bir hayalim var: İnsanların ışığını sevgiden aldığı, farklı düşüncelere, kişi hak ve hürriyetlerine saygılı olarak yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: İnsanların proaktif iç disiplinle evrensel doğruları yaşamaya çalışarak hareket ettiği ve reaktif olarak yaşayıp başkasının yanlış ve kusurlarını aramayan, başkasına haddini bildirmek için enerjisini boş yere harcamayan güçlü karakterli genç İnsanların yetiştiği bir Türkiye.

Bir hayalim var: Sinerjinin gücünü anlamış ve farklı dünya görüşleri olsa da içinde yaşadığı geminin batmaması için birlikte yaşama kültürünü özümsemiş, insanların huzur içinde yaşadığı bir Türkiye.

Başarının takım çalışmasında gizli olduğunu bilen ve kolektif IQ’nun önemini kavramış takımdaşların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Olayların sürekli iyi ve güzel yönünü görmeye çalışan, pozitif bakış açısı ve iç disiplini geliştirmiş bir medyanın yayın yapığı bir Türkiye. Bir hayalim var: Doğruları söyleyen değil uygulayan ve kendini yönetebilen siyasetçi ve devlet adamlarının ülkeyi yönettiği bir Türkiye. Bir hayalim var: Yaşam kalitesini sürekli artırmak için daima ve kesintisiz öğrenen öğretmenlerin ders verdiği bir Türkiye. Bir hayalim var: Öğrenme kültürü oluşturmuş şirketlerin, ailelerin ve devlet kurumlarının hayata hâkim olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Etkili iletişim becerisini geliştirmiş, birbiriyle kavga etmeyen, siyasi partilerin hizmette yarıştığı, evde, sokakta, çarşı ve pazarda barışın hâkim olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Kendisini geliştirme çabasından başkasının kusurunu aramaya fırsat bulamayan gençlerin, gazetecilerin olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Öğrencilerin sürekli olumlu ve güçlü kelimeler kullandığı, TV filmlerinde argo tabîrlerin ve şiddetin bulunmadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: İletişim içerisinde olduğu İnsanların yaşam kalitesine her an pozitif katkı sağlamaya ve sürekli birbirine yardım etmeye çalışan esnafın ve sivil toplum örgütlerinin yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Başkası için tenkit ve kusur müfettişi olmayan fakat kendi kusurlarını acımasızca eleştiren bir karakter yapısının hâkim olduğu bir Türkiye. Bir hayalim var: Etki sahasında çalışan ve ilgi sahasındaki yapamayacağı işleri konuşarak vaktini öldürmeyen, İnsanların kitap okumayı sorumluluk olarak kabul ettiği, kıraathanelerinde kitap okunan bir Türkiye.

Bir hayalim var: Başkalarının iyi ve güzel yönlerini aramaya çalıştıkları için İnsanların somurtmadığı, yüzünün güldüğü bir Türkiye.

Bir hayalim var: Ben olmasam bu organizasyon ve/veya ülke batar bilinciyle çalışan işçi ve memurun mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Eğitim kalitesini sürekli artırmaya çalışan bir eğitim sisteminin işlediği, mucitlerin ve kâşiflerin yetiştiği, yeteneklerin harcanmadığı ve dahi okullarının olduğu, en az beş yabancı dil bilen İnsanların yetiştiği, Avrupa ve Amerika’dan öğrencilerin burs hakkı kazanabilmek için sıraya girdiği bir Türkiye. ..

Bir hayalim var: Evrensel doğruların yaşandığı din, dil ve ırk ayrımının olmadığı, ortak değerlerde uzlaşabilen ve dünyanın barış ve kültür merkezi olmuş bir Türkiye.

Bîr hayalim var: Doğal süreçlere göre sağlıklı yaşayan, sigara içen İnsanlarının azınlıkta olduğu için tütünlerinin tamamına yakınını ihraç eden bîr Türkiye…

Bir hayalim var: Kalp ve damar hastalıklarının azaldığı, çalışarak ve spor yaparak fazla kilolarından arınmış, hastanelerinde kuyrukların kalktığı, doktorların koruyucu hekimlik yaptığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Ben dilini kullanan ve yalnızca düşüncelerini açıklayan, çevresini değil kendisini değiştirmeyi hedefleyen, iletişim kazalarının azaldığı ve İnsanların mutlu olduğu bir Türkiye. Bir hayalim var: Empatik düşünen bireylerden oluşan bir toplum hayatının olduğu ve sonuçta aç, fakir ve muhtaçların kalmadığı, İnsanların gözyaşı dökmediği, birbirine acı çektirmediği yardım edecek fakirin bulunamadığı bir Türkiye…

Bir hayalim var: Sorun değil çözüm odaklı sürücülerin araç kullandığı ve trafik polislerinin çok rahat çalışma ortamı bulduğu, trafik kazasına bile rastlamanın zor olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Kolaylaştıran, sevdiren ve moral puanını yükselten polis ve gardiyanların görev yaptığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Coşkulu taraftarların taşkınlık yapmadığı ve rakip taraftarla aynı tribünde dostça maç seyrettiği, marşların ve türkülerin hep birlikte söylendiği, taraftarların birlikte halay çektiği bir Türkiye.

Bir hayalim var: Öğretmenlerin severek ve eğlendirerek öğrettiği, kaba sözün ve dayağın olmadığı:, öğrenciye özgüven veren öğretmen ve okulların eğitim verdiği bir Türkiye.

Bir hayalim var: Yıkıcı değil yapıcı, kin besleyen değil affedici ve sorumluluk bilincine ulaşmış bireylerin kardeşçe yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Nasıl katkı sağlayabilirim, nasıl yardımcı olabilirim, nasıl sevindirebilirim, nasıl gönül ve kalp kazanabilirim, nasıl hizmet edebilirim diye güzel sorular sorabilen İnsanların gülerek ve yardımlaşarak barış içinde yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Öz bilinç sahibi ve özdenetim sağlayabilen, kendini içten motive edebilen, özgüven kazanmış ve başaracağına inanan, duygusal zekâsı gelişmiş, vatandaşların huzur içinde yaşadığı bir Türkiye.

Dr. Nadir Çomak, “Evimizdeki Elmaslar” kitabından alıntı.

Bu metin, Ekim 2001 tarihinde yazılmış olup, ilk olarak yazarın Öğrenme Gücü, isimli kitabında yayınlanmıştır.

Doğan Cüceloğlu’nun Ardından

Dr. Nadir Çomak

Anlamlı ve coşkulu bir yaşam için savaşçı.

Doğan Cüceloğlu

Hayatıma anlam katan çok kıymetli bir insanı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyorum. “Anlam çerçevesinde yaşamak ve bu amaç için savaşmak” şeklinde özetlenebilecek örnek bir hayat geçirdi. Su gibi, hava gibi, toprak gibi, güneş gibi yaşadı. İnsanlara Toros dağlarından akan soğuk sular gibi serinlik verdi ve gönüllere hava gibi ferahlık verdi, toprak gibi önyargısız bir şekilde her insana ulaşmaya çalıştı. Mütevazi kimliğiyle gönüllerde taht kurdu. Güneş gibi oldu ve gönülleri ısıttı ve dünyamızı aydınlattı.

Doksanlı yılların başında okuduğum “Savaşçı” kitabı hayatımda önemli bir kilometre taşı oldu. Yaşamak için kıymetli bir hayat gayesinin olması ve anlamlı ve coşkulu yaşamamın ne demek olduğunu bu kitabı okuyarak bir kez daha fark etmiştim. Bilimsel gerçekleri Anadolu insanının kolayca anlamasını sağlayan örnekleriyle doğal ve samimi bir şekilde anlatması onun gönüllere yerleşmesi için yeterliydi. Yalnızca insana odaklandı, kimseyi ayırmadan ve gözetmeden her insana ulaşmaya çalıştı. Hayatı bırakmadı ve ıskalamadı. Son nefesine kadar inandığı değerler için çalıştı. Ölmeden önce 16 Şubat 2021 akşamı saat 21.00’da yapacağı söyleşinin tanıtımı Instagramda hala duruyor. Yaşadığı 83 yaşın son anına kadar inandığı değerler için durmadan çalışan bir insan.

Anadolu insanı Doğan Hocayı çok sevdi. Çünkü o, bizden birisiydi. Sıcaklığı ve doğallığı ile içimizdeydi. Onu dinlerken insan kendisi ile özdeşleştiriyordu. Sanki onu dinlerken, yörük çadırında oturan bir babanın verdiği nasihati dinler gibi sıcaklık hissediyordu insan. Sevecen ve tatlı dili ile yüreklerimizi ısıtıyordu. 11 çocuklu bir ailenin 11. Çocuğu olarak dünyaya gelmişti ve annesini kaybetmesi ile dünyada kimi kimsesiz kaldığını söyleyip göz yaşı dökmesi onun ne kadar samimi, mütevazi ve candan bir kişiliği olduğunun en güzel göstergesiydi.

İçimizde bir çocuk olduğunu öğretti bize. Hiç büyümeyen, hiç yorulmayan bir çocuk. O çocuğu keşfetmeyen ve kendisini tanımayan kişilerin başkalarını ve hayatı tanıyamayacağını ondan öğrendik. Büyümeyen çocukların bitmez tükenmez kavgalarının altında içindeki çocukların olduğunu fark ettik. İletişimin gönülden kalbe olduğunu anlatarak “yeniden insan insana” iletişim kurmamızın değerini fark etmemize vesile oldu.

Son nefesine kadar bir amaç uğruna yaşamanın ne derler diye değil ne için yaşadığını bilmekle olacağını anlattı bize. Yunus gibi, Mevlâna gibi perdenin arkasını görmeyi, yolcu olmayı ve yolun güzelliklerini fark etmeyi yaşayarak gösterdi bize. Doğan Hoca dünyada sanki cenneti yaşadığı gibi insanların da dünyayı bir cennet gibi yaşaması için çalıştı.

Çok anlamlı yaşadı, güzel ve örnek bir hayat sürdü ve gök kubbede hoş bir seda bıraktı.

Başın sağ olsun Türkiye.

Güçlü Bir Türkiye Hayali Nasıl Gerçekleşir?

Dr. Nadir Çomak

Bir ülkenin sahip olduğu zenginlikler Fiziki Sermaye ve Beşerî Sermaye olarak iki başlık altında ele alınabilir. Fiziki sermaye o ülkenin sahip olduğu coğrafi konum özellikleri ile yerüstü ve yeraltı kaynaklarından oluşur. Türkiye bulunduğu coğrafi konumu ile dünya üzerinde bir kavşak noktasında yer almaktadır. Üç kıtanın kesişme noktasında bulunan Türkiye ulaşım yollarının kavşak noktasındadır. Enerji kaynaklarına yakınlığı yanında sahip olduğu su kaynakları ile de bölgesel bir güç niteliğindedir. Türkiye sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginliklerini verimli ve etkili bir şekilde değerlendirdiği taktirde zenginliğine zenginlik katacak bir potansiyele sahiptir. Türkiye’nin sahip olduğu beşerî sermaye ise gücünü insan kaynaklarından almaktadır. Güçlü bir tarihi geçmişe sahip olması ile bölgesindeki ülkeler ile köklü tarihi bağları bulunmaktadır. Genç nüfusu ile dikkat çeken Türkiye sahip olduğu beşerî sermaye ile de göz kamaştırmaktadır. İnsan sermayesi yerine göre maddi sermayeden daha kıymetli olabilmektedir. Fakat mermer ocağındaki mermerin işlenmediği müddetçe bir kıymet ifade etmediği gibi beşerî sermaye de eğitimle şekil alıp mermer gibi parlatılmadığı müddetçe çok az kıymet ifade etmektedir. Bu nedenle Türkiye genç nüfusunun niteliklerini eğitimle artırarak stratejik gücüne güç katmalıdır. Bunu başka ülkeler başarmışsa Türkiye’de başarabilir. Örneğin Singapur, Asya’nın güney doğusunda Singapur adası çevresindeki 54 adadan oluşan bir ada ülkesidir. Yüzölçümü 648km kare (Kurt, H. 2009, https://islamansiklopedisi.org.tr/singapur) ve nüfusu 5.639.000 kişidir (www.worldometers.info:2018). Singapur’un milli geliri 1965 yılında kişi başına 2500 dolar iken bugün 55.000 dolara ulaşmıştır (Bloomberg TV, Singapur Belgeseli 15.02.2021:23.00). Yeterli tarım alanı bulunmayan ülkede otoparkların çatılarında borular içerisinde sulu tarım yapılarak meyve ve sebze yetiştirilmektedir. Singapur, ulaşım ve enerji yatırımları ile kısa zamanda büyük bir kalkınma atılımı yapmıştır.

Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra genç bir devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti büyük zorluklarla boğuşmak zorunda kaldı. Türkiye, birinci ve ikinci dünya savaşlarının zorlu yıllarında büyük ekonomik sıkıntılar yaşadı. Bunun yanında yaklaşık her 10 yılda bir maruz kaldığı askeri darbelerle ekonomik kalkınması kesintiye uğratıldı. Bu sarsıntılara rağmen kalkınma hamlelerini sürdüren Türkiye bugün yeniden bölgesinin askeri ve ekonomik gücü haline geldi. Türkiye 84.904.146 kişiye ulaşan nüfusu ile (www.worldometers.info:2020) gelecekte daha güçlü bir ülke olma potansiyelini taşımaktadır. Peki Türkiye bu potansiyelini kullanarak yüksek büyüme hamlesini nasıl gerçekleşebilir?

Türkiye, sahip olduğu fiziki sermayeyi gerçek bir zenginliğe çevirmek için tarihiyle ve insanlarıyla barışmak mecburiyetindedir. Ülkemizde yaşayan başta genç nüfus olmak üzere her Türk vatandaşı kendisinin birinci sınıf vatandaş olarak görüldüğünü hissetmelidir. Farklılıklara saygı çerçevesinde her Türk vatandaşı kendisini önemli ve değerli olarak hissetmelidir. Genç ihtiyar, kadın erkek fark etmeden her Türk vatandaşının ülke kalkınmasına omuz vermek için motivasyona ihtiyacı vardır. Bunun da yapılabilmesi için hiçbir kişinin kendisini dışlanmış ve ötekileştirilmiş hissetmemesi gerekmektedir. Türkiye öncelikle siyasi kutuplaşmalardan kurtulmalı ve her vatandaşını bağrına basmalıdır. Kanunen yüz kızartıcı ve terör suçlarından hüküm giymiş olanlar dışında her insanın Türkiye’de birinci sınıf vatandaş olarak yaşama hakkının olduğu kabul edilmeli ve her vatandaşa hissettirilmelidir. Bütün siyasetçilerin, üst düzey bürokratların ve medya organlarının kullandığı dil yıkıcı değil yapıcı olmalıdır. Bütün Türk vatandaşlarının ülkemizin ortak değerleri etrafında toplanması, mutlu bir şekilde yaşaması ve ülke kalkınmasına canla başla çalışması için zemin hazırlanmalıdır. Bunun için de özellikle yayın organlarında kategorize edici, kutuplaştırıcı, ırkçı, radikal ve şiddet söylemleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. Türkiye’de yaşayan insanların ortak değerler etrafında toplanması için etkili iletişim teknikleri kullanılarak kuşatıcı ve kabul edici bir dil geliştirilmelidir.

Türkiye, bölgesinde ve Dünya’da güçlü ve lider bir ülke olabilmek için fiziki sermayesini işletecek olan beşerî sermaye kaynaklarını doğru bir şekilde kullanmalıdır. Dünya’nın Endüstri 4.0 devrimini yaşadığı çağımızda, dijital dönüşüm ve gelişim, topyekûn bütün Türk milletinin kalplerinin sevgi ve heyecanla çarpmasıyla ivme kazanacaktır. Türkiye’nin bir barış ve huzur ülkesi olarak dosta güven, düşmana korku vermesinin yolu birlikten, beraberlikten geçmektedir. Genç ihtiyar bütün kalplerin toplu vurması ve onu topların bile sindirememesi için milletçe hem asgari hem de azami müştereklerde birleşmeliyiz. Devletimize, ülkemize, bayrağımıza ve insanımıza sahip çıkmalıyız.

Türkiye’nin Gençleri Ne İstiyor?

Dr. Nadir Çomak

Türkiye nüfusunun %15,6’sını genç nüfus oluşturmaktadır. Avrupa Birliği üye ülkelerinin genç nüfus ortalaması %10,7 olarak hesaplanmıştır (TÜİK, 2019). İnternet kullanan gençler oranı %92,4 olarak belirlenmiştir (TÜİK, 2019). Bu oran gençlerin küresel cazibe merkezlerinin çekici etkilerine açık olduğu şeklinde yorumlanabilir. Yani yerel etkiler ve geleneksel iletişim yolları bu gençlerle iletişim kurmak için yetersiz kalmaktadır.

Gençlerin %56,7’si Türkiye’de yaşamaktan mutlu olduğunu belirtmektedir (TÜİK, 2019). Bu sonuç aynı zamanda gençlerin %43,3’ünün mutlu olmadığı sonucunu vermektedir. Bu kitlenin mutlu olmama nedeni üzerinde bilimsel araştırmalar yapılmasına olan ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şekilde gençlerin %73,0’ı işinden memnun olduğunu belirtmiştir (TÜİK, 2019). Bu sonuca göre de işinden memnun olmayan %27 oranındaki genç nüfus var demektir.

Habitat derneği tarafından yapılmış olan bir araştırmaya göre gelecekten en fazla umutlu olanlar yüzde 77 ile öğrencilerdir  (E. Erdoğan, 2017). Bu sonuca göre de gelecekten umutlu olmayan %23 oranında bir genç kitlenin varlığı dikkati çekmektedir Bu araştırmadan 3 yıl sonra yapılan başka bir araştırmaya katılan gençlerin %40,8’i Türkiye’de üniversitelerin iş bulmak için yeterli donanım sağladığını düşünmemekle birlikte bu gençlerin %62,5’i eğer imkân olsa yurtdışına yerleşip orada yaşamak istediğini belirtmiş (SODEV, 2020). TÜİK tarafından yayınlanan istatistiki verilere göre gençlerin %62,0’ı almış olduğu eğitimden memnun olduğunu belirtmiştir (TÜİK, 2019). Bu iki veriye göre eğitimden memnun olan gençlerin yurt dışında eğitim almak istediğine dair bir çıkarımda bulunulabilir.

Yeditepe Üniversitesi tarafından yapılan bir gençlik araştırmanın sonuçlarına göre, 18-29 yaş grubu arasındaki gençlerin %76’sı daha iyi bir gelecek için yurt dışında yaşamak istiyor. Bu araştırma sonuçlarına göre her iki gençten biri mutlu olmadığını ifade ederken, %77’si torpilin yetenekten daha etkili olduğuna inanmaktadır (Lüküslü, 2020). Gençlerin bu inancı torpili normal bir iş görme yolu olarak gören bir anlayışla çelişmektedir.

TGSP, (2018) tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre gençlerin en önemli üç sorunu, iş sahası eksikliği, eğitimde karşılaşılan sorunlar ve madde bağımlılığı olarak tespit edilmiştir. Gençlerin en temel problemi eğitim sistemindeki aksaklıklar, bitmeyen sınavlarla mücadele etmek zorunda kalmak, ailelerin beklentilerini karşılayamama, eğitim alınan konuda istihdam edinememe veya çalıştığının karşılığını maddi-manevi görememe şeklinde yaygınlık göstermektedir. Gençliğin kendini öncelikli olarak yetersiz eğitim ve işsizlik üzerinden tanımlaması, ilgili etmenlerin gençlerin yaşamını ne derece olumsuz etkilediğinin önemli bir göstergesidir (TGSP, 2018).

Yurt dışında eğitim alma konusunda yapılan bir araştırmada, imkanınız olsa yurt dışında yaşar mıydınız, sorusunda ankete katılan katılımcıların yaş grubuna göre evet cevabı verme oranı şu şekildedir: 18-24; %55,4, 25-34;%51, 25-44;%40,5, 55-64;%24,9, 65+;%18,9. Aynı soruya evet cevabını verenlerin oranı eğitim durumuna göre şu şekilde gerçekleşti: Doktora; %75,1, Yüksek Lisans; %68,2, Yüksek Okul-Fakülte: %53.6, Lise ve Dengi Meslek Okulu:% 36,1, İlköğretim: %38,1, Her hangi bir okul bitirmemiş:%18,2 (Türkiyeraporu, 2019). Bu sonuçlara göre gençler yurt dışında eğitim alma konusunda daha istekli olurken, eğitim seviyesi arttıkça yurt dışına gitme isteğinin de arttığı görülmektedir. Türkiye’den yurt dışına göç eden kişi sayısı 2019 yılında bir önceki yıla göre %2 artarak 330 bin 289 olmuştur. Göç eden nüfusun %54,6’sını erkekler, %45,4’ünü ise kadınlar oluşturdu. Türkiye’den yurt dışına giden nüfusun 84 bin 863’ünü T.C. vatandaşları, 245 bin 426’sını ise yabancı uyruklu nüfus oluşturdu (Türkiye Uluslararası Göç İstatistikleri, 2019). Bu verilerin ışığında Türkiye’de yaşayan gençlerin ne istediklerine dair şu çıkarımlarda bulunulabilir:

  1. Gençler geleceğe umutla bakmak istiyor.
  2. Gençler nitelikli eğitim almak istiyor.
  3. Gençler yeteneğin torpilden daha önemli kabul edilmesini istiyor.
  4. Gençler eğitim sisteminde yaşanan sorunlardan rahatsız olduklarını ifade ediyor.
  5. Gençler yeteneklerine uygun iş sahası istiyor.
  6. Gençler yaşanabilir bir Türkiye istiyor.
  7. Gençler anlaşılmak istiyor.

Yetişkin eğitimciler, siyasetçiler ve ebeveynler gençleri anlamak için daha fazla gayret göstermelidir. Gençler reddedici, dışlayıcı, biçimlendirici yaklaşımlardan hoşlanmıyor.

Beyin Kuruması (Küsmesi) Nedir?

Beyin Kuruması (Küsmesi) Nedir?

Dr. Nadir Çomak

İnsanlık tarihi bir yönüyle göçlerin tarihidir. Dünya’nın farklı bölgelerindeki insanların DNA özelliklerindeki benzerlikler insanların çok fazla göç ederek birbirleriyle akraba olduklarını desteklemektedir. Göçlerin tarihi insanlık tarihi ile yaşıt olduğu gibi beyin göçü kavramı da bilim tarihi ile yaşıttır desek yanılmamış oluruz. Nitelikli ve iyi yetişmiş insanların yaşadıkların yerden başka ülkeler gidip yerleşmesine beyin göçü adı verilmektedir. Beyi göçüne neden olan birtakım faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler ana hatlarıyla itici faktörler ve çekici faktörler olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. İtici faktörler beyin gücü denilen yetişmiş ve iyi eğitim almış bireylerin yaşadıkları ülkelerden ayrılıp başka ülkelere yerleşmelerine neden olan olumsuz etkiler anlamına gelir. Çekici faktörler ise beyin gücünü kendisine çeken ve beyin göçüne neden olan cazip şartları ifade etmektedir. Az gelişmiş gelişmekte olan ülkelerdeki siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik çalkantılar ve anti demokratik yaklaşımlar üstün nitelikli bireylerin göç etmesini hızlandırmaktadır. Gelişmiş ülkelerin siyasi istikrarı, ekonomik ve teknolojik gelişmişlik seviyesi, insan hakları ve demokrasi konusunda sunduğu imkanlar üstün yetenekli bireyleri kendisine çekmektedir. Dünya’da en fazla beyin göçü alan ülkelerin başında ABD gelmektedir. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bir yana Kanada gibi gelişmiş ülkeler bile ABD’ne beyin göçü vermektedir. Türkiye ABD’ne beyin göçü veren ülkeler arasında sekizinci sırada gelmektedir. OECD ülkeleri arasında da Türkiye beyin göçü veren ülkeler arasında en fazla göç veren ülkeler arasında Jamaika ve Fas’tan sonra üçüncü sırada gelmektedir. Beyin göçü alan ülkeler arasında Amerika, Kanada, Avustralya, İngiltere, Fransa, Almanya ilk altı sırayı almaktadır.

Beyin göçü olgusunu anlatan farklı kavramalar bulunmaktadır. İnsanların yalnızca bedenen bir ülkeden başka bir ülkeye gitmesinin yanında kendi yaşadıkları ülkelerdeki küresel büyük şirketlerde çalışmaları ya da sanal olarak internet üzerinden dünyanın farklı yerindeki bir büyük şirket için çalışması gizli beyin göçü olarak adlandırılmaktadır. Beyin göçünü anlatan bir diğer kavram da beyin bolluğu kavramıdır. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde o kadar bol beyin vardır ki bu yaklaşıma göre bu bolluk beyin taşması olarak tanımlanmaktadır. Taşan bu beyinler de kıymeti bilinmediği için başka ülkelere gitmek için hazır hale gelmektedir. Fakat beyin göçü kavramını anlatan asıl dikkat çekici bir diğer kavram, beyin kuruması ya da beyin küsmesi olarak nitelenen kavramdır. Gençlerin ve üstün nitelikli ve iyi eğitim almış bireylerin kendi ülkesinin siyasal sistemine duyduğu derin güvensizlik genç beyinlerinin küsmesi ile sonuçlanmakta ve küsen beyinler başka ülkelere gitmek için yollar aramaya başlamaktadır. Yeditepe Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre (Lüküslü, 2020) gençlerin %76’sı daha iyi bir gelecek için yurt dışında yaşamak istiyor. TGSP tarafından yapılan bir gençlik araştırmasında (2018) Gençlerin en temel problemi eğitim sistemindeki aksaklıklar, bitmeyen sınavlarla mücadele etmek zorunda kalmak, ailelerin beklentilerini karşılayamama, eğitim alınan konuda istihdam edinememe veya çalıştığının karşılığını maddi-manevi görememe şeklinde ifade edilmektedir.

Türkiye, dijital dönüşüm çağını yaşadığımız bu günlerde Endüstri 4.0 devrimini yakalamak zorundadır. Bu nedenle en büyük sermaye olan insan sermayesini doğru bir şekilde ülke kalkınmasına dahil etmelidir. Genç ve üstün nitelikli gençlerin mutluluk seviyesini artırmalı, ülkemizin yaşanılabilir ve tercih edilebilir bir ülke olması için yaşam memnuniyeti standartlarını yükseltmelidir. Türkiye’nin hiçbir ferdini küstürme, ötekileştirme ve uzaklaştırma lüksü yoktur. Kanunen suçlu bulunup hüküm giyenler dışında her Türk vatandaşı masumdur ve birinci sınıf vatandaş olma hakkına sahiptir.

Türkiye’den gerçekleşen beyin göçünü tersine çevirmek için 2010-2015 yılları arasında TÜBİTAK tarafından başlatılan çalışmalar iyi niyetli fakat yetersiz bulunmuştur. Beyin göçünü tersine çevirmeye yönelik yeni projeler yapılmalıdır. Gelişmiş ülkelerin beyin göçü kazanmak için göçmen yasalarını düzenlediği gibi Türkiye’nin de beyi göçünü tersine çevirmek için planlama ve yasal düzenlemeler yapması yerinde olacaktır.

Beyin göçü konusunda iki temel modelden bahsedilir. Bunlardan insani modele göre beyin nerede olursa olsun insanlığa hizmet eder. Milliyetçi modele göre ise beyin göçü göç veren ülkeleri fakirleştirir.

Sizce Türkiye beyin göçü planlamalarını insani modele göre mi yoksa milliyetçi modele göre mi belirlemelidir?

Türkiye genç beyinlerin kendi ülkelerine küsmemesini ve beyinlerin kurumamasını nasıl temin etmelidir?

error

Websitemi Beğendiniz mi? Başkalarının da faydalanması için paylaşır mısınız? :)

Email Gönder
Whatsapp