Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Dr. Nadir Çomak

Bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Marmara Denizi, 11.350 km² kaplayan yüzölçümü ile Türkiye’nin Asya ve Avrupa topraklarını birbirinden ayıran bir iç denizdir.[1] Bu denizden ismini alan ve çevresinde bulunan Marmara Bölgesinde 11 il merkezi ve bunlara bağlı 155 ilçe merkezi bulunmaktadır.[2] Marmara Bölgesinin nüfusu 2019 yılında 24 milyon 465 bin 689 olarak hesaplanmıştır.[3]  “Marmara Bölgesi Türkiye’de kentleşme oranı en yüksek bölgedir. Türkiye’deki kentli nüfusun 3’te biri bu bölgededir ve halkın yaklaşık % 80’ı kentlerde yaşar. İstanbul, bölge nüfusunun yarısından çoğunu barındırır. Türkiye’nin 5. büyük kenti Bursa, bölgenin önemli kentlerindendir. Bölge ekonomisinin temelini sanayi ve ticaret oluşturur. Türkiye sanayi üretiminin yarısından çoğunu burası gerçekleştirir. Türkiye’de ekili-dikili alanların, oranca en fazla olduğu Marmara Bölgesi’nde; tarım yaygın olarak ve modern yöntemlerle yapılır. Marmara Bölgesi’nin, Türkiye ekonomisindeki asıl ağırlığı sanayi, ticaret ve hizmetler alanındadır. Bu yönüyle bölge, Türkiye’de ilk sıradadır.

  • Bölgede elde edilen gelirin yaklaşık yarısını sanayi kesimi sağlar.
  • Ticaret ve ulaştırmanın bölge gelirindeki payı % 25’in üzerindedir.
  • Türkiye’de üretilen sanayi mallarının yarısına yakını bu bölgede gerçekleştirilir.
  • Türkiye milli gelirinin yaklaşık 5’te biri bu bölgenin payına düşer.
  • Bütün Türkiye’de sanayi sektöründe çalışan işçilerin yarısı da bu bölgededir”.[4]

Son gülerde Marmara Denizinde görülmeye başlayan deniz salyası, insanlarda büyük bir infiale neden oldu. Sarıcı’ya göre, “denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını, ilk basamağını teşkil eden fitoplankton dediğimiz mikro alglerin, yani mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu, ortamda vuku bulan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgıya müsilaj diyoruz”. [5] Acaba bu tepki hangi sebeplerden kaynaklanmaktadır? Küresel ısınma yüzünden sıcaklıkların artmasından mı kaynaklanmaktadır? Ya da bölgesel olarak bu kirliliği tetikleyen ve insan etkisinden kaynaklanan faktörler nelerdir? Şimdi bu sorularımıza cevap aramaya başlayalım ve şimdi Marmara Denizinin kirlenmesine neden olan faktörleri inceleyelim. “Marmara Denizi çeşitli kirlilik yüklerine maruz kalan bir iç denizimizdir. Havzadaki kirletici kaynaklar; endüstriyel, evsel, tarımsal alanlardan gelen kirleticiler ve gemi kaynaklı kirleticiler olmak üzere birçok farklı türden oluşmaktadır. Bu kirleticilerin etkisiyle Marmara Denizi’nin özümseme kapasitesi gün geçtikçe azalma göstermektedir”.[6] Yani denizin doğal dengesi bozulmakta ve deniz ekosistemi kendisini yenileyemez bir duruma gelmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında etkili olan kirletici faktörlere bir göz atalım. “Marmara Denizi üzerindeki kirletici kaynaklar 9 farklı kategoride incelenebilir:

  1. Kara kökenli kirleticiler,
    1. Noktasal kaynaklar,
    2. Kentsel atıksular,
    3. Endüsriyel atıksular,
    4. Düzenli depolama sızıntı suları,
    5. Termal (sıcak ve soğuk) ve yoğun su deşarjları,
    6. Yayılı kaynaklar,
    7. Zirai atıklar,
    8. Hayvansal atıklar,
    9. Meskûn bölgelerden gelen akış ve sürüklenmeler,
    10. Atmosferik taşınım kaynaklı kirleticiler
  2. Gemi kaynaklı kirleticiler,
    1. Sintine/çamur
    2. Balas,
    3. Petrol kaçakları,
    4. Evsel Atıksu,
    5. Çöpler, katı atık
    6. Biofouling,
    7. Gemi hava emisyonu
  3. Dip taramaları,
  4. Mikrobiyolojik Kirlilik,
  5. Deniz çöpleri,
  6. Sınır aşan kirlilik,
  7. Kıyı düzenlemeleri,
  8. Kanal İstanbul etkisi incelenmelidir.”[7]

“Deniz kirliliğinin en önemlilerinden bir tanesi gemi kaynaklı kirliliklerdir. Gemi sintine, balast suyu ve kimyasal yük taşıyan, (LPG, LNG, TTA, TCH)  risk oranı yüksek gemiler deniz kirliliğinde büyük tehdit oluşturmaktadır. 2012-2013-2014 yılları Çanakkale Boğazı gemi geçiş istatistiğine baktığımızda geçen gemi sayısı ortalama 43.582’dir. Çanakkale Boğazda toplana yıllık atık miktarı ortalama 170.000 tondur. Verileri oranladığımızda 2012-2013-2014 yılları gemi başına düşen ortalama atık miktarı 3.862 kg’dır. Boğazdan geçen risk oranı yüksek gemi geçişlerine baktığımızda yine aynı yıllar ortalaması 27.547 kg’dır. Verileri oranladığımızda risk oranı yüksek gemi başına düşen ortalama atık miktarı 18.513 kg’dır. Bu oranlar boğaz için azımsanamayacak miktarlardadır. Bu artışta coğrafi ve oşinografik koşulların da etkisi bulunmaktadır”.[8]

Marmara bölgesinde yapılan çoğunlukla modern tarım teknikleri de bu denizin kirlenmesine neden olmaktadır. Tarımda kullanılan kimyasal ilaçlar ve gübrelerden ortaya çıkan atıklar hem toprağa karışmakta hem de yüzey sularının taşıması sonucunda akarsulara ve bu yolla denizlere ulaşmaktadır. “Tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu alanlarda Kocasu, Gönen ve Biga nehirleri Marmara Denizinde meydana gelen ağır metal kirliliğine katkıda bulunmaktadır. Marmara Denizindeki Ni, Mn, Cr, Zn ve Co için maksimum değerler Dünya ortalama değerlerinin üzerinde ölçülmüştür”.[9]

Marmara Bölgesinde yer alan sanayi tesisleri deniz kirlenmesinde çok önemli bir etkide bulunmaktadır. Tekirdağ, İstanbul, İzmit başta olmak üzere ağırlıklı olarak yer alan sanayi tesislerinin katı, kimyasal ve biyolojik atıkları Marmara Denizine gitmektedir. Örneğin, “İzmit Körfezi’nin, gerek Doğu, Merkez ve Batı basenleri etrafında yer alan kirletici kaynaklardan gerekse Dil Deresi ile taşınan unsurlardan etkilendiğini ölçülmüştür. Benzer çalışmaların yükleme boşaltma iskeleleri, petrokimya, kimya, metalurji kuruluşlarına, kentsel atık arıtma tesisi deşarjlarına yakın istasyonlarda ve bunların yanı sıra, su içi yatay ve dikey taşınımların etkilerini gözleyebilmek üzere bu kaynaklardan uzak istasyonlarda da sürdürülmesinde yarar vardır”.[10]

Marmara Denizinin kirlenmesinde bir takım dış faktörler de bulunmaktadır. “Bu denizde artan nutrient miktarı ve organik kirlilik yüklerinin, Karadeniz‟den gelen kirlenme yükleri de dikkate alınarak dikkatle değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. İstanbul atıksularının denize deşarj edilmeden önce nutrient giderimi işlemlerinden geçirilmesi konusunun hassasiyeti ise halen devam etmektedir. Bu konuda sağlıklı kararlar alınabilmesi, Karadeniz‟den gelen kirlenmenin ve Marmara Denizi durumunun düzenli olarak takip edilmesine bağlıdır”.[11]

Marmara Denizi etrafında nüfus ve yerleşme yoğunluğunun nispeten azaldığı yerlerde insan etkilerine bağlı kirlilik oranları da kısmen azalmaktadır. Örneğin, “Erdek Körfezi Marmara Denizi’nin güneybatısında yer almaktadır. Ortalama ve maksimum derinliği sırasıyla yaklaşık 34 ve 55 m’dir. Erdek Körfezi Marmara Denizi’ndeki diğer körfezlere (İzmit, Gemlik) kıyasla antropojenik kökenli (insan kaynaklı) kirleticilere daha az maruz kalmıştır. Körfeze başlıca tatlı su ve çökel taşınımı Karabiga ve Gönen nehirleriyle gerçekleşmektedir. Bu nehirler Gönen ve Biga ilçelerinin evsel, tarımsal ve endüstriyel (seramik fabrikaları ve deri sanayi) kaynaklı atık sularını bünyelerine alarak Marmara Denizi’ne boşalırlar”.[12] Benzer bir kirlilik “Marmara Denizi‘nde en uzun kıyıya sahip Tekirdağ ilinin, deniz kıyısında belirlenen dört istasyonda endokrin sistemi bozan bazı esansiyel element ve toksik metallerin (Fe, Cu, Zn, Cr, Mn, Cd, As, Pb, Hg ve Ni) sediment ve balık kas dokusundaki birikimini ve dağılımını tayin etmektir. Marmara Denizi etrafındaki hızlı nüfus artışı sonucu evsel ve sanayi atıklarının arıtma sistemlerinden geçirilmeden nehirlere ve buradan Marmara Denizi‘ne ulaşması, ağır metal içeren ve bilinçsiz, düzensiz ve kontrolsüz kullanılan tarım ilaçlarının rüzgar yardımıyla dolaylı olarak Marmara Denizi‘ne taşınıp birikmesi nedeniyle Marmara Denizi‘nin su kalitesi bozulmaktadır. Marmara Denizi 1975 yılında ticari öneme sahip 127 balık türü bulundururken, günümüzde bu sayının 4-5‘e düşmesi denizel kirliliğinin boyutunu ortaya koymaktadır”.[13] Çünkü arıtma tesislerinin yetersiz ve kontrolsüz olması deniz kirliğini artıran faktörlerin başında gelmektedir. Nitekim “Şarköy Kanyonu’nda inorganik, ağır metal kirliliği bazı karotlarda Cr, Ni, Cu, Zn ve Pb için hesaplanan zenginleşme faktörlerinin yüksek oranda (1,5-2,4 arasında) seyretmesi bölgede antropojenik kaynaklı kirleticilerin artan bir varlığı olarak kabul edilebilir”.[14] Bu da artan nüfus miktarının ve sanayileşmenin etkilerinden kaynaklanmaktadır.

Marmara Denizinde karşılaştığımız deniz salyaları bu denizin giderek canlılığını kaybettiğinin bir göstergesidir. Bu konuda acil önlemler alınmadığı taktirde yakın bir gelecekte daha büyük çevre felaketleri ile karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Deniz canlılarının neslinin tükenmesi insanların sahillerde denize girememesinden daha az önemli değildir. Marmara Denizindeki çevre felaketi Karadeniz çevresindeki ülkelerden de doğrudan etkilenmekte ve zincirleme olarak Ege denizi ve Akdeniz bu kirlikten etkilenmektedir. Çevrenin korunması ve çocuklarımıza yaşanabilir temiz bir dünya bırakmak için yetişkinlerin üzerine düşen önemli görevler bulunmaktadır. Eğitimciler olarak çevre okur yazarı olan çocuklar, gençler ve yetişkinler olmalıyız. Çevre okuryazarlığı konusunda başta eğitimciler olmak üzere herkes üzerine düşeni yerine getirmelidir. “Lisans eğitimi sırasında çevre okuryazarlığı yüksek olan öğretmen adaylarının okul dışı etkinliklere daha çok katıldıkları belirlenmiştir. Bu durum, çevre okuryazarlığını artırmak için kullanılabilecek bir uygulama olabilir. Ayrıca, basın yayın organları, çevre koruma amaçları doğrultusunda kullanılabilir ve halkı bilinçlendirmek için seminerler ve konferanslar düzenlenebilir”. [15]

Marmara Denizindeki kirliliğin önlenmesi için yapılacak çalışmaları eğitimden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Bugün ülkemizi ve dünyayı yöneten politikacıları, sanayicileri ve çevrenin kirlenmesinde etkisi olan bütün yetişkinleri yetiştiren sistem eğitim sistemidir. Eğitim sistemi çevre dostu ve çevre okur yazarı olan bilinçli insanlar yetiştirmiyorsa bunun nedenleri üzerinde titizlikle durulmalıdır. Ülkemizin geleceğini etkileyen politikaların belirlenmesinde ve uygulanmasında sivil toplumun etkisi artmalıdır. Çocukluktan itibaren çevre bilinci ile yetişen çocuklar gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde çevreyi koruyacak bir bilince sahip olduğu taktirde politikacılar ve yöneticiler tabanın sesine kulak vermek zorunda kalacaktır. Şayet Marmara Denizindeki çevre felaketini izlediği halde anlamayan ve de çözüm için harekete geçmeyen insanlar çoğunlukta ise çözüme yönelik kalıcı çevre politikalarının üretilmesi de imkansızdır.

Öğretmenler, akademisyenler, politika belirleyiciler geleceğe temiz bir Marmara Denizi, temiz bir Türkiye ve temiz bir dünya bırakmak için daha çok çalışmalıdır. Çünkü böyle giderse pek yakın zamanda koruyabileceğimiz temiz bir doğal çevre kalmayacaktır. Bu nedenle geleceği yaşayacak olan çocuklar ve gençler temiz çevrenin önemini anlamalı ve yetişkinlerden daha çok gayret sarf etmelidir. Onlara bu farkındalığı sağlayacak olanlar da öğretmenler ve ebeveynlerdir. Medyanın da bu konuda yapacağı sorumlu yayıncılık da önemli katkı sağlayabilir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, 8 Haziran’dan itibaren 7/24 esasıyla Marmara Denizi’ndeki müsilajın bilimsel temelli yöntemlerle tamamen temizlenmesine başlanacağı ve Marmara Denizi Koruma Eylem Planı’na ilişkin, alıcı ortama deşarj yapan atık su arıtma tesislerinin tamamının 7/24 online izleneceği ve Marmara Denizi’ndeki 91 izleme noktasının 150’ye çıkarılacağı açıklandı [16]. Bu çabaların sonuçlarını hep birlikte izleyip göreceğiz. Kamuoyunun çevre konusunda daha bilinçli olup gelişmeleri yakından izlemesinde yarar olacağı anlaşılmaktadır. Çevre konusu politik bir mecra olmaktan  çıkarılıp bilimsel bir zeminde tartışılmalıdır.

Sonuç olarak, bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

[1] https://www.cografyaci.gen.tr/denizlerimiz-ve-ozellikleri/

[2] https://www.icisleri.gov.tr/valilikler

[3] https://www.icisleri.gov.tr/turkiyenin-nufus-haritasi

[4] https://mthmm.csb.gov.tr/bolgemiz-i-85694

[5] https://www.greenpeace.org/turkey/haberler/musilaj-veya-diger-adiyla-deniz-salyasi-nedir/

[6] https://marmara.gov.tr/UserFiles/Attachments/2018/05/17/9a366d19-35c6-4d4d-8194-7fac90a73c18.pdf#page=148

Alarçin, F., 2017, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Marmara Denizi Kentsel Kirlilik Önleme Faaliyetleri, s.160

[7] III. Marmara Denizi Sempozyumu Sonuç Raporu, 21 Kasım 2017, Marmara Belediyeler Birliği Kültür Yayınları, 2018, s:220 Web: www.marmara.gov.tr

[8] Ilgar, R. (2017). Çanakkale Boğazında Geçiş İstatistiklerine Bağlı Gemi Atık Yönetimi Ve Değerlendirmesi. Marmara Coğrafya Dergisi, (35), 185-194.

[9] Erol, K. A. M., & Melike, Ö. N. C. E. (2016). Pollution potential of heavy metals in the current sea sediments between Bandirma (Balikesir) and Lapseki (Çanakkale) in the Marmara Sea. Journal of Engineering Technology and Applied Sciences1(3), 141-148.

[10] Küçük, A. (2012). İzmit körfezi plankton kompozisyonunun mevsimsel olarak incelenmesi ve sediment karakterizasyonu (Master’s thesis, Kocaeli Universitesi, Fen Bilimleri Enstitusu).

[11] Hacı, M. (2003). Deniz suyu kalitesi izleme bilgi sistemi (Doctoral dissertation, Fen Bilimleri Enstitüsü).

[12] Kaya, T. N. A., Erol, S. A. R. I., Kurt, M. A., & Dursun, A. C. A. R. (2020). Erdek Körfezi Karot Çökellerinin Ağır Metal Dağılımı Ve Zenginleşme Derecesi. Türkiye Jeoloji Bülteni63(1), 57-68.

[13] Dalmış, V. (2019). Marmara Denizi Tekirdağ Kıyı Bölgesi Balık Ve Sediment Örneklerinde Esansiyel Ve Toksik Metallerin Birikimi Ve Dağılımı (Master’s Thesis, Namık Kemal Üniversitesi).

[14] Aktan, Ö. A. 2019, Marmara Denizi Batı Kıta Sahanlığı Yüzeysel Çökellerinde Jeojenik Ve Antropojenik Ağır Metal Zenginleşmesine Yönelik Araştırmalar (Şarköy Kanyonu, Kb Türkiye), (Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi).

[15] Kocalar, A , Balcı, A . (2013). Coğrafya Öğretmen Adaylarının Çevre Okuryazarlılık Düzeyleri . International Journal Of Social Science Research , 2 (1) , 15-49 . Retrieved From Https://Dergipark.Org.Tr/Tr/Pub/İjssresearch/İssue/32875/365283

[16] https://tr.euronews.com/2021/06/07/marmara-denizi-nde-musilajla-mucadele-icin-22-maddelik-eylem-planı

İş Bulmak ve İşini Geliştirmek İsteyenler Okusun

Dr. Nadir Çomak

Kitap ve Kahve; Hangisi Hediye?

Geçen hafta, ST Endüstri Radyo konuk koordinatörü Pelin hanım aradı ve Recep Akbayrak tarafından hediye olarak bir kitap gönderileceğini belirtilerek, nazik bir üslupla adresimi istedi. Evime gelmesini heyecanla beklediğim kargo paketini açtığımda içinden bir kitap ve bir paket İstanbul Kahvesi çıktı. Şimdiye kadar aldığım en anlamlı hediyeler diye düşünürken kitabın içinden çıkan çok güzel tasarlanmış olan kitap ayracı üzerindeki yazıya gözüm takıldı. Yazar tarafından kaleme alınmış olduğu anlaşılan bu yazıda şöyle yazıyordu; “Müşteri Bulma Sanatı” ile birlikte neden kahve hediye? Aslında hediye olan kitap… Kahve ise 40 yıl hatırı var diye:)

Kitap Türkiye’de çok önemli olan şirketler arası pazarlama (B2B) konusunu ele alıyordu. Bir pazarlama kitabı gibi değil bir roman tadında olan bu kitabı bir solukta ve zevkle okudum. Kitabın en can alıcı noktası pazarlama sektöründe neredeyse bir ömür harcamış bir pratisyenin yaşadığı tecrübeleri bir hikâye üslubu ile yazmış olmasıydı. Pazarlama stratejilerinin teorik nasihatlerden ziyade yaşanmış uygulama örnekleriyle desteklenerek anlatılmasını gerçekten çok etkileyici buldum.

Bu kitap satış ve pazarlama konusunda çalışan profesyonellerin başarı stratejilerini ana hatlarıyla gösteren bir yol haritası niteliğinde hazırlanmış bir pazarlama ve satış stratejileri kitabı olarak tanımlanabilir. Kitap, pazarlama ve satış alanında başarılı olmak isteyenlere yararlı olacağı gibi iş arayan yeni mezunlara da yararlı olacak ipuçların içinde barındırıyor. “Müşteri Bulma Sanatı” isimli kitabın, hangi sektöre yönelmeliyim, kiminle ne zaman ve nasıl bir üslupla görüşmeliyim ve iletişim kodlarımı nasıl düzenlemeliyim, diye düşünen pazarlama ve satış elemanlarına gerçekten çok yararlı olacağına inanıyorum.

Kitabın içeriğinin iyi planlanmış yararlı stratejiler barındırmasının yanında beni etkileyen en önemli yönü kitabın okuyucuya takdim edilme şekli oldu. Güzel bir kitabın, güzel bir pakette sunulan nefis bir İstanbul kahvesi ile birlikte takdim edilmesi üzerimde nezaket ve zarafetin reklam ve pazarlamanın ne kadar önemli olduğu izlenimini bıraktı. Bu izlenim benim gibi sektöre uzak olan bir yazarı bile harekete geçirerek bu kitap hakkında bir yazı yazmam için zihnimde çağrışım yaptı. Eyleme geçirmeyen teorik bilgi deposu olan bir kitaptan ziyade, harekete geçiren ve motive edici tecrübelerden süzülmüş bir kitap, hedefine ulaşmış başarılı bir kitaptır, düşüncesindeyim. Bu yönüyle kitabın yazarının her türlü takdir ve övgüyü hak ettiğine inanıyorum.

Kitabı okuduktan sonra hem başarılı bir kitabın nasıl yazılacağı üzerinde hem de iş yaşamında nasıl başarılı olunacağı konusundaki düşüncelerimi yeniden gözden geçirdim. Bu kitaptan çıkardığım sonuçları şu şekilde özetleyebilirim:

  • Yalnızca iyi bildiğin işi yap,
  • İyi bildiğin işi istikrarla ve uzun süre yap,
  • İyi bildiğin işi anlat,
  • Nezaket ve zarafetten ödün verme,
  • İstatistik bilimini ve teknolojiyi etkili kullan,
  • Farklı ve orijinal yani 360 derece pazarlama stratejilerini kullan,
  • Etkili iletişim tekniklerinden yararlan,
  • Reklam, pazarlama ve satış süreçlerini dikkat ve nezaketle yönet,
  • “Müşteri Bulma Sanatı” isimli kitabı iş bulmak isteyen gençlere ve işini geliştirmek isteyen iş sahiplerine ve kendini geliştirmek isteyen herkese tavsiye ediyorum.

Kitabın yazarını kaliteli, başarılı ve örnek bir eser yazdığı için tebrik eder, bu anlamlı hediyesi için teşekkür dilerim.

Dr. Nadir Çomak

Bir Okul Kütüphanesinin Kuruluş Hikayesi

Dr. Nadir Çomak

Öğretmenlik hayatımın henüz ikinci yılında bozkırın ortasındaki şirin bir Anadolu kasabasına tayinim çıktı. Göreve başladığım meslek lisesinin yeni yapılmış güzel bir okul binası vardı. Okulun ikinci katında kapısı kapalı olan geniş bir salon dikkatimi çekti. Kütüphane olduğunu öğrendiğim bu geniş salonu gezdiğimde içeride boş duran kitap dolaplarını görünce içim burkulmuştu. Kütüphanenin kapısında küçük bölmeleri olan bir kitap katalog dolabı vardı. Dolabın çekmecelerinin açtığımda içerisinde kitapların kimlik kartlarını takmak için özel bir aparat olduğunu gördüm. Boş dolapları kitaplarla boş katalog çekmecelerini de kitap fişleriyle doldursam ve çocuklar kütüphaneyi doldurup kitap okusa ne kadar güzel olur diye içimden geçirdim. Dönemin henüz başında yapılan öğretmenler kurulu toplantısında eğitsel kollar ve rehberlik yapacağımız sınıflar seçiliyordu. Konuşma sırası bana gelince “Kültür ve Edebiyat Kolu” nu almak istediğimi belirttim. Okul müdürümüz isteğimi kabul etti ve böylece çalışmalarıma başladım. Hayalimi gerçekleştirmek ve bir kütüphane kurmak istiyordum. Öncelikle projemi müdür beye söyledim ve kendisinin tam desteğini görünce cesaretim daha da arttı. Öncelikle öğrencilerime kitabın ve kütüphanenin önemini anlattım ve birlikte bir kütüphane kurma fikrimi açtım. Öğrencilerimle birlikte önce bir kitap toplama kampanyası başladık. Toplanan kitapların uygun olanlarını seçerek raflara yerleştirdik. Kütüphane rafları yavaş yavaş dolmaya başladıkça öğrencilerimin yüzü gülmeye başlıyordu. Onları sevinçli görmek beni daha da motive ediyordu. Kütüphanemizdeki kitapların sayısı arttıkça bu kitapları kategorize etmek ve düzenlemek ihtiyacı olduğu ortaya çıktı. Kitapların Dewey onlu sistemine göre katalog fişlerini oluşturarak kütüphane kapısında bulunan katalog dolabına yerleştirdik. Öğrencilerimin yüzü daha da gülmeye başladı. Kütüphaneye ilgiyi artırmak için projeler geliştirmeye başladık. Geliştirdiğimiz projelerden birisi de kütüphaneyi cazip hale getirmekti. Bu amacımızı gerçekleştirmek için düşünürken okulda öğrenciler tarafından kullanılan öğrenci kimlik kartlarının olmadığı dikkatimi çekti. Okul adına güzel tasarlanmış, güzel bir logosu olan, öğrencinin resminin üzerinde bulunduğu bir kimlik kartı tasarımı yaptırıp matbaada renkli olarak bastırdık. Bu kart aynı zamanda kütüphane kartı yerine de geçecekti. Yaptığımız bu yenilik öğrencilerimiz tarafından ilgiyle karşılandı. Kütüphanemizi gezmek isteyen meraklıların sayısı artmaya başlamıştı ve artık kütüphanemizi açma zamanı gelmişti. Kütüphanemizde görevli bir memur bulunmadığı için öğrencilerin nöbet sistemiyle kütüphaneyi açık tutup çalıştırmaya başladık. Oluşturduğumuz klasör sistemi ile kitap alıp veren öğrencilerin takibini yaptık. Okulda kitap sevgisini artırmak için haftalık kitap okuma yarışmaları düzenlemeye başladık. Her haftanın en fazla kitap okuyan ilk üç öğrencisine okul bayrak töreninde kitap hediye etmeye başladık. Okuma alışkanlığını artırmak ve kitabı sevdirme gayretlerimiz meyvesini vermeye başlamıştı. Aradan bir yıl geçmişti. Bir üniversiteye akademisyen olarak başlamak için bir yandan sevinç bir yandan da kütüphanemden ayrılmanın hüznüyle okulumdan vedalaşarak ayrıldım. Aradan birkaç ay geçmişti. Ayrıldığım okulun müdürü beni aradı ve bir belge vermek için okula davet etti. Okula vardığımda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından aylıkla ödüllendirme belgesi ile taltif edildiğimi öğrendim. Belgenin veriliş nedenini okul müdürüne sorduğumda, bakanlık müfettişlerinin okula geldiğini ve kütüphanedeki kitap okuma kayıtlarını inceleyerek kütüphanenin çalışmasında gösterdiğim gayret için ödüllendirildiğimi öğrendim. Aslında bu ödül bana değil kitabı seven öğrencilerime, kütüphane projemize destek olan öğretmen arkadaşlarıma ve çalışmalarımıza imkân sunan okul müdürümüze verilmişti. Böylece hayatımın en anlamlı ödülünü almış oldum. Kitap sevgisi ile başlayan ve küçük bir Anadolu kasabasının şirin bir okulundaki kütüphane açmakla sonuçlanan samimi gayretimiz hiç ummadığım ve beklemediğim anda güzel bir şekilde ödüllendirilmişti. Bu okuldan mezun olan ve kitap sevgisiyle yetişen öğrencilerimle zaman zaman görüşüp o güzel günleri anıyoruz.

Bir Hayalim Var

İnsan Hayalleri ve Gayreti Kadar Büyüktür

Dr. Nadir Çomak

Bir hayalim var: İnsanların ilke merkezli olarak yaşadığı, küçük menfaatler için ilkelerinden ödün vermediği bir Türkiye.

Bir hayalim var: İnsanların ışığını sevgiden aldığı, farklı düşüncelere, kişi hak ve hürriyetlerine saygılı olarak yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: İnsanların proaktif iç disiplinle evrensel doğruları yaşamaya çalışarak hareket ettiği ve reaktif olarak yaşayıp başkasının yanlış ve kusurlarını aramayan, başkasına haddini bildirmek için enerjisini boş yere harcamayan güçlü karakterli genç İnsanların yetiştiği bir Türkiye.

Bir hayalim var: Sinerjinin gücünü anlamış ve farklı dünya görüşleri olsa da içinde yaşadığı geminin batmaması için birlikte yaşama kültürünü özümsemiş, insanların huzur içinde yaşadığı bir Türkiye.

Başarının takım çalışmasında gizli olduğunu bilen ve kolektif IQ’nun önemini kavramış takımdaşların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Olayların sürekli iyi ve güzel yönünü görmeye çalışan, pozitif bakış açısı ve iç disiplini geliştirmiş bir medyanın yayın yapığı bir Türkiye. Bir hayalim var: Doğruları söyleyen değil uygulayan ve kendini yönetebilen siyasetçi ve devlet adamlarının ülkeyi yönettiği bir Türkiye. Bir hayalim var: Yaşam kalitesini sürekli artırmak için daima ve kesintisiz öğrenen öğretmenlerin ders verdiği bir Türkiye. Bir hayalim var: Öğrenme kültürü oluşturmuş şirketlerin, ailelerin ve devlet kurumlarının hayata hâkim olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Etkili iletişim becerisini geliştirmiş, birbiriyle kavga etmeyen, siyasi partilerin hizmette yarıştığı, evde, sokakta, çarşı ve pazarda barışın hâkim olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Kendisini geliştirme çabasından başkasının kusurunu aramaya fırsat bulamayan gençlerin, gazetecilerin olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Öğrencilerin sürekli olumlu ve güçlü kelimeler kullandığı, TV filmlerinde argo tabîrlerin ve şiddetin bulunmadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: İletişim içerisinde olduğu İnsanların yaşam kalitesine her an pozitif katkı sağlamaya ve sürekli birbirine yardım etmeye çalışan esnafın ve sivil toplum örgütlerinin yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Başkası için tenkit ve kusur müfettişi olmayan fakat kendi kusurlarını acımasızca eleştiren bir karakter yapısının hâkim olduğu bir Türkiye. Bir hayalim var: Etki sahasında çalışan ve ilgi sahasındaki yapamayacağı işleri konuşarak vaktini öldürmeyen, İnsanların kitap okumayı sorumluluk olarak kabul ettiği, kıraathanelerinde kitap okunan bir Türkiye.

Bir hayalim var: Başkalarının iyi ve güzel yönlerini aramaya çalıştıkları için İnsanların somurtmadığı, yüzünün güldüğü bir Türkiye.

Bir hayalim var: Ben olmasam bu organizasyon ve/veya ülke batar bilinciyle çalışan işçi ve memurun mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Eğitim kalitesini sürekli artırmaya çalışan bir eğitim sisteminin işlediği, mucitlerin ve kâşiflerin yetiştiği, yeteneklerin harcanmadığı ve dahi okullarının olduğu, en az beş yabancı dil bilen İnsanların yetiştiği, Avrupa ve Amerika’dan öğrencilerin burs hakkı kazanabilmek için sıraya girdiği bir Türkiye. ..

Bir hayalim var: Evrensel doğruların yaşandığı din, dil ve ırk ayrımının olmadığı, ortak değerlerde uzlaşabilen ve dünyanın barış ve kültür merkezi olmuş bir Türkiye.

Bîr hayalim var: Doğal süreçlere göre sağlıklı yaşayan, sigara içen İnsanlarının azınlıkta olduğu için tütünlerinin tamamına yakınını ihraç eden bîr Türkiye…

Bir hayalim var: Kalp ve damar hastalıklarının azaldığı, çalışarak ve spor yaparak fazla kilolarından arınmış, hastanelerinde kuyrukların kalktığı, doktorların koruyucu hekimlik yaptığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Ben dilini kullanan ve yalnızca düşüncelerini açıklayan, çevresini değil kendisini değiştirmeyi hedefleyen, iletişim kazalarının azaldığı ve İnsanların mutlu olduğu bir Türkiye. Bir hayalim var: Empatik düşünen bireylerden oluşan bir toplum hayatının olduğu ve sonuçta aç, fakir ve muhtaçların kalmadığı, İnsanların gözyaşı dökmediği, birbirine acı çektirmediği yardım edecek fakirin bulunamadığı bir Türkiye…

Bir hayalim var: Sorun değil çözüm odaklı sürücülerin araç kullandığı ve trafik polislerinin çok rahat çalışma ortamı bulduğu, trafik kazasına bile rastlamanın zor olduğu bir Türkiye.

Bir hayalim var: Kolaylaştıran, sevdiren ve moral puanını yükselten polis ve gardiyanların görev yaptığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Coşkulu taraftarların taşkınlık yapmadığı ve rakip taraftarla aynı tribünde dostça maç seyrettiği, marşların ve türkülerin hep birlikte söylendiği, taraftarların birlikte halay çektiği bir Türkiye.

Bir hayalim var: Öğretmenlerin severek ve eğlendirerek öğrettiği, kaba sözün ve dayağın olmadığı:, öğrenciye özgüven veren öğretmen ve okulların eğitim verdiği bir Türkiye.

Bir hayalim var: Yıkıcı değil yapıcı, kin besleyen değil affedici ve sorumluluk bilincine ulaşmış bireylerin kardeşçe yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Nasıl katkı sağlayabilirim, nasıl yardımcı olabilirim, nasıl sevindirebilirim, nasıl gönül ve kalp kazanabilirim, nasıl hizmet edebilirim diye güzel sorular sorabilen İnsanların gülerek ve yardımlaşarak barış içinde yaşadığı bir Türkiye.

Bir hayalim var: Öz bilinç sahibi ve özdenetim sağlayabilen, kendini içten motive edebilen, özgüven kazanmış ve başaracağına inanan, duygusal zekâsı gelişmiş, vatandaşların huzur içinde yaşadığı bir Türkiye.

Dr. Nadir Çomak, “Evimizdeki Elmaslar” kitabından alıntı.

Bu metin, Ekim 2001 tarihinde yazılmış olup, ilk olarak yazarın Öğrenme Gücü, isimli kitabında yayınlanmıştır.

Doğan Cüceloğlu’nun Ardından

Dr. Nadir Çomak

Anlamlı ve coşkulu bir yaşam için savaşçı.

Doğan Cüceloğlu

Hayatıma anlam katan çok kıymetli bir insanı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyorum. “Anlam çerçevesinde yaşamak ve bu amaç için savaşmak” şeklinde özetlenebilecek örnek bir hayat geçirdi. Su gibi, hava gibi, toprak gibi, güneş gibi yaşadı. İnsanlara Toros dağlarından akan soğuk sular gibi serinlik verdi ve gönüllere hava gibi ferahlık verdi, toprak gibi önyargısız bir şekilde her insana ulaşmaya çalıştı. Mütevazi kimliğiyle gönüllerde taht kurdu. Güneş gibi oldu ve gönülleri ısıttı ve dünyamızı aydınlattı.

Doksanlı yılların başında okuduğum “Savaşçı” kitabı hayatımda önemli bir kilometre taşı oldu. Yaşamak için kıymetli bir hayat gayesinin olması ve anlamlı ve coşkulu yaşamamın ne demek olduğunu bu kitabı okuyarak bir kez daha fark etmiştim. Bilimsel gerçekleri Anadolu insanının kolayca anlamasını sağlayan örnekleriyle doğal ve samimi bir şekilde anlatması onun gönüllere yerleşmesi için yeterliydi. Yalnızca insana odaklandı, kimseyi ayırmadan ve gözetmeden her insana ulaşmaya çalıştı. Hayatı bırakmadı ve ıskalamadı. Son nefesine kadar inandığı değerler için çalıştı. Ölmeden önce 16 Şubat 2021 akşamı saat 21.00’da yapacağı söyleşinin tanıtımı Instagramda hala duruyor. Yaşadığı 83 yaşın son anına kadar inandığı değerler için durmadan çalışan bir insan.

Anadolu insanı Doğan Hocayı çok sevdi. Çünkü o, bizden birisiydi. Sıcaklığı ve doğallığı ile içimizdeydi. Onu dinlerken insan kendisi ile özdeşleştiriyordu. Sanki onu dinlerken, yörük çadırında oturan bir babanın verdiği nasihati dinler gibi sıcaklık hissediyordu insan. Sevecen ve tatlı dili ile yüreklerimizi ısıtıyordu. 11 çocuklu bir ailenin 11. Çocuğu olarak dünyaya gelmişti ve annesini kaybetmesi ile dünyada kimi kimsesiz kaldığını söyleyip göz yaşı dökmesi onun ne kadar samimi, mütevazi ve candan bir kişiliği olduğunun en güzel göstergesiydi.

İçimizde bir çocuk olduğunu öğretti bize. Hiç büyümeyen, hiç yorulmayan bir çocuk. O çocuğu keşfetmeyen ve kendisini tanımayan kişilerin başkalarını ve hayatı tanıyamayacağını ondan öğrendik. Büyümeyen çocukların bitmez tükenmez kavgalarının altında içindeki çocukların olduğunu fark ettik. İletişimin gönülden kalbe olduğunu anlatarak “yeniden insan insana” iletişim kurmamızın değerini fark etmemize vesile oldu.

Son nefesine kadar bir amaç uğruna yaşamanın ne derler diye değil ne için yaşadığını bilmekle olacağını anlattı bize. Yunus gibi, Mevlâna gibi perdenin arkasını görmeyi, yolcu olmayı ve yolun güzelliklerini fark etmeyi yaşayarak gösterdi bize. Doğan Hoca dünyada sanki cenneti yaşadığı gibi insanların da dünyayı bir cennet gibi yaşaması için çalıştı.

Çok anlamlı yaşadı, güzel ve örnek bir hayat sürdü ve gök kubbede hoş bir seda bıraktı.

Başın sağ olsun Türkiye.

Güçlü Bir Türkiye Hayali Nasıl Gerçekleşir?

Dr. Nadir Çomak

Bir ülkenin sahip olduğu zenginlikler Fiziki Sermaye ve Beşerî Sermaye olarak iki başlık altında ele alınabilir. Fiziki sermaye o ülkenin sahip olduğu coğrafi konum özellikleri ile yerüstü ve yeraltı kaynaklarından oluşur. Türkiye bulunduğu coğrafi konumu ile dünya üzerinde bir kavşak noktasında yer almaktadır. Üç kıtanın kesişme noktasında bulunan Türkiye ulaşım yollarının kavşak noktasındadır. Enerji kaynaklarına yakınlığı yanında sahip olduğu su kaynakları ile de bölgesel bir güç niteliğindedir. Türkiye sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginliklerini verimli ve etkili bir şekilde değerlendirdiği taktirde zenginliğine zenginlik katacak bir potansiyele sahiptir. Türkiye’nin sahip olduğu beşerî sermaye ise gücünü insan kaynaklarından almaktadır. Güçlü bir tarihi geçmişe sahip olması ile bölgesindeki ülkeler ile köklü tarihi bağları bulunmaktadır. Genç nüfusu ile dikkat çeken Türkiye sahip olduğu beşerî sermaye ile de göz kamaştırmaktadır. İnsan sermayesi yerine göre maddi sermayeden daha kıymetli olabilmektedir. Fakat mermer ocağındaki mermerin işlenmediği müddetçe bir kıymet ifade etmediği gibi beşerî sermaye de eğitimle şekil alıp mermer gibi parlatılmadığı müddetçe çok az kıymet ifade etmektedir. Bu nedenle Türkiye genç nüfusunun niteliklerini eğitimle artırarak stratejik gücüne güç katmalıdır. Bunu başka ülkeler başarmışsa Türkiye’de başarabilir. Örneğin Singapur, Asya’nın güney doğusunda Singapur adası çevresindeki 54 adadan oluşan bir ada ülkesidir. Yüzölçümü 648km kare (Kurt, H. 2009, https://islamansiklopedisi.org.tr/singapur) ve nüfusu 5.639.000 kişidir (www.worldometers.info:2018). Singapur’un milli geliri 1965 yılında kişi başına 2500 dolar iken bugün 55.000 dolara ulaşmıştır (Bloomberg TV, Singapur Belgeseli 15.02.2021:23.00). Yeterli tarım alanı bulunmayan ülkede otoparkların çatılarında borular içerisinde sulu tarım yapılarak meyve ve sebze yetiştirilmektedir. Singapur, ulaşım ve enerji yatırımları ile kısa zamanda büyük bir kalkınma atılımı yapmıştır.

Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra genç bir devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti büyük zorluklarla boğuşmak zorunda kaldı. Türkiye, birinci ve ikinci dünya savaşlarının zorlu yıllarında büyük ekonomik sıkıntılar yaşadı. Bunun yanında yaklaşık her 10 yılda bir maruz kaldığı askeri darbelerle ekonomik kalkınması kesintiye uğratıldı. Bu sarsıntılara rağmen kalkınma hamlelerini sürdüren Türkiye bugün yeniden bölgesinin askeri ve ekonomik gücü haline geldi. Türkiye 84.904.146 kişiye ulaşan nüfusu ile (www.worldometers.info:2020) gelecekte daha güçlü bir ülke olma potansiyelini taşımaktadır. Peki Türkiye bu potansiyelini kullanarak yüksek büyüme hamlesini nasıl gerçekleşebilir?

Türkiye, sahip olduğu fiziki sermayeyi gerçek bir zenginliğe çevirmek için tarihiyle ve insanlarıyla barışmak mecburiyetindedir. Ülkemizde yaşayan başta genç nüfus olmak üzere her Türk vatandaşı kendisinin birinci sınıf vatandaş olarak görüldüğünü hissetmelidir. Farklılıklara saygı çerçevesinde her Türk vatandaşı kendisini önemli ve değerli olarak hissetmelidir. Genç ihtiyar, kadın erkek fark etmeden her Türk vatandaşının ülke kalkınmasına omuz vermek için motivasyona ihtiyacı vardır. Bunun da yapılabilmesi için hiçbir kişinin kendisini dışlanmış ve ötekileştirilmiş hissetmemesi gerekmektedir. Türkiye öncelikle siyasi kutuplaşmalardan kurtulmalı ve her vatandaşını bağrına basmalıdır. Kanunen yüz kızartıcı ve terör suçlarından hüküm giymiş olanlar dışında her insanın Türkiye’de birinci sınıf vatandaş olarak yaşama hakkının olduğu kabul edilmeli ve her vatandaşa hissettirilmelidir. Bütün siyasetçilerin, üst düzey bürokratların ve medya organlarının kullandığı dil yıkıcı değil yapıcı olmalıdır. Bütün Türk vatandaşlarının ülkemizin ortak değerleri etrafında toplanması, mutlu bir şekilde yaşaması ve ülke kalkınmasına canla başla çalışması için zemin hazırlanmalıdır. Bunun için de özellikle yayın organlarında kategorize edici, kutuplaştırıcı, ırkçı, radikal ve şiddet söylemleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. Türkiye’de yaşayan insanların ortak değerler etrafında toplanması için etkili iletişim teknikleri kullanılarak kuşatıcı ve kabul edici bir dil geliştirilmelidir.

Türkiye, bölgesinde ve Dünya’da güçlü ve lider bir ülke olabilmek için fiziki sermayesini işletecek olan beşerî sermaye kaynaklarını doğru bir şekilde kullanmalıdır. Dünya’nın Endüstri 4.0 devrimini yaşadığı çağımızda, dijital dönüşüm ve gelişim, topyekûn bütün Türk milletinin kalplerinin sevgi ve heyecanla çarpmasıyla ivme kazanacaktır. Türkiye’nin bir barış ve huzur ülkesi olarak dosta güven, düşmana korku vermesinin yolu birlikten, beraberlikten geçmektedir. Genç ihtiyar bütün kalplerin toplu vurması ve onu topların bile sindirememesi için milletçe hem asgari hem de azami müştereklerde birleşmeliyiz. Devletimize, ülkemize, bayrağımıza ve insanımıza sahip çıkmalıyız.

Türkiye’nin Gençleri Ne İstiyor?

Dr. Nadir Çomak

Türkiye nüfusunun %15,6’sını genç nüfus oluşturmaktadır. Avrupa Birliği üye ülkelerinin genç nüfus ortalaması %10,7 olarak hesaplanmıştır (TÜİK, 2019). İnternet kullanan gençler oranı %92,4 olarak belirlenmiştir (TÜİK, 2019). Bu oran gençlerin küresel cazibe merkezlerinin çekici etkilerine açık olduğu şeklinde yorumlanabilir. Yani yerel etkiler ve geleneksel iletişim yolları bu gençlerle iletişim kurmak için yetersiz kalmaktadır.

Gençlerin %56,7’si Türkiye’de yaşamaktan mutlu olduğunu belirtmektedir (TÜİK, 2019). Bu sonuç aynı zamanda gençlerin %43,3’ünün mutlu olmadığı sonucunu vermektedir. Bu kitlenin mutlu olmama nedeni üzerinde bilimsel araştırmalar yapılmasına olan ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şekilde gençlerin %73,0’ı işinden memnun olduğunu belirtmiştir (TÜİK, 2019). Bu sonuca göre de işinden memnun olmayan %27 oranındaki genç nüfus var demektir.

Habitat derneği tarafından yapılmış olan bir araştırmaya göre gelecekten en fazla umutlu olanlar yüzde 77 ile öğrencilerdir  (E. Erdoğan, 2017). Bu sonuca göre de gelecekten umutlu olmayan %23 oranında bir genç kitlenin varlığı dikkati çekmektedir Bu araştırmadan 3 yıl sonra yapılan başka bir araştırmaya katılan gençlerin %40,8’i Türkiye’de üniversitelerin iş bulmak için yeterli donanım sağladığını düşünmemekle birlikte bu gençlerin %62,5’i eğer imkân olsa yurtdışına yerleşip orada yaşamak istediğini belirtmiş (SODEV, 2020). TÜİK tarafından yayınlanan istatistiki verilere göre gençlerin %62,0’ı almış olduğu eğitimden memnun olduğunu belirtmiştir (TÜİK, 2019). Bu iki veriye göre eğitimden memnun olan gençlerin yurt dışında eğitim almak istediğine dair bir çıkarımda bulunulabilir.

Yeditepe Üniversitesi tarafından yapılan bir gençlik araştırmanın sonuçlarına göre, 18-29 yaş grubu arasındaki gençlerin %76’sı daha iyi bir gelecek için yurt dışında yaşamak istiyor. Bu araştırma sonuçlarına göre her iki gençten biri mutlu olmadığını ifade ederken, %77’si torpilin yetenekten daha etkili olduğuna inanmaktadır (Lüküslü, 2020). Gençlerin bu inancı torpili normal bir iş görme yolu olarak gören bir anlayışla çelişmektedir.

TGSP, (2018) tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre gençlerin en önemli üç sorunu, iş sahası eksikliği, eğitimde karşılaşılan sorunlar ve madde bağımlılığı olarak tespit edilmiştir. Gençlerin en temel problemi eğitim sistemindeki aksaklıklar, bitmeyen sınavlarla mücadele etmek zorunda kalmak, ailelerin beklentilerini karşılayamama, eğitim alınan konuda istihdam edinememe veya çalıştığının karşılığını maddi-manevi görememe şeklinde yaygınlık göstermektedir. Gençliğin kendini öncelikli olarak yetersiz eğitim ve işsizlik üzerinden tanımlaması, ilgili etmenlerin gençlerin yaşamını ne derece olumsuz etkilediğinin önemli bir göstergesidir (TGSP, 2018).

Yurt dışında eğitim alma konusunda yapılan bir araştırmada, imkanınız olsa yurt dışında yaşar mıydınız, sorusunda ankete katılan katılımcıların yaş grubuna göre evet cevabı verme oranı şu şekildedir: 18-24; %55,4, 25-34;%51, 25-44;%40,5, 55-64;%24,9, 65+;%18,9. Aynı soruya evet cevabını verenlerin oranı eğitim durumuna göre şu şekilde gerçekleşti: Doktora; %75,1, Yüksek Lisans; %68,2, Yüksek Okul-Fakülte: %53.6, Lise ve Dengi Meslek Okulu:% 36,1, İlköğretim: %38,1, Her hangi bir okul bitirmemiş:%18,2 (Türkiyeraporu, 2019). Bu sonuçlara göre gençler yurt dışında eğitim alma konusunda daha istekli olurken, eğitim seviyesi arttıkça yurt dışına gitme isteğinin de arttığı görülmektedir. Türkiye’den yurt dışına göç eden kişi sayısı 2019 yılında bir önceki yıla göre %2 artarak 330 bin 289 olmuştur. Göç eden nüfusun %54,6’sını erkekler, %45,4’ünü ise kadınlar oluşturdu. Türkiye’den yurt dışına giden nüfusun 84 bin 863’ünü T.C. vatandaşları, 245 bin 426’sını ise yabancı uyruklu nüfus oluşturdu (Türkiye Uluslararası Göç İstatistikleri, 2019). Bu verilerin ışığında Türkiye’de yaşayan gençlerin ne istediklerine dair şu çıkarımlarda bulunulabilir:

  1. Gençler geleceğe umutla bakmak istiyor.
  2. Gençler nitelikli eğitim almak istiyor.
  3. Gençler yeteneğin torpilden daha önemli kabul edilmesini istiyor.
  4. Gençler eğitim sisteminde yaşanan sorunlardan rahatsız olduklarını ifade ediyor.
  5. Gençler yeteneklerine uygun iş sahası istiyor.
  6. Gençler yaşanabilir bir Türkiye istiyor.
  7. Gençler anlaşılmak istiyor.

Yetişkin eğitimciler, siyasetçiler ve ebeveynler gençleri anlamak için daha fazla gayret göstermelidir. Gençler reddedici, dışlayıcı, biçimlendirici yaklaşımlardan hoşlanmıyor.

Beyin Kuruması (Küsmesi) Nedir?

Beyin Kuruması (Küsmesi) Nedir?

Dr. Nadir Çomak

İnsanlık tarihi bir yönüyle göçlerin tarihidir. Dünya’nın farklı bölgelerindeki insanların DNA özelliklerindeki benzerlikler insanların çok fazla göç ederek birbirleriyle akraba olduklarını desteklemektedir. Göçlerin tarihi insanlık tarihi ile yaşıt olduğu gibi beyin göçü kavramı da bilim tarihi ile yaşıttır desek yanılmamış oluruz. Nitelikli ve iyi yetişmiş insanların yaşadıkların yerden başka ülkeler gidip yerleşmesine beyin göçü adı verilmektedir. Beyi göçüne neden olan birtakım faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler ana hatlarıyla itici faktörler ve çekici faktörler olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. İtici faktörler beyin gücü denilen yetişmiş ve iyi eğitim almış bireylerin yaşadıkları ülkelerden ayrılıp başka ülkelere yerleşmelerine neden olan olumsuz etkiler anlamına gelir. Çekici faktörler ise beyin gücünü kendisine çeken ve beyin göçüne neden olan cazip şartları ifade etmektedir. Az gelişmiş gelişmekte olan ülkelerdeki siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik çalkantılar ve anti demokratik yaklaşımlar üstün nitelikli bireylerin göç etmesini hızlandırmaktadır. Gelişmiş ülkelerin siyasi istikrarı, ekonomik ve teknolojik gelişmişlik seviyesi, insan hakları ve demokrasi konusunda sunduğu imkanlar üstün yetenekli bireyleri kendisine çekmektedir. Dünya’da en fazla beyin göçü alan ülkelerin başında ABD gelmektedir. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bir yana Kanada gibi gelişmiş ülkeler bile ABD’ne beyin göçü vermektedir. Türkiye ABD’ne beyin göçü veren ülkeler arasında sekizinci sırada gelmektedir. OECD ülkeleri arasında da Türkiye beyin göçü veren ülkeler arasında en fazla göç veren ülkeler arasında Jamaika ve Fas’tan sonra üçüncü sırada gelmektedir. Beyin göçü alan ülkeler arasında Amerika, Kanada, Avustralya, İngiltere, Fransa, Almanya ilk altı sırayı almaktadır.

Beyin göçü olgusunu anlatan farklı kavramalar bulunmaktadır. İnsanların yalnızca bedenen bir ülkeden başka bir ülkeye gitmesinin yanında kendi yaşadıkları ülkelerdeki küresel büyük şirketlerde çalışmaları ya da sanal olarak internet üzerinden dünyanın farklı yerindeki bir büyük şirket için çalışması gizli beyin göçü olarak adlandırılmaktadır. Beyin göçünü anlatan bir diğer kavram da beyin bolluğu kavramıdır. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde o kadar bol beyin vardır ki bu yaklaşıma göre bu bolluk beyin taşması olarak tanımlanmaktadır. Taşan bu beyinler de kıymeti bilinmediği için başka ülkelere gitmek için hazır hale gelmektedir. Fakat beyin göçü kavramını anlatan asıl dikkat çekici bir diğer kavram, beyin kuruması ya da beyin küsmesi olarak nitelenen kavramdır. Gençlerin ve üstün nitelikli ve iyi eğitim almış bireylerin kendi ülkesinin siyasal sistemine duyduğu derin güvensizlik genç beyinlerinin küsmesi ile sonuçlanmakta ve küsen beyinler başka ülkelere gitmek için yollar aramaya başlamaktadır. Yeditepe Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre (Lüküslü, 2020) gençlerin %76’sı daha iyi bir gelecek için yurt dışında yaşamak istiyor. TGSP tarafından yapılan bir gençlik araştırmasında (2018) Gençlerin en temel problemi eğitim sistemindeki aksaklıklar, bitmeyen sınavlarla mücadele etmek zorunda kalmak, ailelerin beklentilerini karşılayamama, eğitim alınan konuda istihdam edinememe veya çalıştığının karşılığını maddi-manevi görememe şeklinde ifade edilmektedir.

Türkiye, dijital dönüşüm çağını yaşadığımız bu günlerde Endüstri 4.0 devrimini yakalamak zorundadır. Bu nedenle en büyük sermaye olan insan sermayesini doğru bir şekilde ülke kalkınmasına dahil etmelidir. Genç ve üstün nitelikli gençlerin mutluluk seviyesini artırmalı, ülkemizin yaşanılabilir ve tercih edilebilir bir ülke olması için yaşam memnuniyeti standartlarını yükseltmelidir. Türkiye’nin hiçbir ferdini küstürme, ötekileştirme ve uzaklaştırma lüksü yoktur. Kanunen suçlu bulunup hüküm giyenler dışında her Türk vatandaşı masumdur ve birinci sınıf vatandaş olma hakkına sahiptir.

Türkiye’den gerçekleşen beyin göçünü tersine çevirmek için 2010-2015 yılları arasında TÜBİTAK tarafından başlatılan çalışmalar iyi niyetli fakat yetersiz bulunmuştur. Beyin göçünü tersine çevirmeye yönelik yeni projeler yapılmalıdır. Gelişmiş ülkelerin beyin göçü kazanmak için göçmen yasalarını düzenlediği gibi Türkiye’nin de beyi göçünü tersine çevirmek için planlama ve yasal düzenlemeler yapması yerinde olacaktır.

Beyin göçü konusunda iki temel modelden bahsedilir. Bunlardan insani modele göre beyin nerede olursa olsun insanlığa hizmet eder. Milliyetçi modele göre ise beyin göçü göç veren ülkeleri fakirleştirir.

Sizce Türkiye beyin göçü planlamalarını insani modele göre mi yoksa milliyetçi modele göre mi belirlemelidir?

Türkiye genç beyinlerin kendi ülkelerine küsmemesini ve beyinlerin kurumamasını nasıl temin etmelidir?

Cinsel Kimlik ve Cinsel Yönelim Kavramlarının Tarihsel Gelişimi

Dr. Nadir Çomak

Özet

İnsanlar neslin devamı için erkek ve kadın olarak iki farklı cinsiyet şeklinde yaratılmıştır. Cinsellik, doğası gereği kadın ve erkek arasında gerçekleşmektedir. Ancak, insanların tarihi dönemlerde farklı cinsel kimlik tercihlerine de yöneldiği belirtilmektedir. Farklı cinsel tercihleri ​​olan insanlara 1973 kadar ruhsal ve psikolojik tedavi uygulanıyordu. Bu türden farklı cinsel tercihler psikolojik hastalık konularından çıkarılmıştır. 2004 yılında ABD’de eşcinsel iki kişinin nikahı kıyılmıştır. Daha sonra Avrupa’da benzer cinsel tercihlerin yaygınlaştığı görülmüştür. 2010 yılından sonra ülkemizde cinsel yönelim konusunda yapılan tartışmalarda artış gözlenmiştir. 2011 yılından itibaren İstanbul sözleşmesi imzalanarak farklı cinsel tercihlere karşı olumsuz tavırlar yasaklanmıştır. Sağlıklı bir toplum yapısı ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için çocuklara ve gençlere sağlıklı bir cinsel sağlık eğitimi verilmelidir.

Anahtar kavramlar: Cinsel kimlik, cinsel yönelim, cinsel eğitim, LGBT.

Abstract

Humans were created in two different genders, male and female, for the continuation of the generation. Sexuality takes place between men and women by nature. It is stated that these people tend towards different sexual identity preferences. People with different sexual preferences were given mental and psychological treatment until 1973. Different sexual preferences of this kind are excluded from the issues of psychological illness. In 2004, two homosexuals were married in the USA. Later, it was observed that similar sexual preferences became widespread in Europe. After 2010, there has been an increase in discussions on sexual orientation in our country. Negative attitudes towards different sexual preferences have been prohibited by signing the Istanbul convention since 2011. A healthy sexual health education should be given to children and young people for a healthy social structure and healthy generations.

Key concepts: Sexual identity, sexual orientation, sexual education, LGBT.

Çalışmanın amacı ve yöntemi: Bu çalışma cinsel kimlik ve cinsel yönelim konusunda tarihsel süreçte gerçekleşen değişimi ve bu değişimin Türkiye üzerindeki etkisini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma sonucunda sağlıklı bir cinsel eğitime olan ihtiyacın belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma literatür taraması şeklinde yapılmıştır.

Giriş

Canlılar üreyip nesillerini devam ettirecek biyolojik bir tasarıma sahiptir. İnsanoğlu da neslini devam ettirmek için erkek ve kadın olmak üzere iki farklı cinsiyete ayrılır. Erkek ve kadın biyolojik, anatomik ve psikolojik farklılıklara sahiptir. İnsanoğlu fıtratı/doğası gereği farklı cinsiyetler halinde üreme işlevini devam ettirir. “Cinsellik (sexuality): Cinsellik insanoğlunun; cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, erotizm, sevgi ve üremeyi kapsayan temel bir boyutudur. Cinsellik biyolojik psikolojik, sosyoekonomik, kültürel, etik ve dini faktörlerin karşılıklı etkileşiminin bir sonucu olarak yaşanmaktadır (Basset. T.M. and Kaim, B.;2000).” Cinsellik bazı araştırmacılara tek boyutlu değil çok boyutlu olarak ele alınmakta, yani “cinsellik, bireyin yalnızca üreme organlarının değil, insan olarak sahip olduğu tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Bu nedenle cinsellik, tüm bireylerin doğumundan ölümüne kadar yaşamlarını bütünleyen önemli bir parça olarak ele alınmaktadır (Gürsoy, 2018).” Cinsellik konusunda gerçekleşen hızlı değişimin yaşanmadan önce ve özellikle “geleneksel toplumlarda cinsellik üreme sürecine sıkı sıkıya bağlıydı; gelgelelim günümüzde cinsellik, yaşamın, insanın kendisinin keşfetmesi ve biçimlendirmesi gereken bir boyutu haline gelmiştir. Giderek çok çeşitli cinsel yönelimler ve davranış biçimleri çerçevesinde tanımlanmaya ve anlaşılmaya başlamıştır (Giddens, 2013).”  Nitekim inançların şekillendirdiği geleneksel görüşlerin aksi yönde görüşler de vardır: Başar, (2012)’a göre cinsel ve duygusal yakınlaşmanın karşı cinsle sınırlı olmadığını ve farklı yerlerde ve farklı zaman dilimlerde kabullenme davranışlarının olduğunu fakat eşcinselliğin bir kimlik olarak kabul edilmesinin 19. Yüzyıl Avrupa’sında olduğunu belirtmektedir. Bu tespite uygun olarak cinsel kimlik algısı konusundaki değişmelerin insanlık tarihine nispeten yeni yeni başladığını destekleyen başka ifadeler de vardır: “Michel Faucault, cinsellikle ilgili çalışmalarında on sekizinci yüz yıldan önce eşcinsel birey tasarımının neredeyse var olmadığını belirtmektedir (Faucault 1978)’dan akt.  (Giddens, 2013).”

Cinsel sapkınlık nasıl anlaşılmalıdır?

Dini kaynaklarda insanın neslinin devamına vurgu yapılarak cinsellik kavramı kadın ve erkek üzerine inşa edilmiştir. İnançların toplumların gelenek, görenek ve yaşantısını şekillendirdiği düşünüldüğünde cinsel kimlik konusundaki toplumsal kanaatler büyük ölçüde bu etki ile biçimlenmiştir. İnanç sistemlerinin çizdiği değerler doğru ve geniş bir yola benzer. Bu yoldan uzaklaşıp farklı yollara çıkmalar ise sapma olarak nitelenir. “Sapkınlık bir topluluk ya da toplumda, önemli sayıda insan tarafından kabul edilen belirli bir normlar kümesine uyum göstermeme olarak tanımlanabilir. (Giddens, 2013).” Bir milletin ortak değerleri ortak bir değer kümesi olarak kabul edildiği takdirde milli ve manevi değerlerden artı ve eksi yönde gelişecek anomaliler normalden sapmadır. Fakat ortak normlar kümesi konusunda bir mutabakat yoksa anomali yani sapma konusu da tartışmalı hale gelir. Giddens (2013), bir toplumu sapma durumuna göre ikiye ayırmanın doğru olmayacağını ifade etmektedir. Sosyoloji kuramlarından işlevselci kuram, etkileşimci kuram, çatışma kuramı ve kontrol kuramına göre sapma konusu ele alınıp değerlendirilmiştir. Durkheim ve Merton sapma konusunu anomi olarak nitelendirmektedir. Geleneksel cinsiyet bakış açısına karşı eleştirel bir dil kullanılan çalışmalar dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de artmaya başlamıştır. Şenel (2014), insan bedeninin eril ve dişil olarak ikiye ayrılarak anatomik özelliklere göre kadınlık ve erkekliğin tanımlandığı ve Faucault’a atıfla kenar cinselliklerin görmezden gelindiği ve düzeltilmeye çalışıldığı geleneksel anlayış içerisinde LGBTİ bireylerin baskı, şiddet ve ayrımcılıkla kuşatıldığını ileri sürmektedir. Bu yaklaşımla gündelik hayatta karşılaşılan geleneksel cinsiyet algısından farklı yönlere doğru gerçekleşen sapmalar, normal bir durum olarak yansıtılmaktadır. Şenel (2014), cinselliğin neslin devamı, kültür aktarımı görevi ile tanımlanan kadının hazlardan arındırılarak yalnızca anne olarak aile temelinde ele alınmasını eleştirerek bu durumun kadını seven kadınları bir yokluk perdesi arkasına attığını iddia ederek lezbiyen ve biseksüel kadınların aşk ilişkilerin doğal bir insan hakkı olduğuna dikkat çekmektedir. Bilimsel çalışmalar kanıt merkezli olarak yapılandırılır. Öznel düşünceler bilimsel bakış açısı ile örtüşemez. Bilimsel düşüncenin en önemli farkı nesnel düşünebilme becerisidir. Toplum hayatında etkili olan dini kuralların kabul edilmediği hedonist bir bakış açısıyla, hayata yön veren norm ve değerlerin ihmalinden doğan boşluğun nasıl doldurulacağı konusu üzerinde düşünmek gerekir.

Tarihi devirler içerisinde insanların yaşantısında özellikle cinsellikle ilgili önemli sapmalar hakkında görüş belirten “antropologlar ve tarihçiler, eşcinsellik ve biseksüelliğin yansımalarının dünya genelinde eski çağlardan bu yana var olduğu” iddiasında bulunarak insanların doğal olmayan cinsel güdülerle de hareket edebildiğini belirtmektedir (Davies & Sarıdoğan, 2012).” Bu iddiaya göre: “Bazı kültürlerde eşcinsellik doğal ve insan cinselliğinin normal bir varyasyonu olarak görülürken, diğer kültürlerde aynı cinsiyetten kişilerle cinsel ilişkiler desteklenmekte ya da bu kişilere yüksek statüler verilmektedir. Bazı kültürlerde ise eşcinseller halen yerilmekte ve kötü muamele görmektedirler (Davies & Sarıdoğan, 2012).” Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi dünya genelinde cinsiyet kimliği konusu, üzerinde bir insan hakkı arayışı bağlamında değerlendirilmeler yapıldığı görülmektedir. Ancak son yıllarda ABD ve İngiltere’de görülen eşcinsel evlilikler konusunda yapılan şu çarpıcı açıklama oluşan infialin boyutları konusunda bir fikir verebilir: “17 Mayıs 2004’de saat 09.00’da Amerika’nın Massachuset eyaleti nikâh dairesinde gay bir çifte “nikâh sertifikası” verilerek bu iki gay çiftin evlilikleri ilan edildi. Focus on Family Derneği’nin başkanı James Dobson, bu sertifika evliliğin ilanı sertifikası değil evliliğin idamının sertifikasıdır dedi” (Giddens, 2013).

Eşcinsellik hakkında dünyadaki gelişmeler ve Türkiye’deki yansımaları

Smith and King, 2009): akt Davies vd. (2012), yüz yıla yakın bir zamandan beri eşcinselliğin bir hastalık olarak kabul edildiğine dikkat çekerek 1973 yılında Amerikan Psikiyatri derneğinin homoseksüeliteyi cinsel bir hastalık kategorisi (DSM-III-Diagnostic and Statistical Manual III’) olmaktan çıkarmasının üzerinden yirmi yıl geçmesinin ardından Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından da bu karara uyulduğunu belirtmektedir. Başar, (2012), eşcinsellerde görülen psikolojik sorunların toplumsal baskı sonucunda yaşadıkları ayrımcılık ve dışlanmadan kaynaklanan olumsuz duygulardan kaynaklanan homofobiden kaynaklandığını ifade etmektedir. Davies vd. (2012), son otuz yıldır eşcincelliğe olumlayıcı olarak yaklaşan psikoterapi modellerinin gelişmelerin olduğuna dikkat çekmektedir. Başar, (2012), dünyadaki bu gelişmelere rağmen Türkiye’de karşı cinse yönelik bir cinsel yönelimin dışında bir cinsel yönelimin ruhsal bir bozukluk olup olmadığı konusunda tartışmaların devam ettiğini belirtmektedir.

Cinsiyet ve cinsel kimlik konusu

“Cinsiyet, cinsel kimlik ve cinsel yönelim birbirinden farklı olgulardır. Cinsiyet bireylerin biyolojik olarak dünyaya geldikleri ilk hallerine denir. Genellikle kadın ve erkek şeklinde olurken bazı durumlarda çift cinsiyet şeklinde de olabilir. Cinsel kimlik ise bireylerin kendilerini hissettikleri cinsiyet olarak tanımlanır…. Cinsel yönelimi farklı olan bireyler gay, lezbiyen, biseksüel olarak tanımlanmaktadırlar. Dünyada bu bireyler LGBTQ olarak tanımlanmaktadırlar (Set, Zeynep & Akyıldız, 2019).” Set, (2019)’a göre bu bireyler akrabaları ve yakın çevreleri tarafından bir zorbalık ve cinsel istismara uğramakta ve bu durum da bu bireylerin alkol, uyuşturucu, depresyon, stres ve travma bozukluğu, intihar gibi farklı psikolojik sorunlar yaşamalarına yol açmaktadır. Bu konuda Yardımcı, (2019)’tarafından yapılan bir araştırmada LGBT bireylerin ortalama yaşam tatmini puanlarının heteroseksüel bireylere göre daha düşük olarak tespit edilmiştir. Ayrıca ailesi tarafından cinsel yönelimi bilinen bireylerin depresyon oranlarının ailesi tarafından bilinmeyenlere göre daha düşük olduğu belirlenmiştir.

Türkiye’de cinsel kimlik ve cinsel yönelim algısındaki değişimin boyutları

Özellikle ABD’de başlayan ve Avrupa’ya ve Doğu Asya ülkelerine yayılan bu yeni cinsel kimlik tasarımı çabalarının yansımaları son yıllarda Türkiye’de de görülmeye başladı. Bu konuda 2010 yılında Avrupa Birliği’nin desteği ile yayınlanan Türkiye’de Cinsel Yönelim veya Cinsiyet Kimliği Temelinde Ayrımcılığın İzlenmesi Raporu, (Güner, Umut & Kalkan, Pelin & Öz Yasemin & Ceylan Elif, 2010) Türkiye’de bu konuda yeni bir farkındalık oluşmasına neden oldu. Üst perdeden konuşan, yürütme, yasama organlarına ve STK temsilcilerine adeta yönerge ve talimatlar veren bu cüretkâr raporun yayınlanması ile eş zamanlı olarak İstanbul Sözleşmesi’nin iktidar partisi tarafından kabul edilmesi raporun yaptığı etkiyi göstermesi bakımından oldukça manidardır.

İstanbul sözleşmesinin 4/3. Maddesi uyarınca taraf devletler cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi görüş, cinsel yönelim gibi hiçbir ayrımcılık yapmadan sözleşmede yer alan korumayı bütün bireylere sağlamakla yükümlüdür. Bakırcı’ya göre (2015), İstanbul sözleşmesinde LGBTİ bireylerden açıkça söz edilmese de onlar için de aynı korumanın kabul edilmesi gerektiğini iddia etmektedir” (Bakırcı, 2015).

Dursun’a göre (2020), İstanbul sözleşmesinin savunduğu ilkeler insanın doğasına ve fıtratına uygun olan İslam’ın temel değerleri ile çelişmekte, kadın ve erkek rollerini belirleyen dinin etkisinin ortadan kalkmasına yönelik maddeler ise din emniyetini, nikahsız yaşamayı teşvik etmekte ve nesil emniyetini zedeleyici hükümler içererek İslam Hukuku’nun temel ilkeleri ile çelişmektedir.

Türkiye’de Cinsel eğitimin önemi

Türkiye yüz yılı aşkın bir zamandan beri devam eden modernleşme ve batılılaşma çabalarına rağmen hala geleneksel motiflerini koruyan bir ülkedir. Bu geleneksel yapıdan kaynaklanan baskıcı tutumlar ailelerde mevcut olan farklı cinsel yönelimlerin baskılanmasına yol açabilir. Nitekim bu konuda yapılan bir araştırma önemli verileri sunmaktadır. Kıraç (2014) tarafından yapılan araştırma ülkemizde yaşayan Müslüman eşcinsel bireylerin yaşadıkları çelişkileri yansıtması açısından dikkate değer kabul edilebilir. Üye olmanın ücretli olduğu bir sosyal medya platformuna kayıtlı ve Türkiye’de yaşayan üç yüz seksen iki gay ve biseksüel erkek bireyin katıldığı bu çalışmada elde edilen veriler Festinger’in Bilişsel Çelişki Kuramı bağlamında analiz edilmiş ve eşcinselliğini kabul eden bireylerin dindarlık oranları düşük çıkarken hayatın anlamı puanları yüksek çıkmış, fakat eşcinselliği kabul etmeyen bireylerin dindarlık oranları yüksek çıkarken hayatın anlamı puanları düşük çıkmıştır.

Şah tarafından (2011) yapılan bir araştırmada ise Türkiye’deki gençlerin cinsel yönelim, heteroseksüellik, eşcinsellik, biseksüellik ve transseksüelliğe ilişkin sosyal temsilleri arkadaşlarıyla paylaştıklarını ortaya koymuştur. Şah (2012) tarafından yapılan benzer bir çalışmada da sözü edilen cinsel yönelime sahip kişilerle olan yüksek tanışıklık düzeylerinin bireylerin daha olumlu tanımlamalarıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.

Bu açıklamalar ışığında Gölbaş’na göre (2003) çocukların ve gençlerin cinsel sağlığını korumak ve geliştirmek, cinsel yönelim ve cinsel sağlık, cinsel davranış, üreme sağlığı, cinsiyet sağlığı gibi konuları sağlıklı bir şekilde öğrenmek için ailelerde ve eğitim kurumlarında sağlıklı bir cinsel eğitim programının uygulanması gerektiği belirtilmektedir.

Cesur vd.’tarafından (2010) yapılan bir araştırmada çocukların ahlaki gelişimleri ile anne-baba tutumları arasında yakın ilişki olduğu ve ebeveynlerin erkek ve kız çocuklarının eğitiminde farklı tutumlar sergiledikleri belirlenmiştir.

Çetin vd.’tarafından (2008) gençlerin 8 yıl gözlendiği boylamsal bir çalışmada gençlerin cinsel bilgileri aileden ve porgnografik filmlerden öğrenmesinde artma olmuştur. Gençlerin sağlıklı cinsel eğitimi ailelerinden, ilköğretim eğitiminden itibaren okuldan ve uygun akran gruplarından almasının önemi vurgulanmıştır. Aslan, (2013) tarafından sosyal psikolojinin temel ilgi alanlarından biri olan kimlik konusunun gençlerde ergenlik döneminden itibaren son derece önemli olduğu ve özellikle ergenlik döneminde kim olduğunu soran ve çevresiyle kıyaslayan gençler için uygun sosyal gruplarla özdeşleşmelerinin öneminin altı çizilmiştir. Kimlik konusu içerisinde cinsel kimlik konusu ayrı bir önem taşımaktadır. “Cinsiyet kimliği ile ilgili tanımlamalarda, bireyin en az damgalanmasına neden olacak şekilde değişiklikler yapılmaya çalışılmaktadır. (Başar, 2012).“ Özkan vd. tarafından (2020) yapılan çalışma cinsel sağlık eğitimi alan öğrencilerin cinsel sağlık bilgi düzeylerinin yüksek olarak belirlendiği ve bu eğitimlerin toplum sağlığı ve refahının artmasına olumlu katkı sağlayacağını ortaya konulmuştur.

Yücesan vd. tarafından (2018), çocukluk döneminden itibaren verilecek olan sağlıklı bir cinsel eğitim programı çocukların ve gençlerin fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimlerini daha sağlıklı tamamlayacağı belirtilmektedir. Ayrıca MEB bünyesinde cinsel eğitimle ilgili bir müfredatın geliştirilmediğinden bahisle bu konu hakkında çalışma yapılmasını önemine dikkat çekilmektedir. Okullarda cinsel eğitimle ilgili hemşirelerin danışman ve lider rolü üstlenebileceğini ve bu amaçla okullarda görevlendirilmesinin önemine vurgu yapılmıştır. Cinsel eğitimin çocukların ve gençlerin inanç ve değer sistemlerini geliştirmeleri açısından önemine vurgu yapılmıştır. Gürsoy, (2018), cinsellik bireyin cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve toplumsal rolleri ile değer ve tutumları ve cinsel kimliği ile erotizm, cinsel yönelim ve sevgiyi içerdiğine dikkat çekerek sağlıklı cinsel bir eğitimin okullarda verilmesinin önemi vurgulanmaktadır. Bu cümleden olmak üzere “ülkemizde özellikle LGBT çocuk ve ergenlerin iyilik hallerini ve okullarda yaşadıkları zorlukları kapsayan çok az çalışmaya ulaşılmıştır. Bu alana yönelik çalışmaların yapılması ve özellikle LGBT bireylerin maruz kaldığı kötü muameleyi önlemeye yönelik uygulamaların araştırılmasına ihtiyaç olduğu” ifade edilmektedir” (Mahperi Uluyol, 2016).

Sonuç ve değerlendirme

Yaşadığımız dijital çağda dünyadaki gelişmeler diğer toplumları daha hızlı etkiliyor. Cinsellik konusundaki gelişmeler de diğer ülkeleri etkilediği gibi ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir. Post modernizmin kural ve kanunlardan bağımsız ve çok seçenekli dünyasında gençlerin cinsellik hakkındaki kabullerinin ve değer yargılarının da değişmemesi beklenemezdi. Bu nedenle geleneksel bir toplum yapısından hızla evrilen ülkemizde gençler internet teknolojilerinin sunduğu etkilere daha açık hale gelmiştir. Ebeveynler ve eğitimciler cinsiyet eğitimi ve cinsel kimlik gelişimi hakkında daha fazla sorumluluk almaları gerektiğinin farkına varmalıdır. Baskıcı, reddedici, dışlayıcı, yaftalayıcı bir dil kullanmak yerine henüz çocukluk döneminden itibaren sağlıklı cinsel eğitim vermenin çocukları yakından tanımanın yolları aranmalıdır. Anne-baba tutumlarının çocuk eğitiminde belirleyici bir unsur olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Özellikle cinsel yönelim ve farklı cinsel kimlikleri tanımlama noktasında belirleyici faktörler bilim ve din kurumudur. Toplumun dindarlık algısındaki değişimlerin cinsel kimlik algısı üzerindeki etkisi yapılacak yeni bilimsel çalışmalarda incelenmelidir. Bu değişimler nedeniyle dindarlıktan hızla uzaklaşma eğilimleri şayet bilimsel olarak ölçülebilirse bu durum geleneğin de zayıfladığının bir işareti olarak kabul edilebilir. Bu takdirde sapkın cinsel eğilimlerin önüne geçmek için başka çareler aramak zorunda kalınabilir. Özgürlükler bağlamında insanlara zorlama yapma yetkisi kanunen hiç kimsede olmadığına göre, cinsellik konusundaki farklı anlayış ve kabulleri bilimsel çerçevede ve eğitimle çözmekten başka bir seçenek de kalmamaktadır. Çünkü bu ülkede yaşayan LGBT’li bireyler bu ülkede yaşayan anne ve babaların çocukları değil midir? Bu nedenle devlet kurumlarına, kanun yapıcılara, üniversitelere, eğitimcilere ve STK temsilcilerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Reddetmek, dışlamak, şiddet uygulamak sorunu çözmenin doğru yolu değildir.

KAYNAKLAR

Aslan, S. (2013). Toplumsal gruplara üye olan ve olmayan gençlerde kimlik yönelimi, toplumsal karşılaştırma, arkadaşlara bağlılık ve grupla bütünleşme [Ankara Üniversitesi]. ttps://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/35084/TEZ.pdf?sequence=1&isAllowed=y

Bakırcı, K. (2015). İstanbul sözleşmesi. Ankara Barosu Dergisi, 4, 133–204. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/398473

Başar, K. (2012). Cinsel Yönelim, Cinsiyet Kimliği ve Psikiyatrik Sınıflandırma. Türk Psikiyatri Dergisi, 23(3). https://www.researchgate.net/profile/Koray_Basar/publication/298411661_Sexual_Orientation_Gender_Identity_and_Psychiatric_Classification_Forewords/links/5aa78d67a6fdcccdc46ac51d/Sexual-Orientation-Gender-Identity-and-Psychiatric-Classification-Forewords

Cesur, Sevim & Künyel, N. Ö. (2010). Ebeveyn Tutumları Ve Gençlerin Ahlaki Muhakeme Ve Ahlaki Yönelimleri Arasındaki İlişkiler. Psikoloji Çalışmaları, 29, 65–91. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/99935

Çetin, S. K. & Bildik, T.& Erermis, S.& Demiral, N.& Özbaran, B.& Tamar, M., & Aydin, C. (2008). Erkek Ergenlerde Cinsel Davranış ve Cinsel Bilgi Kaynakları: Sekiz Yıl Arayla Değerlendirme. Turk Psikiyatri Dergisi, 19(4), 390–397. http://www.turkpsikiyatri.com/C19S4/390-397.pdf?ref=sexshop06.net

Davies, D., & Sarıdoğan, Ç. G. E. (2012). Pink Therapy-Cinsel Yönelim. http://www.pinktherapy.com/portals/0/Downloadables/Translations/TUR_SexualOrientation.pdf

Dursun, A. (2020). İstanbul Sözleşmesi’nin İslâm Hukukuna Göre Değerlendirilmesi. Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 10(19), 41–68. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1375617

Giddens, A. (2013). Sosyoloji. Kırmızı.

Gölbaşı, Z. (2003). Sağlıklı gençlik ve toplum için bir adım: cinsel sağlık eğitimi. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 6(6), 1303–0256. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/198172

Güner, Umut & Kalkan, Pelin & Öz Yasemin & Ceylan Elif, Ö. & F. S. (2011). Türkiye’de Cinsel Yönelim Veya Cinsiyet Kimliği Temelinde Ayrımcılığın İzlenmesi Raporu.

Gürsoy, F. Z. & E. (2018). Neden Cinsel Sağlık Eğitimi? Düzce Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Dergisi, 8(1), 29–33. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/451039

Kıraç, F. (2014). Dindar eşcinsel bireyin manevi ve cinsel kimlik ikilemi: Müslüman gay ve biseksüel erkek örneklem. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 7(35), 464–473. http://acikerisim.artuklu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12514/335/manevi cinsel kimlik.pdf?sequence=1&isAllowed=y

Mahperi Uluyol, F. (2016). Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelime bağlı zorbalığa maruz kalma, sosyal destek ve psikolojik iyilik hali arasındaki ilişki. Klinik Psikiyatri Dergisi, 19(2), 87–96. https://doi.org/10.5505/kpd.2016.77487

Özkan, Haavva, Üsttaşğın & Apay, S. E. Z. D. Ü. S. E. A. (2020). Cinsellikle İlgili Eğitim Alan Ve Almayan Öğrencilerin Cinsel Sağlık Bilgi Düzeylerinin Karşılaştırılması. Ebelik Ve Sağlık Bilimleri, 3(1), 11–21. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1038094

Şah, U. (2012). Eşcinselliğe, biseksüelliğe ve transseksüelliğe ilişkin tanımlamaların homofobi ve LGBT bireylerle tanışıklık düzeyi ile ilişkisi. Psikoloji Çalışmaları, 33(2), 23–48. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/404914

Şenel, B. (2014). Cinsel yönelim ayrımcılığının gündelik hayat yansımaları. [Hacettepe Üniversitesi]. http://www.openaccess.hacettepe.edu.tr:8080/xmlui/handle/11655/1529

Set, Zeynep & Akyıldız, A. (2019). Bireylerde Cinsel İstismar. Uluslararası Bilimsel Araştırmalar Dergisi. Uluslararası Bilimsel Araştırmalar Dergisi (IBAD), 296–306. https://doi.org/10.21733/ibad.584700

Yardımcı, E. (2019). Son ergenlik dönemindeki bireylerde cinsel yönelim ve yaşam tatmini arasındaki ilişkide depresyonun aracı etkisi [Işık Üniversitesi]. https://acikerisim.isikun.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11729/2179/10255563.pdf?sequence=4&isAllowed=y

Yücesan, A., & Alkaya, S. A. (2018). Okullarda göz ardı edilen bir konu: cinsel sağlık eğitimi. SDÜ Tıp Fakültesi Dergisi, 25(2), 200-209. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/386922

Z Kuşağı ile Hassas İletişim Nasıl Kurulur?

Dr. Nadir Çomak

İnsanların birbiri ile kurduğu karşılıklı etkileşime iletişim denir. İletişim kurmak için öncelikle bir ileti gönderilmelidir. Gönderilen iletiyi alacak bir alıcının bulunması iletişimin kurulması için gereklidir. İletişimin başarısı iki kişi arasında devam eden ileti gönderme döngüsü sonucunda gerçekleşen anlaşma ile ölçülür. Anlaşma varsa iletişim başarılıdır demektir. Gönderilen iletiler sözlü veya sözsüz olabilir. Sözlü iletişim kelimelerle olabileceği gibi sesli işaretlerle de olabilir. Yani ıslık çalarak ya da seslenerek de insanlarla iletişim kurmak mümkündür. Önemli olan gönderilen iletinin anlaşılması ve geri bildirimde bulunularak anlaşıldığının söylenmesidir. Sözsüz iletişim yazı ile veya beden dili ile verilecek mesajlarla kurulur. İşaretler, jest ve mimiklerle de mesaj gönderilebilir. İletimin kalitesi gönderilen iletinin kalitesine bağlıdır. Mesaj ne kadar açık, net ve anlaşılır olursa insanlar gönderilen mesajı o kadar doğru anlar. Yeni doğan bir çocuktan yaşlı bir insana kadar her insan çevresine iletişim sinyalleri gönderir.

İnsan hayatının her döneminin kendisine has iletişim özellikleri vardır. Çocuklarla iletişim, gençlerle iletişim, hastalarla iletişim, ihtiyarlarla kurulacak iletişim kendine özgü birtakım hassasiyetler gerektirir. İletişimin kalitesi gönderilen iletinin parazitsiz ve net bir şekilde gönderilmesi ve net bir şekilde anlaşılmasına bağlıdır. Başarılı bir iletişimde insanın zihinsel ve duygusal özelliklerine hitap edilmelidir. İnsanların kişilik ve karakter özellikleri, yaşadıkları çevre, kültürel özellikleri, yaş durumu, sağlık durumu ve içinde bulundukları yaş dönemi iletişimin niteliğini etkileyen faktörlerdendir.

İletişim kurmak için kullanılan teknik araçlara iletişim teknolojileri adı verilir. Eskiden duman ve güvercin ile iletişimi kurulurken matbaanın icadıyla kitap ve gazeteler iletişim aracı olarak işlev görürken daha sonra telsiz, telgraf ve radyo, televizyon ve telefon iletişim aracı olarak kullanılmıştır. Bugün ise internet teknolojisinin sunduğu imkanlar sayesinde akıllı telefonlar ve bilgisayarlar ile çok daha hızlı iletişim kurmak mümkün olmaktadır. (Karahi̇sar, 2013), sosyologların X, Y ve Z kuşaklarına göre sınıflandırdığına dikkat çekerek günümüzde gençlerin internet sayesinde hızlı ve acele bir şekilde ve Türkçe yazım kurallarına da çok uymadan ve çoğunlukla İngilizcenin yaygın kullanımının etkisinde kalarak iletişim kurduklarından bahisle Türkçe’nin maruz kaldığı olumsuz etkilere vurgu yapmaktadır. Böylece hız ve acelecilik, gençlerin yetişkinlerle sağlıklı iletişim kurmalarında bir iletişim engeli olarak kabul edilebilir.

Yaşadığımız dijital çağda yeni teknolojilerden bahsedilirken insanların iletişim alışkanlıkları da hızla değişmektedir. Z kuşağı gençlerin iletişiminde iletişim teknolojileri son derece önemli bir yer tutmaktadır. Gençler yaşlı nüfusa göre iletişim teknolojilerini ve sosyal medya araçlarını daha ustalıkla kullanmaktadır. Bu araçlarla eski kuşaklara göre daha geniş bir yelpazede farklı insanlarla kolaylıkla iletişim kuruyorlar. İletişim teknolojileri ve internet sayesinde farklı dillerde iletişim kurmak da son derece kolaylaştığı için sınırların ortadan kalktığı bir dünyada zengin bir iletişim kurma fırsatlarına kavuşuyorlar. Bu zenginlik ve iletişim fırsatları gençlerin kendi sanal dünyalarını kurmalarına yol açıyor. Bu yeni sanal dünyaya girmek için de gençlerin geliştirdiği kendine has iletişim kodlarından oluşan dili kullanmak gerekiyor.

(Tuncer, 2016) Z kuşağı gençlerin ortalama 7 saat civarında internet ortamlarında oyun oynayarak zaman geçirdiğine dikkat çekmekte ve internette fazla vakit geçiren gençlerin öz güvenlerinin arttığına, sosyalleşme becerilerinin geliştiği, yardımlaşama becerilerinin geliştiği gibi olumlu bulgulara ulaşıldığını ve sosyal medyada az vakit geçiren gençlerin asosyal olarak nitelendirildiklerini belirtmektedir. Bu bilgiler ışığında çocukların ve gençlerin elinden telefonlarını alamayan ebeveyn ve yetişkinlerin bu gençlerle internet yoluyla iletişim kurmasından başka bir seçenek kalmamaktadır. Zira telefonu ile günde en az 7 saat zaman geçiren bir genç ile geleneksel iletişim kanallarını kullanarak iletişim kurmak son derece güçleşmektedir. İnternet teknolojilerini, akıllı telefonları ve sosyal medya mecralarını kullanma konusunda yetersiz olan yetişkinlerin asosyal olarak nitelenmesi ve iletişim kanallarının tıkanması da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunlar gençlerle ebeveynler ve eğitimciler arasında yeni iletişim çatışmalarının yaşanmasına yol açmaktadır.

İletişimin genel geçer kuralları Z kuşağı gençler için de aynı kuralları içinde barındırıyor. Her insanın önemli ve değerli olmak ihtiyacı hissettiği gibi gençler de önemli ve değerli olduklarını hissetmek istiyor. Gençlerle iletişimde öncelikle onları birer insan olarak saygı ve sevgi ile kabul etmek gerekiyor. Eleştirmeden, yargılamadan, ötekileştirmeden, değiştirmeye çalışmadan kabul etmek gerekiyor. Günümüzün gençleri radikal ve fanatik tavırlardan hoşlanmıyor. Sevgi merkezli olarak eşitlik ve özgürlük çerçevesinden rahat bir iletişim kurmayı tercih ediyorlar. Gençler; değerlerin, normların, inançların ve kararların dayatılmasından asla hoşlanmıyorlar. Aslında hiçbir insan dayatmalardan hoşlanmaz fakat sessiz kalabilir. Günümüz gençleri dayatmalara karşı önlerindeki zengin iletişim fırsatlarını kullanarak kolaylıkla farklı kanallardan tepki gösterebiliyorlar. Bu noktada çözüm modelleme dediğimiz örnek olmaktan geçiyor. (Fabbri-Destro and Rizzolatti, 2008’den akt.  (Kalat, 2009),  ayna nöronların duygusal özelliklerin, yüz ifadelerinin, dil becerilerinin modellemesindeki öneminden bahsederek empatinin temellerinin ayna nöronların işlevinden kaynaklandığını belirtmektedir. Ayna nöronlar ilk olarak maymunlar üzerinde yapılan deneylerle keşfedildi. İnsanlarda da aynı mekanizmanın çalıştığı görüldü. Taklit ederek öğrenmedeki önemi anlaşıldı. Motor ve dil becerileri ile özellikle empati, sempati ve diğer duygusal ifadelerin öğrenilmesindeki öneminin farkına varıldı (Kalat, 2009). Üstün Dökmen ’de İletişim Çatışmaları ve Empati isimli kitabında iletişim çatışmalarına girmeden sağlıklı bir iletişim kurmanın ilkelerine dikkat çekilmektedir (Dökmen, 2001).

Thomas Gordon, Etkili Öğretmenlik Teknikleri ve Etkili Ana-Baba Eğitimi ve Etkili Liderlik Eğitimi kitaplarında gençlerle iletişim kurmanın 12 engelinden bahsediyor. Bu engeller gençlik dönemini yaşayan bütün insanların istediği ilkeler aslında. Gençlerin kabul etmediği ve direndiği ve bu iletişim kalıplarını kullanan kişilerden gençleri uzaklaştıran 12 iletişim engeli şunlardır:

1-Emir vermek, yönlendirmek.

2- Uyarmak gözdağı vermek.

3-Ahlak dersi vermek.

4-Öğüt vermek, çözüm ve öneri getirmek.

5-Öğretmek, nutuk çekmek, mantıklı düşünceler önermek.

6-Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, aynı düşüncede olmamak.

7- Ad takmak, alay etmek, yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak.

8-Övmek, aynı düşüncede olmak, sürekli olumlu değerlendirme yapmak.

9-Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak. 

10-Soru sormak, sınamak, çapraz sorguya çekmek.

11-Sözünden dönmek, oyalamak.

12- Alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak (Gordon, 2002).

Gordon gençlerle etkili iletişim kurmanın anahtarı olarak etkili dinleme becerisini uygulamanın önemine özellikle vurgu yapıyor. Etkili dinlemenin önemi S “Etkili Ailelerin 7 Alışkanlığı” isimli kitapta 5. Alışkanlık olarak; önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmayı bekle, tavsiyesinde bulunarak empatik iletişimin önemine ve etkili dinlemenin iyileştirici gücünün altını çizmektedir (Stephane R. Covey, 1997). Gordon ve Covey tarafından yazılan bu iki kitap gençlerle iletişim kurmakta zorlanan yetişkinler için yararlı ipuçlarını sunmaktadır.

Sonuç:

Z kuşağının temsilcisi olan gençlerle etkili iletişim kurabilmek için 4. Endüstri devrimi ya da dijital çağ olarak da adlandırılan yaşadığımız Post modern çağın getirdiği yeni anlayış ve yaklaşımları yakından tanımak yararlı olabilir.

Kuralların ve kurumların önemini yitirdiği, tek doğrulu inançların ve değerlerin tartışılır hale geldiği, seçeneklerin çoğaldığı ve tel örgülü sınırların ortadan kalktığı, bulut teknolojilerinin kullanıldığı, internet çağında gençlerle iletişim kurmanın alışılmadık ve yeni iletişim kalıplarını içerdiği konusunda farkındalık geliştirilmesi yararlı olabilir.

Kendini yenilemeden, esnek ve anlayışlı olmadan, kendi kişisel gelişimine yatırım yapmadan Z kuşağı ile iletişim kurmanın kendi içinde güçlükler barındırabileceği dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

Z kuşağı gençlerle iletişim kurmak için öncelikle yetişkinlerin yenilenmesi, gelişmesi, esnek bir iletişim dili kullanması ve hızlanması gerektiği konusunda gayretler artırılabilir.

Hız çağında sabırsızlaşan gençlerle iletişim kurmak, sabırsız yetişkinlerin zorlanabileceği bir iletişim sürecini başlatabilir.

Dijital çağda, dijital gençlerle, dijital hızda bir iletişim kurabilmemiz temennisiyle sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

KAYNAKLAR

Dökmen, Ü. (2001). İletişim Çatışmaları ve Empati (1st ed.). Sistem Yayıncılık.

Gordon, T. (2002). Etkili Öğretmenlik Teknikleri E. Ö. E. T. (13th ed.). Sistem Yayıncılık.

Kalat, J. W. (2009). Biological Psychology (J. Potter (ed.); 10th ed.). Wadsworth.

Karahi̇sar, T. (2013). Dijital Nesil, Dijital İletişim ve Dijitalleşen Türkçe . AJIT-e: Bilişim Teknolojileri Online Dergisi, 4(12), 71–83. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1114387

Stephane R. Covey. (1997). Etkili Ailelerin 7 Alışkanlığı (1 (ed.)). Beyaz Yayınları.

Tuncer, M. U. (2016). Ağ Toplumunun Çocukları: Z Kuşağının Kişilerarası İletişim Becerilerinin Çok Boyutlu Analizi. Atatürk İletişim Dergisi, 10, 33-46. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/397935

error

Websitemi Beğendiniz mi? Başkalarının da faydalanması için paylaşır mısınız? :)

RSS
Email Gönder
YouTube
YouTube
LinkedIn
LinkedIn
Share
Instagram
Whatsapp