Kırka’nın Nüfus ve Yerleşme Özellikleri

Dr. Nadir Çomak

Türkiye nüfusu 1927 nüfus sayımında yaklaşık 13 milyon kişi olarak belirlenmişti. Savaş yorgunu bir ülkenin nüfusunun büyük bir kısmı kırsal kesimde yaşıyordu. Kırka köyü de Eskişehir ilinin Seyitgazi ilçesine bağlı bir köydü. Kümbet Kırkası olarak bilinen Kırka köyü 1930 yılında nahiye merkezi oldu. Kırka halkı 1960’lı yıllarına kadar geleneksel toplumsal yapının hâkim olduğu bir Anadolu yerleşmesi özelliği taşıyordu. Ağalar, Hocalar, Hacılar, Efeler toplum üzerinde etkili ve lider bir konumda bulunuyordu. Demokrat parti döneminin kudretli muhtarı Hasan Tepe (Küpeli) ve Muhtar Ahmet (Ahmet Özmutlu) bu geleneksel dönemin en son figürleri oldu. Daha sonra halkın yoğun isteği ile muhtar seçilen Raşit Çakır, Kırka’nın geleceği adına önemli değişim ve gelişim çabaları gösterdi.

Cumhuriyetle birlikte Kırkanın toplumsal yapısında meydana gelen en önemli değişim, toplumun geleneksel liderlerinin çocuklarının cumhuriyetle birlikte kurulan eğitim kurumlarında okuyarak cumhuriyetin hedeflediği aydın insan tipine dönüşme süreci olmuştur. Örneğin köyün imamı olan Kadir Hocanın oğlu Necati, köy enstitüsünden mezun olarak öğretmen olmuştur. Necati Erol Kırkanın toplumsal değişim ve dönüşümünün sembolü niteliğindedir. Kırkanın kasaba olması ile birlikte ilk belediye başkanı olarak kasabanın toplumsal dönüşümüne liderlik etmiştir. Necati Erol ve Seydi Ahmet Şen başta olmak üzere modern ve çağdaş öğretmenler sayesinde Kırkanın geleneksel yapısı değişerek modern bir cumhuriyet toplumu niteliği kazanmıştır. Bu kuşağın ardından öğretmen okullarından mezun olan genç öğretmenler gelmiş ve Kırkanın sosyal ve kültürel yapısını Cumhuriyetin kurucu partisinin ilkelerine göre yapılandırmaya çalışmışlardır. Bu sayede Kırka baskın olarak sosyal demokrat bir kimlik kazanmıştır.

Kırka bütün kırsal Anadolu yerleşmeleri gibi 1950’li yıllardan itibaren hızla yurt içine ve yurt dışına göç veren bir yerleşmeydi. Bu durumu 2000’li yıllara kadar bir müddet tersine döndüren süreç Kırka’ da bor madenlerinin keşfedilmesi ile başlamıştır. 1965 yılında Türk Boraks isimli bir şirket tarafından İngilizler adına işletmeye açılan bor madenleri 1971 yılından itibaren MTA tarafından yapılan etütler sonucunda Etibank tarafından işletilmeye başlamıştır. Bu süreç öncelikle Kırka nüfusunun önce geri dönmesine sonra da dışarıdan nüfus göçü almasına neden olmuştur. Bu nüfus değişimini aşağıdaki tabloları inceleyerek değerlendirelim (Tablo-1).

Nüfus196519701975198019851990
Seyitgazi261225562819291036003223
Kırka118823542500296435224090

Tablo-1 Seyitgazi ve Kırkanın nüfus tablosu

Tablonun incelenmesinden anlaşıldığı gibi Kırkanın nüfusu 1965 yılından itibaren hızla artarak 1980 yılında Seyitgazi ilçesinin nüfusunu geçmiştir. Bu nüfus artışı ile Kırka önce 1970’li yıllarda belediye yerleşmesi haline gelmiştir. Kırka’nın belediye merkezi olmasında ve Necati Erol’un belediye başkan adayı olmak için ikna edilmesinde Raşit Çakır büyük çaba sarf etmiştir.

İlk belediye başkanı olan Necati Erol (Koca Reis) Kırkanın gençleri üzerinde rol model olarak adeta devrimsel bir dönüşüm yapmıştır. Onu takip eden genç öğretmenler ve köyün gençleri dünya görüşü ve yaşam tarzı olarak onu takip etmişlerdir. Kadir Hocanın oğlu Koca Reis Kırkanın geleneksel toplum yapısından çağdaş toplum yapısına dönüşümünün en bariz değişim figürü olmuştur. İlerleyen yıllarda Kırkanın ikinci belediye başkanı, Şevket İnce, Ekrem Çörez ve Selahattin Çörez de birer öğretmendi. Şevket İnce çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile her zaman ve takdirle anılmaktadır. Bu belediye başkanlarından ilk üçü sosyal demokrat bir geleneğe, birisi muhafazakâr bir siyasi geleneğe sahipti. Belediye başkanlarından geleneksel toplum yapısına ve muhafazakâr yapıya mensup iki belediye başkanı ise Bilal Ünal ve Salih Yıldırım olmuştur. Burada şu analizi yapmak yerinde olabilir, sosyal demokrat partilerin hâkim olduğu dönemde Kırka, aşırı özgüven sonucu muhafazakâr partilere karşı mesafeli olarak kalmış ve iktidarın nimetlerinden yeterince yararlanamamıştır. Böylece Seyitgazi ilçesi ilmi siyaseti iyi bir şekilde uygulayarak Kırkanın ilçe olmasının önünü açmamıştır. Bu durumun bir sonucu olarak denilebilir ki 1990’lı yıllarda Seyitgazi’den daha fazla nüfusa sahip olan Kırka bir türlü ilçe olamamıştır. Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi 2000’li yıllardan sonra Kırka gibi Seyitgazi de hızla nüfus kaybetmiştir. En son büyük şehir yasasında yapılan değişiklik sonucunda Kırka mahalle statüsüne dönüştürülerek belediye merkezi olma hakkını kaybetmiştir. Bu değişimde Kırkanın ileri gelenlerinin muhafazakâr bir iktidar partisinin siyasi desteğini tam anlamıyla alamamasının etkisinin olup olmadığı konusu hala tartışılmaktadır (Tablo-2).

Nüfus2007200820092010201120162020
Toplam17.62417.21916.90016.22215.7831320312 844

Tablo-2 Seyitgazi ilçesinin nüfusu (2007-2020)

Kaynak: TÜİK Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi,

Tablo 2’in incelenmesinden de anlaşılacağı gibi Seyitgazi ilçesinin nüfusu 2007-2020 yılları arasında 4780 kişilik bir nüfus kaybetmiştir. Yaklaşık olarak %26 oranındaki bu nüfus miktarı Eskişehir şehir merkezine göç etmiştir. Fakat bu göçün ilginç olan tarafı işçi göçü olması ve işçilerin hala Kırka’ da çalışıyor olmasıdır. Yani Kırka kendi topraklarında çalışan işçileri kendi sınırları içinde tutamamaktadır. Sadece Kırka değil Seyitgazi için de aynı durum geçerlidir.

Bugün Kırkanın eski yerleşme çekirdeği olan eski köy merkezi adeta terk edilmiş bir kovboy kasabası görünümündedir. Hacılar, Hocalar, Ağalar gibi köklü ailelerin neredeyse tamamı köyü terk etmiş durumdadır. Kırka’ dan her gün onlarca işçi servisi Eskişehir’e sabah akşam işçi taşımaktadır.

Yerleşmelerin tarihinde şehir merkezine yakın olmak bazı avantajlara sahip olduğu gibi birtakım dezavantajları da beraberinde taşımaktadır. Gelişen teknoloji ve eğitim imkanları insanların daha iyi şartlarda yaşamasını cazip kılmaktadır. Kırka bir maden kasabası olarak eski önemini kaybederken bu konuda yalnız da değildir. Seyitgazi ilçesi de şehir merkezine yakın olmaktan kaynaklanan nüfus kaybına uğramaya devam etmektedir. Yalnız Kırka ile Seyitgazi arasında şöyle bir fark vardır ki o da, Seyitgazi ilçesi halkının nüfus kütüklerini ilçelerinde bırakarak nüfus miktarının düşmesine izin vermemeleridir. Kırkanın belediye yerleşmesi kimliğini kaybetmesi nüfus göçünün artmasında hızlandırıcı bir etki yapmıştır. Kırka halkı birlik olsa da büyük şehir yasasını değiştirerek yeniden belediye merkezi haline gelebilmesi artık mucizelere kalmıştır.

Sonuç olarak, Kırka halkının genç temsilcileri ve işçi kardeşlerimizin zeki çocukları Eskişehir’de iyi bir eğitim alarak daha mutlu bir gelecek kurmaya çalışmaktadır. Bunu da fazlasıyla hak etmektedirler.

Eskişehir’de bir dernek çatısı altında buluşan Kırka efeleri eski kültürlerini yaşatmaya devam etmektedir. Bu da işin teselli edici hikayesi olarak kalabilir.

Kırka efeleri her şeye rağmen yiğit edaları ile zeybek oynamaya devam etmektedir. Başarılarını çocuklarının eğitim alanında yaptığı ve yapacağı büyük işlerle sürdüreceklerdir.

Kırka’nın kültürünü yaşatmak için genç eğitimciler ve genç yazarlar bu yazıdan ilham alarak bilimsel çalışmalar yaparak daha güzel araştırmalara imza atacaklardır.

Güçlü Gerekçe Sahibi Bir Öğretmen Olmak

Dr. Nadir Çomak

Arşimet noktası, Arşimet’in yeterince uzun bir dayanağı ve kaldıracı varsa, dünyayı hareket ettirebileceğini iddia ettiği sözden türetilen bir metafordur. Arşimet noktası, bir şeyin farklı, belki de nesnel veya “doğru” bir resminin elde edilebildiği “dışarıdaki” bir noktadır.[1] Bu tanıma göre dışarıdaki bir noktadan yani sorunları oluşturan denklemin dışına çıkarak olaylara kuş bakışı bakmayı başaranlar sorunları çözebilmek için bir fırsat yakalayabilir.

Şimdi, öğretmeni tarif eden farklı tanımlara bir göz atalım:

  1. Başkalarının öğrenmesine yardımcı olan bir kişiyi ifade eder. Bu bağlamda yükseköğretim kurumları da dahil olmak üzere öğrenmeyi kolaylaştıran kişiyi ifade etmek için kullanılmaktadır.
  2. İnançları, motivasyonları ve sahip olduğu diğer faktörler öğretmenlerin uygulamalarını etkiler.
  3. Öğrencilerin bilgi, yetkinlik veya erdem edinmelerine yardımcı olan bir kişi.
  4. Öğretmen, insanlara eğitim veren kişidir; eğiten veya öğreten kimse. Öğretmenin rolü genellikle örgündür ve bir okulda veya örgün eğitimin başka bir yerinde gerçekleştirilir.
  5. Başkalarının öğrenmesine yardımcı olan bir kişiyi ifade eder. Burada eğitimin çeşitli kademelerinde öğrenmeyi kolaylaştıran kişi kastedilmektedir.
  6. Öğretici, eğiten veya öğreten, özellikle meslek olarak bilgi ve beceri kazandıran kişi.
  7. Resmi öğretim yöntemleri yoluyla öğrenenler üzerinde bilgiyi etkilemekten başlıca sorumlu olan, eğitim alanında kalifiye bir personel.
  8. Öğretmen, bağımsız öğrenciler çalışıp bilgi ararken liderdir. Öğretmen bir problemi çözmek için bilimsel yaklaşımı tartışır.
  9. Disiplinler arası ve disiplinler arası odak noktası, öğrencilere yeni bilgilere nasıl erişeceklerini, bunları nasıl yorumlayacaklarını öğretmek olan bir eğitim uzmanı.
  10. Öğrencilerin bilgi edinmelerine yardımcı olan kişi.
  11. Bir okulda öğrencilere ders veren ve talimat veren bir kişiyi ifade eder. Öğretmen, müfredattaki içerikleri öğretmekle sorumludur.
  12. Çocukların öğrenmesini destekleyen yüksek eğitimli kişi.
  13. Eğitim fenomenlerinin teorik olarak derin ve eleştirel analizi için nitelikli olan profesyonel.
  14. Bir hümanist, düzenleyici ve öğretim sürecinin lideri, koordinatör ve süpervizör, motive edici, haklı paydaş, kolaylaştırıcı ve okul kültürü gelişiminin tahmincisi.
  15. Öğretmen, talimat veren, rehberlik eden ve öğrencilerin gelişimine katkıda bulunan bir kişi olarak tanımlanır.
  16. Öğretmen, topluma en yakın, en açık ve en uç şekilde hizmet veren meslek mensubudur. Öğretmen aynı zamanda eğitim sisteminin en önemli unsurudur.[2]

Öğretmen, yukarıdaki16 tanımın dördünde yardımcı olan, iki tanımda eğiten ve öğreten, bir tanımda destekleyen, iki yerde kolaylaştıran, iki yerde lider, iki yerde talimat veren, bir yerde düzenleyici ve koordinatör, yeni bilgilere ulaşmalarına katkı sağlayan uzman kişi, öğrencinin gelişimine katkıda bulunan kişi olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımlardan hareketle öğretmenlerin çocukların eğitim ve öğretim almalarına, onların yeni tutum ve davranış kazanmalarına katkı sağlayan bir aracı, yardımcı, örnek ve lider kişi olduğunu söyleyebiliriz.

Dünya bugün çözülemeyecek gibi görünen sorunlarla boğuşmaktadır. Bu sorunları şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. İklim değişikliği / doğanın tahribatı (%48,8)
  2. Büyük ölçekli çatışma/savaşlar (%38,9)
  3. Eşitsizlik (gelir, ayrımcılık) (%30,8)
  4. Yoksulluk (%29,2)
  5. Dini çatışmalar (%23,9)
  6. Devletin hesap verebilirliği ve şeffaflık / yolsuzluk (%22,7)
  7. Gıda ve su güvenliği (%18,2)
  8. Eğitim eksikliği (%15,9)
  9. Emniyet / güvenlik / refah (%14,1)
  10. Ekonomik fırsat eksikliği ve işsizlik (%12,1).[3]

Peki bütün bu devasa sorunları kim çözecek? Öğretmenler mi?

Bu soruya cevap verebilmek oldukça güç görünüyor. Verilecek cevabı aramak için yazımızın başındaki Arşimet noktasını yeniden hatırlamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Arşimet aslında şunu söylemek istiyor olabilir mi: Bir sorunu çözmek için güçlü bir gerekçeniz varsa o sorunu çözmek için kendinizi motive edebilirsiniz. Yani güçlü bir gerekçesi olan insanlar motivasyonunu koruyup zindeliğini, dayanıklılığını, esnekliğini ve çevikliğini koruyabilirler.

Peki bu güçlü gerekçe nedir? İklim krizini önlemek, savaşları önlemek, fakirliği ortadan kaldırmak, eşitsizlikleri yok etmek, fırsat eşitliğini kaldırmak, eğitimde eşitliği getirmek için çalışmak güçlü bir gerekçe olabilir mi?

Peki bunları öğretmenler yapabilir mi? Öğretmenler politika üreten insanların da öğretmeni olduğuna göre evet yapabilirler. Yapamazlarsa da Arşimet gibi tarihe geçerler ve dayanak noktasını gösterin sorunları çözelim derler.

Sevgili öğretmenim, seni motive edecek, koşturacak, coşturacak tutkulu bir gerekçen var mı?

İşin püf noktası galiba güçlü gerekçesi olan tutkulu öğretmenler olmakta gizli.

Siz ne dersiniz?

[1] https://www.oxfordreference.com/view/10.1093/oi/authority.20110803095422175

[2] https://www.igi-global.com/dictionary/family-community-higher-education-partnership/48939

[3] https://www.businessinsider.com/world-economic-forum-world-biggest-problems-concerning-millennials-2016-8#10-lack-of-economic-opportunity-and-unemployment-121-1

Squid Game: Bir Dizi Film İncelemesi

Dr. Nadir Çomak

Uyarı: Bu film +18 yaş için bile fazla acımasız ve çok fazla argo ve müstehcen sahneler içermektedir. Şayet 9 bölümü izleyerek aşağıda yaptığım bu film yorumu sizin için yeterli ise filmi izlemenizi bir eğitimci olarak tavsiye etmiyorum.

Çaresizlik, ümitsizlik, yokluk, merhametsizlik, vefasızlık, acımasızlık içerisinde yuvarlanan insanların ölmeyi seçmekten başka hangi seçeneği vardır? İnsanları İsa’ya ve tanrıya davet eden rahiplerin davetleri inandırıcı mıdır? Bütün kötülükleri çekinmeden yapıp sonra tanrıya dua eden insanlar ne kadar güvenilir olabilir? Dünya zevklerinin her türlüsünü yaşayan insanlar yine de mutlu olamayıp neden bir ölüm oyunu kurguladı? Ölüm oyunu kurup masum insanların acımasızca ölümünü seyreden insanların yırtıcı vahşi hayvanlardan farkı var mıdır?

1.Bölüm Kırmızı Işık Yeşil Işık. Film geleneksel bir Güney Kore’de yere kalamar şeklinde çizgilerin çizilerek oynandığı kalamar oyununu anlatarak başlıyor. “Çizgi içindeki savunma oyuncuları oyun sınırları içinde iki ayak üstünde koşar, çizginin dışındaki ofansif oyuncular ise sadece tek ayak üstünde zıplardı. Hücum oyuncusu çizginin ortasındaki yoldan kestirmeden koşarak çizgi dışına çıkarsa iki ayak üstünde yürüme hakkına kavuşur ve oyunu kazanırdı. Defans oyuncuları sizi çizginin dışına attığında ölürsünüz. Kazanan takım “yaşasın” diye bağırırdı”. O an dünyalar benim olmuş gibi hisseder çok mutlu olurdum.”

Filimin birinci bölümünde hayatın her türlü zorluklarını yaşayan bir insanın hayatı anlatarak başlanıyor. İşi olmayan, borç batağında debelenen, eşinden boşanmış, kumar borcunu ödeyemeyen ve mafya tarafından organları sökülmekle tehdit edilen bir baş rol oyuncusu. Çaresiz kalmış ve yaşamak için bir amacı kalmamış bir insan. Bu psikoloji içinde yaşarken karşısına bir adam çıkıyor ve olan bir oyun oynamayı teklif ediyor. Oyun çok basit, mavi ve kırmızı iki zarftan birisini seçmesini istiyor. Seçilen kalın zarfın birisini yere atıp diğer zarf ile onun üzerine vurarak yerdeki zarfı ters döndüren oyunu kazanıyor. Her kazanan 100.000 won almaya hak kazanıyor. Parası olmayan ve oyun oynamak isteyen ise kaybettiği zaman okkalı bir tokat yiyerek borcunu ödüyor. Oyun oynayan kişiler başka büyük bir oyuna davet edilerek servet kazanmaya davet ediliyor. Daveti kabul edenler özel araçlarla alınarak gizli oyun alanına getiriliyor.

Oyun alanı gizli bir adada bulunuyor. Oyun alanının üzeri açık, fakat futbol sahası gibi raylı bir sistemle kapatılarak arazi görüntüsü ile kamufle edilebiliyor. Filmde sahaya 456 oyuncunun geldiği görülüyor. Gelen kişilerin tamamı da çaresiz, ümitsiz, yaşamak için bir sebebi olmayan insanlardan seçilmiş. Bir de 1 numaralı yaşlı adam… 1 numaraya sonra ayrıntılı olarak değineceğiz. Filmin baş rol oyuncusu 456 numaralı oyuncu.

Birinci bölümde 456 kişi bir koğuşa yerleştirilerek yeşil eşofman giydiriliyor ve fotoğraflı kimlikleri oluşturularak oyuna hazırlanıyor. Her bir yarışmacının kulağının arkasına bir çip takılıyor ve barkot sistemiyle okutularak yaşayıp yaşamadığı belirlenerek oyundan düşüyor. Görevlilerin üzerinde maskeli turuncu kıyafetler var. Lider yönetici ise koyu elbiseli ve maskeli adam. Oyunun başladığı anons sistemiyle duyuruyor. 1. Oyunda açık alana çıkan oyunculara oyun kuralları anlatılıyor: Kırmızı ve yeşil ışık oyunu. Büyük bir oyuncak bebek yeşil dediğinde oyuncular ilerliyor. Kırmızı dediğinde duruyor. Geri dönen bebeğin gözlerindeki kamera sensörleri hareket eden bir canlı gördüğü anda vurularak öldürülüyor ve ölen kişi oyun dışı kalıyor. 255 oyuncu elenerek 1. Oyunun sonunda 251 kişi ancak hayatta kalıyor.

2.Bölüm, cehennem. Hayatta kalan yarışmacılar bu nasıl oyun diye isyan ederek oyundan ayrılmak istiyor. Oyuncular perişan bir halde yaşadıkları zorlukları anlatarak oyundan ayrılmak için yalvarıyorlar. Oyunun adil bir oyun olduğunu söyleyen oyun kurucular demokratik bir seçim yapılması kaydı ile oyunda ayrılabileceklerini söylüyor. Oylama başladığında evet ve hayır butonlarına basan insanların gözü yukarıda asılı olan para dolu küreye bakıyor. Oyunda kalırlarsa milyarlarca won kazanma şansları olduğunu bilerek oy kullanıyorlar. Oylamanın sonunda 100 evet 100 hayır sonucu çıkıyor. Para sevgisi ölüm korkusunu neredeyse yeniyordu! En son oy kullanan 1 numaralı yaşlı adam hayır butonunda basarak oyuncuların serbest kalmasını sağlıyor. Acaba bu da oyunun bir parçasımıydı? Herkes çok seviniyor ve evlerine gönderiliyor.

Fakat hayatın zorlukları evlerine dönen insanların peşini bırakmıyor. 1 numaralı yaşlı oyuncu kanser olduğunu ve yaşayacak fazla bir ömrü kalmadığını, dışarıdaki hayatın daha yıpratıcı olduğunu söyleyerek 456 numaralı oyuncuyu da oyuna geri dönmeye ikna ediyor. Benzer şekilde bütün oyunculara yapılan yeniden oyuna dönme davetlerini birçok oyuncu kabul ederek oyuna geri dönüyor. Geri dönmeyenler sadece 70 kişi civarında kalıyor. Kardeşi kaybolan ve onu arayan bir polis de gizlice oyuncuların arasına karışarak bir görevlinin kıyafetini giyerek oyun alanına girmeyi başarıyor ve polisin adalet için mücadelesini canlandırıyor. Fakat oyun alanının yöneticisi polis memurunun kardeşi çıkıyor ve onu öldrüyor. 2. Oyunda geleneksel bir Güney Kore oyunu daha oynanıyor. Helva şeklindeki tatlılar kutuların içerisine konularak daire, üçgen, yıldız, kare ve şemsiye gibi şekillerde yarışmacılara veriliyor. Kutunun içindeki iğne ile kalıpları kırmadan çıkarmaları isteniyor. Şekli çıkarırken kıran ölüyor ve oyunu kaybediyor.

3.Bölümün adı, Takımına sadık kal. Oyunculara az yemek verilerek kargaşa çıkartılıyor. Oyuncuların koğuşta birbirlerini öldürmeleri sağlanıyor. Çıkar karmaşada oyun kurucular tarafından kaos oluşturularak ranzalar yıkılıyor, ışıklar söndürülüyor ve birçok oyuncu birbirini öldürüyor. Takımına sadık kalan kazanıyor. Filmin bu sahnesinde 1 numaralı adamın ışıklar yandığında ranzaların en üstünde ayakta durarak etrafı seyrettiği ve hayatta kaldığı anlaşılıyor. Acaba ranzanın üstüne nasıl çıktı? Yoksa oyun kurucu patron bu adam mı sorusunu akla getiriyor.

10’arlı gruplar halinde oynanacak olan takım oyununda önceden bilinmeyen oyunu tahmin etmeye çalışıyorlar. Yaşayan 80 kişi kaldığı için 8 takım kalıyor. Her takım en güçlü oyuncuları seçmeye çalışıyor. 1 numara ve 456 numaralı oyuncuların takımı yaşlı adamdan ve kadınlardan oluşuyor. Güçlü takımlar zayıf oyucuları takımdan atıyor. Oyun başladığında yüksek bir köprünün üzerinde ip çekme yarışması yapılıyor. Yaşlı adam ve kadınların olduğu zayıf görünen takım yaşlı adamın verdiği strateji sayesinde oyunu kazanıyor. Filmin 4. bölümünde oyunculardan bir doktor ile anlaşan çalışanların yaptığı organ ticareti açığa çıkıyor. Oyunun yöneticisi bu kirli ticareti açığa çıkarıyor ve hepsini öldürüyor. Bütün oyunculardan özür dileyerek amaçlarının adil bir düzen olduğunu söylüyor ve oyunculara adil oyun şartları sunmaya dair söz veriyor. “Adil bir dünya için” mesajı dikkat çekiyor.

4. oyunda her oyuncunun bir eş seçmesi isteniyor. Oynanacak oyun misket oyunu. Ellerindeki 10 misketi kullanarak arkadaşının elindeki 10 misketi alan oyunu kazanıyor. 1 numaralı yaşlı adam ile 456 numaralı oyuncu Gambu (Kanka) oluyor. Gambu arkadaşı için fedakârlık yapıyor. Bu oyunda karı kocanın birlikte yarışması ve birbirini acımasızca ölüme terk etmesi dikkat çekiyor. Hile ile arkadaşını öldüren oyuncular hayatta kalmanın ne kadar çok arzu edildiğini gösteriyor. Sırlarını birbirine anlatan insanların çaresizliği gözler önüne seriliyor. Çaresizlik içinde kalan bir kız rahip olan babasının annesini öldürdüğünü ve kendisinin de babasını öldürdüğünü anlatıyor. Dua ederken gördüğü rahibe dönere bu kadar insanı öldürdükten sonra tanrıya dua ederek af mı sanıyorsun diyerek inançları sorguluyor. Yaşama amacı olmayan kız kendisini arkadaşı için feda ederek 6. Bölümde oyunu kaybediyor. 1 numaralı oyuncu olan yaşlı adam biz seninle Gamdu değil miyiz? Her şeyimi seninle paylaşıyorum diyerek arkadaşını yaşatıyor ve güya kendisi ölümü seçmiş gibi yapıyor. Oyun sonunda yaşlı adam son misketini arkadaşına vererek 456 numaranın hayatta kalmasını sağlıyor. 1 numaranın öldüğünü zannediyor herkes. Fakat öyle mi oluyor. Durum filmin sonunda ortaya çıkıyor.

7.Bölümde adaya özel VIP’ler geliyor. Başlarına yırtıcı hayvan başlıkları takmış olan oyun kurucular geliyor. Geldikleri yerdeki salon sanki bir dünya cenneti gibi düzenlenmiş. Sodom ve Gomore hikayesinde olduğu gibi bütün gayrı meşru zevklerin serbest olduğu yalancı bir hayali cennet. Oyun kurucusu 5 patron 5. Oyunu canlı olarak izliyor. Bir önceki oyunda karısını öldüren adam oyundan geri çekilmeyi teklif ediyor. Kimse oylama yapılmasını kabul etmiyor. Adam dayanamıyor ve kendini öldürüyor. Tavanda asılı olan 45 milyon Won oyuncuların aklını başından almış durumda. Bu oyunda geriye kalan 16 oyuncunun 16 numara seçmesi isteniyor. Numara sırasına göre oyun başlıyor. Oyunculardan numara sırasına göre camdan bir köprü üzerinde yürümesi isteniyor. Camlardan birisi kırılmayan temperli camdan yapılmış. Temperli camı bulamayan aşağı düşüp ölüyor. Dua eden rahibin duası kulaklarda çınlıyor. Fakat tanrı ölümleri durdurmuyor. Tanrının etkisiz olduğu ya da öldüğü vurgulanıyor sanki. Oyun sonunda oyun kurucular camdan satranç ürerinde aşağıya düşüp ölen oyuncuların yerine bir oyun taşını aşağıya atıyor. Oyuna hile karışıyor. Camları tanıyıp yolu bulan bir cam ustası oyuncu camları tanımasını engellemek için ışıklar söndürülüyor. Oyuncunun ölmesinin önü açılıyor. Oyuncular birbirlerini cam köprüden aşağı atıyor. Vicdanın ölmemiş olan iki oyuncu arkadaşlarını öldürmüyor. Geriye üç kişi kalıyor.

8. bölümde 6. Oyun oynanıyor. Geriye 3 kişi kalıyor; 456, 218 ve 067 numaralı oyuncular. 5. Oyundan sonra en sona kalan 3 oyuncuya smokinler giydirilerek bir ziyafet veriliyor. Cam kule parçalandığında yaralanan 067 numaralı kadın oyuncu kan kaybından ölmek üzere. 456 numaralı oyuncunun vicdanı henüz ölmediği için arkadaşlarını da gerçekten öldüremiyor. Fakat 218 numaralı ve Seul üniversitesini birincilikle kazanmış olan genç oyuncu yaralı kadını öldürüyor. Zeki ve dahi olmakla vicdan sahibi olmanın farkını gözler önüne seriyor. Üstelik 456 numaralı arkadaşı yaşatmak için doktor aramaya gitmişken.

9. bölümde kalamar oyununa sıra geliyor. En sona kalan 456 ve 218 numaralı oyuncular kalamar oyununun oynuyor. 456 numaralı oyuncu arkadaşını öldürebilecekken yine de öldürmüyor. Hem de büyük bir servet değerindeki para için arkadaşını öldürmüyor ve dahi arkadaşı tarafından aptallıkla suçlanıyor. Dahi çocuk arkadaşını öldüremiyor fakat vicdanı iflas ederek oyunun sonunda kendisini öldürüyor.

47 milyar Won kazanan 456 numaralı oyuncu şehrin ortasına gözleri kapalı bir şekilde bırakılıyor. Yere atıldığı yerde yüksek sesle dua eden ve insanları İsa’ya iman etmeye çağıran rahibin sesiyle uyanıyor. Rahip 456 numaranın gözlerindeki bağı çözerek ona bir banka kartı veriyor ve ortadan kayboluyor. Evine döndüğünde para kazanarak rahat bir şekilde yaşatmak istediği annesinin öldüğünü görüyor. Kendisini bırakıyor ve paraya dokunmuyor. 1 yıl sonra oyun kurucularda özel bir kart ile bir davet daha alıyor. Gökdelenin üst katına çıktığında kendisini çağıran kişinin 01 numaralı ihtiyar olduğunu görüyor. İhtiyarın oyun kurucu olduğunu anlıyor ve soruyor; niçin yaptın bunu? İhtiyar şöyle diyor; “ben bir tefeci idim. Dünyanın bütün zevklerini tattım fakat mutlu olamadım. Bir grup zengin adamla birlikte bizi mutlu edecek bir ölüm oyunu kurmaya karar verdik ve bu oyunu planladık. Zengin ya da fakir herkesin ortak külfeti yaşamak. İnsan oyunu izleyerek eğlenemez. Eğlenmek için oyunun içinde olmak gerekir.” diyor.

İhtiyar adam bir soru soruyor: “Sen hala insanlara güveniyor musun?” Ölüm döşeğinde yatmakta olduğu yataktan aşağıya bakıp evsiz bir dilenciyi işaret ederek, seninle son bir oyun daha oynayalım diyor. Bütün serveti üzerine oynamayı teklif ediyor. Eğer yarım saat içinde soğukta bekleyen bu evsiz adama merhametli bir kişi yardım ederse sen kazanacaksın kimse gelmeyecek çünkü. Eğer kimse gelmezse ben kazanacağım diyor. Saat tam 24.00 olduğunda bir adam yardım getiriyor. Oyunu kaybeden yaşlı adam o anda ölüyor. 456 numaralı oyuncu 067 numaralı kadın oyuncuya söz verdiği gibi kadının ailesine yardım etme sözünü tutuyor ve onlara yardım götürüyor.

Filmin mesajı açık ve net, “iyilik öldü, merhamet ve insanlık öldü, din öldü” denilse de hala bir ihtimal var. İyiliği, merhameti yaşatacak vicdanı ölmemiş insanlar hala var. 456 numaralı oyuncu paraları ile birlikte uçağa binip ülkeyi terk edeceği sırada aynı ölümcül oyuna yeni insanları davet edenleri görüp insanların bu ölüm oyununa girmemesi için parayı ve rahat yaşamayı terk ederek kötülerle mücadele etmeyi seçiyor ve mücadele etmek için geri dönüyor.

Filmin son mesajı şu şöyle anlaşılabilir, “kötülerle mücadele edip adil bir dünya kurmak ve insanlığı yaşatmak için geri dönün. Hala bir ihtimal var.”

Ne dersiniz? İyiliği, insanlığı ve merhameti yaşatmak için mücadele etmeye değere mi sizce? Haksızlıkları, çaresizlikleri, ümitsizlikleri ortadan kaldırmak ve adil bir dünya kurmak için çalışmaya var mısınız?

Dünya’da insanlığı ve merhameti kim yaşatacak? 5 kişilik ölüm oyunu kurucuları mı? Acaba başlarına yırtıcı hayvan kafası şeklinde maske takmış olan 5 kişilik oyun kurucuları, dünyayı kan gölüne çeviren 5 kişilik dünya devleri olmasın?

Dünya’yı kurtaracak iyilik gönüllüleri aranıyor.

Üniversite Seçme ve Yerleştirme Sınavları (TYT ve AYT) Kaldırılıyor mu?

Üniversite seçme ve yerleştirme sınavlarının kaldırılmasına dair kamuoyuna yansıyan düşünceler milyonlarca insanı yakından ilgilendirmektedir. Gençlere fırsat eşitliği sağlamak amacıyla TYT ve AYT sınavlarını kaldırma düşüncesi ne kadar bilimseldir? Alınacak bu kararın sonuçları iyi hesap edilmelidir. Ölçme değerlendirme olmadan fırsat eşitliğinin nasıl sağlanacağı konusu bilimsel olarak tartışılmalıdır.

Üniversite Seçme ve Yerleştirme Sınavları (TYT ve AYT) Kaldırılıyor mu?

Dr. Nadir Çomak

20. Milli Eğitim şurasının 1. Gündeminin eğitimde fırsat eşitliği olarak belirlenmiş olduğu kamuoyu ile paylaşıldı. Bu gündemin öngördüğü gerçekleşmesi istenen hedeflere göre okul öncesinden üniversiteye kadar her çocuğun ve gencin eşit şartlarda eğitim almasının hedeflendiğini anlamak güç değil.

Önce iktidarın ortağı olan MHP lideri Bahçeli tarafından “üniversite sınavı tamamen kaldırılmalıdır”[1] şeklinde bir açıklama yapıldı. Geçtiğimiz günlerde de Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2021-2022 Yükseköğretim Akademik Yıl Açılış Töreni’nde, “Üniversite sınavına gerek bırakmayacak bir sistem kurmalıyız”[2] şeklinde bir açıklamada bulundu. Bu açıklamalar üzerine 20. Milli Eğitim şurasının apar topar toplanacağına şahit olduk. Apar topar diyorum çünkü çık kısa zamanda ve gerekli görüş bildirme hazırlıklarına zaman tanımadan toplantının yapılacağına şahit oluyoruz. Ayrıca şuranın 3 gün içerisinde yapılacak olması cumhuriyet tarihinde yapılan en kısa hazırlık yapılan ve en kısa sürede yapılacak şura olma özelliğini taşıyor.

Bu hazırlıklar sürerken Milli Eğitim Bakanı tarafından da geçtiğimiz günlerde okul öncesi eğitimin zorunlu olacağına dair bir açıklama yapıldı. Bu açılama şurada sonra yapılsa daha isabetli olurdu kanaatinde olmakla birlikte okul öncesi eğitimi için yapılan bu açıklamanın yerinde bir değerlendirme olduğu söylenebilir. Çünkü okul öncesi eğitiminin her çocuğun alabileceği bir fırsat eğitimine dönüşmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat aynı şeyi üniversite sınavının kaldırılması düşüncesi için söylemek zor görünüyor.

Ölçme ve değerlendirme işlemi öğrencilerin yeteneklerini ve başarılarını ölçmek için yapılır. Hep söylendiği üzere, ölçemediğinizi değerlendiremezsiniz. Öğrencilerin okullara yerleştirilmesinde başarılı bir ölçme değerlendirme yapılması son derece önemlidir. Okul öncesi eğitimi bir öğretim olmadığı için çocukların sınavla değerlendirilmesi de söz konusu değildir. Çocukların etkinliklerdeki performansları değerlendirilerek port folyo dosyasında toplanır. Ayrıca çocukları değerlendirmek için öğretmenin gözlem sonuçları önemlidir. Fakat eğitimin diğer bütün kademelerinde sınavlarla ölçme değerlendirme yapılır. Ortaokuldan sonra orta öğretim kurumlarına giriş sınavları ile yüksek öğretim kurumlarına öğrenci almak için yapılan öğrenci seçme ve yerleştirme sınavları öğrencilerin derecelendirilmesi için gereklidir.

Bu noktada tartışılması gereken konu liseden sonra öğrencilerin sınavsız olarak üniversiteye yerleşmelerinin nasıl olacağıdır. Her yıl yaklaşık olarak 2 milyon öğrencinin üniversiteye yerleşmek için beklediğini biliyoruz. Sınav olmadığı taktirde bu öğrenciler üniversitelere eşit ve adaletli bir şekilde yerleştirilebilir mi? Bu sorunun cevabına evet demek neredeyse imkânsız denebilecek kadar zordur.

Üniversitelere bugüne kadar iki farklı şekilde öğrenci alınıyordu. Birincisi üniversite sınavı ile yapılan puan derecelendirmesine göre yapılıyordu. İkinci seçme yöntemi ise sanat ve spor vb. alanlarda yetenek sınavı ile yapılıyordu. Sonuçta her iki yöntem de ölçme değerlendirmenin farklı türlerini oluşturuyordu.

Türkiye’de bulunan 209 üniversitenin farklı bölümleri öğrencilerin kendi bölümlerini seçmesini bekliyor. Taban puanları açıklandıktan sonra öğrenciler puanlarına göre bu üniversitelere yerleştiriliyor. Fakat öğrencilerin tercih etmemesi nedeniyle kaydedecek öğrenci bulamayan birçok bölüm olduğunu biliyoruz. 2021 yılında devlet üniversiteleri ve vakıf üniversitelerinde çok sayıda bölümün boş kaldığı görülürken, 169 bölümün hiçbir aday tarafından tercih edilmemesi de dikkat çekti.[3] Bir sınav sonucunda bile öğrenciler üniversitelere yerleştirilemezken sınavsız bir şekilde eşit ve adil bir öğrenci yerleştirmesinin nasıl yapılacağı konusunda akıllarda soru işaretleri bulunmaktadır. Bu soruları şu şekilde dillendirebiliriz:

  1. Öğrencilerin yetenekleri nasıl belirlenecek?
  2. Öğrencilerin hangi üniversiteye yerleşeceği nasıl belirlenecek?
  3. Seçkin üniversitelerin kapısındaki yığılmaların önüne nasıl geçilecek?
  4. Kapısından yığılma olan üniversiteler öğrencileri nasıl seçecek?
  5. Öğrencileri üniversitelere seçmek ve yerleştirmek için kura mı atılacak?
  6. Öğrenciler üniversiteye networklerini kullanarak mülakatla mı girecek?
  7. Üniversitelere yerleştirilmede fırsat eşitliği ve adalet nasıl sağlanacak?
  8. Kamuoyu adaletli bir öğrenci seçme ve yerleştirildiğine nasıl ikna edilecek?
  9. Varlıklı kesimin parasını vererek düşük puanla özel üniversitelere girmesinden doğan eşitsizlik ve adaletsizlik nasıl ortadan kaldırılacak?
  10. Lise yerleştirme sınavlarındakine benzer şekilde en yakın üniversiteye sınavsız kayıt mı yapılacak?

Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkündür. Çünkü ölçmeden ve biçmeden ne marangozluk ne kerestecilik ne de öğretmenlik yapılamaz. Ölçmek ve biçmek fen bilimlerinin olduğu kadar sosyal bilimlerin de temel yaklaşımı olarak kabul edilir. Ölçü birimleri uzunluktan ağırlığa, hacimden yüksekliğe, volümden radyoaktif kalıntıların ölçülmesine ve ışığın ve ısının ölçülmesine kadar en temel bilimsel gereklilik olarak kabul edilir. Yani ölçme olmadan değerlendirme olmaz, değerlendirme olmadan da bilim olmaz.

Üniversite sınavını kaldırma düşüncesinde olanlar mutlaka bir ölçme ve değerlendirme sistemi geliştirmek zorundadır. Önemli olan bu sistemin bilimsel olmasıdır. Bu sistemi geliştirecek olanlar da eğitimcilerle birlikte çalışacak olan ölçme ve değerlendirme uzmanlarıdır. Bilimsel değil de keyfi ve rastlantısal olan her türlü üniversite seçme ve yerleştirme sistemi büyük toplumsal kaoslara neden olabilir. Gençlerin yaşayacağı derin hayal kırıklığının ve adaletsizlik yapıldığı hissinin telafi edilmesi kolay değildir.

Bilim insanı olarak bize düşen bilimsel kriterleri hatırlatarak yetkilileri aydınlatma görevini yapmaktır. Siyasi irade istediği taktirde tek bir kararla bütün sınavları kaldırabilir. Elbette gençlerin ve ailelerinin derin hayal kırıklığından ortaya çıkacak toplumsal sonuçlara da katlanmak kaydı ile!


[1] https://www.milliyet.com.tr/egitim/bahceli-universite-sinavlari-kaldirilsin-6541986

[2] https://www.webtekno.com/cumhurbaskani-erdogan-universite-sinavi-aciklama-h115744.html

[3] https://www.ensonhaber.com/egitim-haberleri/2021-universite-tercihlerinde-169-bolumu-kimse-tercih-etmedi

21. Yüzyıl Öğretmen Yeterlilikleri

MEB tarafından 2017 yılında öğretmen yeterliliklerini belirlemek için yapılan çalışmalar sonucunda Avrupa Birliği ülkeleriyle uyumlu olacak şekilde 6 ana yeterlilik alanı belirlenmiştir:[1]

  1. Kişisel ve mesleki değerler-mesleki gelişim,
  2. Öğrenciyi tanıma,
  3. Öğrenme ve öğretme süreci,
  4. Öğrenmeyi, gelişimi izleme ve değerlendirme,
  5. Okul, aile ve toplum ilişkileri, program ve içerik bilgisi.

Bu yeterlilik alanlarının her bir başlığı hazırlanan raporda ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Bu yeterliliklere göre öğretmenlerin gelişmeye teşvik edilmesi, öğretmen yeterliklerine göre ölçme değerlendirme ve performans analizi çalışmalarının yapılması tavsiye edilmiştir. Ölçme ve değerlendirme çalışmaları öğretmenin öz değerlendirme yapması ve performansının ölçülmesi olarak iki kategoride ele alınmıştır. Öğretmenlerin bu yeterlilikler çerçevesinde yetiştirilmesi ve desteklenmesi için hizmet içi eğitim çalışmalarının yapılması öngörülmüştür. Fakat öğretmen performanslarının ölçülmesi ve buna göre hizmet içi eğitime yönlendirilmesine dair bugüne kadar bir çalışma yapılmamıştır.

MEB tarafından yapılan (2017) öğretmen yeterliliklerini belirleme çalışmasının yararlı bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte bu yeterliliklerin aradan geçen 4 yıllık zaman sürecinde güncellenmeye ihtiyacının olduğu anlaşılmaktadır. 20 Milli Eğitim şurasında öğretmenlerin mesleki gelişiminin ayrı bir gündem başlığı olarak ele alınması bu konuda bir çalışma yapılacağının bir işareti olarak kabul edilebilir. 2017 Öğretmen yeterlilikleri belgesinde eksik olduğu görülen yeterlilik alanları bulunmaktadır. Özellikle aradan geçen 4 yıllık zamanda dünyada önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu nedenle 21. Yüzyıl öğretmen yeterliklerinin yeniden belirlenmesine ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır.

Gelen (2017) tarafında yapılan bir çalışmada ABD’de uygulanan bir projede 21. Yüzyıl öğretmen yeterliliklerinin şu şekilde ele alındığı belirtilmektedir:

  1. Öğrenme ve Yenilik Becerileri
    1. Eleştirel Düşünme ve Problem Çözme Becerileri
    1. Yaratıcı Düşünme ve Yeniliği Uygulama Becerileri
    1. İletişim ve İş birliği Becerileri
  2. Bilgi, Medya ve Teknoloji Becerileri
    1. Bilgi Okur-yazarlığı
    1. Medya Okur-yazarlığı
    1. Bilgi ve İletişim Teknolojileri (ICT) Okur-yazarlığı
  3. Yaşam ve Kariyer Becerileri
    1. Esneklik ve Uyum
    1. Girişimcilik ve Öz-Yönelim
    1. Sosyal ve Kültürlerarası Beceriler
    1. Üretkenlik ve Sorumluluk
    1. Liderlik ve Sorumluluk[2]

Kozikoğlu ve Özcanlı  (2020) tarafından yapılan bir çalışmada ise öğretmenlerin 21.yüzyıl öğreten becerileri ile mesleğe adanmışlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarında aşağıdaki önerilerde bulunulmuştur:

1- 21.yy öğreten becerileri ve mesleğe adanmışlık durumlarında mesleki deneyim ve branşa göre oluşan farklılıklar düşünüldüğünde, öğretmenlere meslektaşlarıyla daha fazla etkileşim kurabilecekleri, olumlu ilişkiler geliştirebilecekleri ve birbirlerinin tecrübelerinden faydalanacakları çalışma ortamları sunulabilir.

2. Öğretmenlik mesleğinin toplum üzerindeki etkisi ve önemli rolü ön plana çıkarılarak öğretmenlerin maddi unsurlardan ziyade kendi mesleklerinin saygınlığı ile motive olmaları sağlanabilir.

3. Lisansüstü eğitim yapmak istemeyen, ortaokul ve lisede çalışan, mesleğe yeni başlamamış ancak fazla tecrübe sahibi olmayan öğretmenler ile özellikle Yabancı Dil, Türkçe-Sosyal alanlar ve Matematik-Fen bilimleri öğretmenleri için 21.yy öğreten becerilerini geliştirecek çalışmalar (panel, sempozyum, konferans, çalıştay) yapılabilir.

4. Bu çalışma tüm okul kademelerinde gerçekleştirildiği için başka bir çalışmada sadece belli bir kademede görev yapan öğretmenler ile çalışılabilir. Bu çalışma, çevrimiçi veri toplama yöntemi ve nicel araştırma deseniyle sınırlıdır. İleriki çalışmalarda doğrudan öğretmenlere ulaşılarak ölçekler uygulanabilir. Ayrıca, karma araştırma deseni yoluyla konu derinlemesine araştırılabilir.[3]

Yavuz ve arkadaşları (2015) tarafından yapılan bir araştırmanın sonuç raporunda araştırma bulgularından hareketle aşağıdaki öneriler sunulmuştur:

1. Öğretmen eğitimi lisans düzeyinde araştırma odaklı olmalı daha sonrasında ise yüksek lisans eğitimi ile tamamlanmalıdır.

2. Uygulama ve teori arasında denge oluşturmak için okullardan daha çok yararlanılarak, öğretmen adayı öğrencilerin uygulama olanakları artırılmalıdır.

3. Öğretmenlik mesleğine başladıktan sonra, meslekî gelişim, eğitim fakülteleri ile iş birliği içerisinde devam etmelidir.

4. Öğretmen adayı öğrencilerin öğrenci değişim programları kapsamında yurt dışı deneyimleri artırılmalıdır. SDU International Journal of Educational Studies, 2(2), 2015, Page 60-71 Yavuz, Özkaral, & Yıldız SDU IJES (SDU International Journal of Educational Studies) 70

5. Öğretmen adayları ve öğretmenlerin bilişim ve iletişim teknolojileri yeterlikleri artırılarak öğrenme ortamlarında öğretim teknolojilerinden daha fazla yararlanabilmelerinin önü açılmalıdır.

6. Öğretmen adaylarının eğitiminde ve öğretmen meslekî gelişim eğitimlerinde meslekî beceriler kazandırmanın yanı sıra, meslekî değerler ve bağlılık kazandırılmaya yönelik eğitimler de verilmelidir.

7. Öğretmen adayı ve öğretmen eğitimlerinin günün ve geleceğin ihtiyaçlarına yönelik araştırma temelli olarak belirlenerek kesintisiz sürdürülmesi sağlanmalıdır.[4]

Bu açıklamalar ışığında 21. Yüzyıl öğretmenlik becerilerini şu şekilde özetleyebiliriz:

  1. Esneklik, gelişmeye açık olmak, öğrenmeyi öğrenme becerileri,
  2. Bilişim teknolojilerini etkili kullanma becerisi,
  3. Algoritma yönetimi ve sosyal medya kullanımı ve yönetimi becerileri,
  4. Sosyal medyanın eline ve diline düşüp malzeme olmaktan korunarak öğretmenlik yapma becerisi,
  5. Uzaktan eğitimin getirdiği uzaktan öğretim teknikleri ve motivasyon becerileri,
  6. Sağlık ve hijyen kurallarına uyarak, umutsuzluk güçlüklerle baş ederek hayatta kalma becerileri,
  7. İklim değişimine bağlı olarak sürdürülebilir kalkınma için eğitim, çevreyi koruma ve doğa ile iç içe yaşama becerileri.

21. Yüzyılda çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak, sağlığımızı koruyacak biçimde yaşayıp sağlıklı bir şekilde hayatta kalmak, sağlıklı nesiller bırakacak şekilde aileler kurabilmek, sosyal medyanın oyuncağı olmadan öğretmenlik yapabilmek, fiziki saldırılardan korunmak için yakın döğüş ve savunma tekniklerini bilmek ya da buna ihtiyaç bırakmayacak sorun ve çatışma yönetimini başarmak, uzaktan ders anlatma uzmanı olmak ve etkili teknoloji  kullanımı ve algoritma yönetimi becerilerini öğrenmek en gerekli ihtiyaçlar olarak karşımızda duruyor.


[1] https://oygm.meb.gov.tr/dosyalar/StPrg/Ogretmenlik_Meslegi_Genel_Yeterlikleri.pdf

[2] Gelen, İ. (2017). P21-Program ve Öğretimde 21. Yüzyıl Beceri Çerçeveleri (ABD Uygulamaları) . Disiplinlerarası Eğitim Araştırmaları Dergisi , 1 (2) , 15-29 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/jier/issue/33877/348852

[3] Kozikoğlu, İ. & Özcanlı, N. (2020). Öğretmenlerin 21. Yüzyıl Öğreten Becerileri ile Mesleğe Adanmışlıkları Arasındaki İlişki . Cumhuriyet Uluslararası Eğitim Dergisi , 9 (1) , 270-290 . Retrieved from http://cije.cumhuriyet.edu.tr/en/pub/issue/53201/579925

[4] Yavuz, M. , Özkaral, T. & Yıldız, D. (2015). Uluslararası Raporlarda Öğretmen Yeterlikleri ve Öğretmen Eğitimi . SDU International Journal of Educational Studies , 2 (2) , 60-71 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/sduijes/issue/20864/223881

MEB Ders Kitapları ve Eğitim Araçları Yönetmeliğindeki Değişikliğin Analizi

Dr. Nadir Çomak

Yönetmelikte yapılan değişiklikler hakkında basında farklı yorumlar yapılıyor. Ders kitaplarının “ücretsiz dağıtılacağı” ibaresinin kaldırılması kitapların ücretle satılmasının önünü açacaktır deniliyor. Ayrıca“Yeni yönetmelikte, ders kitaplarının nitelikleri arasında gösterilen “Temel insan hak ve özgürlüklerini destekleyen ve her türlü ayrımcılığı reddeden bir yaklaşım sunar” ve “Reklam niteliğinde ögeler içermez ifadeleri de yer almadı” şeklinde eleştiriler de yapılıyor.[1] Bu ifadenin yönetmelikten çıkarılması ilk bakışta yersiz bir düzenleme olarak yorumlanabilir ve farklı spekülasyonların yapılmasına kapı açabilir. Ancak ders kitabı inceleme yönetmeliğinin ve bu yönetmeliğe göre inceleme yapan uzmanların böyle bir ayrımcılığa izin vermeyeceği bilinmelidir. Bu endişe bu açıdan yersiz bir düşünce olarak kabul edilebilir. Fakat yönetmelikte yapılan asıl dikkat çekici değişiklik aşağıdaki maddelerde yapılmış olup tartışmaların odağına oturan asıl konu da budur. Tartışılan bu değişiklik maddeleri şunlardır:

“Ders kitaplarının sağlanma usulleri

MADDE 7 – (1) Ders kitapları aşağıda belirtilen usullerle sağlanır:

a) Başvuru sahiplerince hazırlama: Başvuru sahipleri bu Yönetmelikte belirtilen usul ve esaslar doğrultusunda taslak ders kitabı hazırlayabilir.

b) Hibe: Bakanlık; kişi, kurum veya kuruluşlarca hazırlanan taslak ders kitabı ve diğer eğitim araç-gereçlerini bedelsiz olarak temin edebilir.

c) Satın alma: Bakanlık; okutulmasına ihtiyaç duyulması hâlinde, yurt içinde veya yurt dışında yazılmış ya da tercüme edilmiş olan kitapları satın alma yoluyla temin edebilir.

ç) Sipariş: Bakanlık; kişi, komisyon, kurum veya kuruluşlara taslak ders kitabı yazdırabilir.

(2) Taslak ders kitaplarından hibe, sipariş ve satın almaya ilişkin usul ve esasları içeren şartname ilgili hizmet birimlerince hazırlanarak Kurula sunulur. Kurulca uygun bulunan şartname ilgili hizmet birimine gönderilir ve Başkanlığın ve ilgili hizmet biriminin elektronik ortamında duyurulur.”

Bu maddelere karşı basında şu şekilde eleştiriler yapılmaktadır:

“MEB’in, vakıf adı altında protokol imzalayarak eğitime dahil ettiği tarikatlara artık ders kitaplarını da açacağını düşünüyoruz.”[2] Bu durumda yönetmelikteki bu maddelerin ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım. Türkiye’de yaklaşık olarak 108.000 dernek ve 5000 adet vakıf bulunmaktadır. Bu sivil toplum kuruluşlarının tamamı devletin kanun, yönetmelik ve tüzüklerine göre kurulmuştur ve denetimleri devletin ilgili organları tarafından düzenli olarak yapılmaktadır. Kaldı ki bu vakıf ve derneklerin ders kitabı işine girmesi gibi bir durum şimdiye kadar mümkün de değildi.

Yönetmelik değişikliği ile devletin hibe kitap alması, siparişle kitap yazdırması ve tercüme kitapları ders kitabı olarak alabilmesinin önü açılmıştır. Bu düzenleme özel yayınevlerinden temin edilen kitap inceleme sürecinin devam etmeyeceği anlamına gelmemektedir. Ders kitabı çeşidinin branşlar ve sınıflar bazında düşünüldüğünde çok fazla olması kitap temin etme işini güçleştirdiği söylenebilir. Yönetmelikte yapılan bu değişiklik ile sivil toplum kuruluşları ile üniversite vakıflarının da ders kitabı yazmasının önü açılmıştır. Şimdi bu konuyu olumlu yönünden değerlendirelim. Bir kere şu husus mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığına sunulan her ders kitabı taslağı ders kitabı olarak kabul edilmemektedir. Ders kitaplarını inceleme ve değerlendirme kriterlerine göre hassas bir şekilde incelenmektedir. İlgili kanun ve yönetmeliklere uygun olmayan hiçbir ders kitabı taslağı ders kitabı olarak kabul edilemez. Bu konuda yersiz bir kaygıya kapılmanın anlamı yoktur.

Sivil toplum kuruluşlarının ders kitabı hazırlama ve devlete hibe etme konusuna gelince. Türkiye’de Sabacı Vakfı, Koç Vakfı, Tema Vakfı, Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türk Eğitim Vakfı, İTÜ Vakfı gibi birçok saygın sivil toplum kuruluşu vardır. Bu yönetmelik değişikliği ile sivil toplum kuruluşlarının gönüllü olarak kitap hazırlatarak devlete hibe etmesinin ve siparişle kitap hazırlamasının önü açılmıştır. Önceki paragrafta da ifade ettiğimiz gibi sunulan her taslak ders kitabının ders kitabı olarak kabul edilmesi de mümkün değildir. Ders kitabı inceleme kriterlerine göre yeterli puanı alan kitaplar ders kitabı olarak kabul edilir.

Bu konuyu bir örnekle daha anlaşılır hale getirelim. Anayasanın fırsat eşitliği ilkesine göre her vatandaş oy kullanabilir, liseden mezun olan her genç üniversite sınavına girebilir. Her çay üreticisi ÇAYKUR’a çay satabilir, her fındık üreticisi FİSKOBİRLİK’e fındık satabilir. Her bir yayınevi şartlarını taşımak kaydıyla devlete ders kitabı yazıp sunabilir. Bu örneklerde olduğu gibi Türkiye’de kanun ve yönetmeliklere göre kurulmuş olan her bir sivil toplum kuruluşu ders kitabını ilgili kanun ve yönetmeliklere göre hazırlayarak isterse devlete hibe edebilir. Devlet kurumları da kitabı inceler ve yönetmeliklere göre hazırlanmış ise ders kitabı olarak kabul edebilir.

Yeni yönetmelikte yer alan bir başka önemli konu azınlıklara ait okulların ders kitabı hazırlaması hakkındadır. Azınlık okulları kendi kitaplarını hazırlar ve yeminli mütercime tercüme ettirerek devlete incelenmek üzere sunar. Azınlık okulları da azınlık vakıflarına ait okullardır. Azınlık vakıflarına verilen bu hak yerli vakıflardan neden esirgensin ki! Bu açıklamaya ek olarak Türkiye’de açılmış olan her bir özel öğretim kurumu da kendi ders kitabını hazırlayarak devlete sunabilir ya da hibe edebilir. Bu açılım yönetmeliğin sunduğu eşitlik fırsatıdır ki anayasaya ve insan haklarına uygun olan yaklaşım da budur.

Eğitime hizmet etmek yüce bir görevdir. Sivil toplum kuruluşlarını eğitime hizmet etmeye davet etmek de yüce bir göreve davettir. Asıl mesele Türkiye’nin çocuklarını ve gençlerini muasır medeniyetler seviyesini geçecek hale getirmek için her kim olumlu katkı sağlayacaksa onu arayıp bulmaktır.

Ders araç ve gereçleri yönetmeliğinde yapılan değişiklikleri olumlu yönden bakarak değerlendirmekte yarar var diye düşünüyorum. Çünkü amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalı. İlgilerine saygılarımla sunarım.


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/ders-kitaplarinin-ucretle-satilmasinin-onu-acildi-1877103

[2] A.g.y.

Nicel ve Nitel Eğitim Araştırmaları

Dr. Nadir Çomak

Nicel ve Nitel Eğitim Araştırmaları

Araştırma yöntem ve teknikleri konusunda yeterli olmak bilimsel bir araştırmaya başlamak, yürütmek ve değerlendirmek için son derece önemlidir. Bilimsel araştırma yapan kişilerin karşılaştığı en önemli güçlük metodoloji eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu eksikliğin tamamlanması için bilimsel bir araştırmaya başlayacak olanların yapacağı birinci adım ya bir bilene danışmak ya da en iyi kaynaklara ulaşmaktır.

Akademik çalışmalara danışmanlık yapan akademisyenler öğrencilerine elbette yardımcı olmaktadır. Bu yardımının derecesi ve miktarı yine öğrencinin danışmanıyla kuracağı iyi iletişime göre değişecektir. Araştırmacının danışmanıyla iletişimi ne kadar iyi olursa olsun bir danışanın danışmanı çok fazla yormaması gerekir. Bunun içinde öğrencinin araştırma metodolojisi konusundaki teorik eksikliklerini tamamlaması beklenir. Böylece danışmanından alabileceği kısıtlı zamanda doğru soruları sorarak doğru cevapları almak noktasında avantajlı bir konuma gelebilir. Öğrencinin bu avantajı yakalayabilmesi için literatürü tarayarak bilgi eksikliği olan konuları öğrenmesi gerekmektedir. Bunu yapmak için de doğru kaynaklara ulaşmak önemlidir.

Sosyal bilimlerde araştırma teknikleri konusunda lisans eğitimi düzeyinde dersler vermiş olmamla birlikte eğitim araştırmalarında yetersiz olduğumu hissederek kaynak araştırmaya başladım. Son aylarda incelediğimi bir kaynaktan çok yararlandım. Bu yazımda sizlere eğitim araştırmaları konusunda okuyup yararlandığım John W. Creswell tarafından yazılmış olan Eğitim Araştırmaları kitabını sıcağı sıcağına tanıtmak istiyorum. EDAM yayınları tarafından çok geniş bir akademik kadro desteği ile tercüme edilip yayına hazırlanmış olan bu kitap 852 sahifeden ve 3 kısım ile 17 bölümden oluşuyor. Kitabın başarılı bir tercüme çalışması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kitabı incelediğinizde ilk olarak sistematik olarak son derece düzenli olması dikkati çekiyor. Kitabın her bölümünde aynı sistematik sıra takip ediliyor ve kitap bu sıralamaya göre işleniyor. Bu sistematiği şöyle özetleyebiliriz:

  1. Güçlü bir konu başlığı seçilmiş olması,
  2. Konunun ana başlıklarının alt başlıklar halinde verilmesi,
  3. Bölümdeki anahtar düşüncelerin verilmesi,
  4. Araştırmadan yararlananlar için faydalı bilgiler sunması,
  5. Kavramların değerlendirilmesi ve araştırmanın değerlendirilmesi,
  6. Konuya göre değişen çalışma örneklerinin paragrafların yanındaki boşlukta paragrafın metodolojik olarak tanımlanması yapılıyor.

Bu sıralama bütün bölümlerde ritmik olarak tekrar ediyor ve konuyu anlamanıza yardımcı oluyor. Konular işlenirken işlenen başlık metin içinde renkli (dijital baskıda) ya da koyu renkle verilerek kısaca yeniden tanımlanıyor. Böylece kitaptaki tanımları takip etmek son derece kolaylaşıyor. Bölüm sonlarında anlatılan konu ile ilgili bir araştırma örneği vermiş olması ise öğrendiğiniz teorik bilgileri pekiştirmeniz için kolaylık sağlıyor.

Kitabın I. Kısmını oluşturan Eğitim Araştırmalarına Girişin 1. Bölümünde nitel ve nicel yaklaşımları kullanarak araştırma yürütme süreci anlatılıyor. Konunun kolay anlaşılması için, araştırma sürecinin 6 adımı, 6 adımda nitel ve nicel araştırmaların özellikleri, araştırma yürütmede önem taşıyan etik meseleler maddeler halinde ve anlaşılır bir şekilde anlatılıyor. Bu sistematik anlatım tarzı her bölümde konuya göre özelleştirilerek yapılıyor.

II. Kısımda araştırma sürecinin adımları ela alınıyor. 2. Bölümde araştırma probleminin tanımlanması başlığı yer alıyor. Bu başlıkta problemin tanımlanmasında nitel ve nicel çalışmalarda karşımıza çıkan farklılıklar örneklerle ele alınıyor. “Problem İfadesi” bölümünün yazılması için stratejiler veriliyor.

3. Bölümde literatür taramasının önemi ve literatür taramasında izlenecek 5 adım ele alınıyor. Literatür taraması yapılırken zaman kaybetmemek ve literatür taraması için anahtar kavramları belirlemek, literatür özeti çıkarmak konuları anlaşılır bir şekilde açıklanıyor.

4. Bölümde amaç ve araştırma soruları veya hipotezleri belirleme konusu ele alınıyor. Nicel ve nitel araştırmalara ayrı ayrı olmak üzere amaç ifadesi, araştırma soruları, hipotezler, araştırma hedefleri açıklanıyor. Nicel araştırma ile nitel araştırma arasında hipotez ve olguları belirleme konusunda yaptığı ayrım araştırmacıya ciddi bir farkındalık kazandırıyor. Nitel araştırmaların bir süreç araştırması olduğundan hareketle araştırma sorularının ve olguların belirlenmesinin önemine dikkat çekiliyor. Nitel araştırma soruları ve nitel amaç ifadelerinin belirlenmesinin altını çiziyor.

5. Bölümde nicel veri toplama teknikleri ele alınıyor. Veri toplamaya ne zaman ve nereden başlanacağı ve hangi etik ilkelere dikkat edileceği ve hangi izinlerin alınacağı konusu işleniyor. Bu konu nicel çalışmalarda son derece önemli olan bir konu olmakla birlikte nicel ve nitel veri toplama yöntemi arasındaki farklılıklara ve benzerliklere de dikkat çekiliyor.

6. Bölümde nicel verileri analiz etme teknikleri ele alınıyor. Verilerin hazırlanması, analiz edilmesi ve raporlanması detaylı bir şekilde açıklanıyor. Bu bölüm araştırmacıların hangi programları nasıl ve ne zaman kullanacakları konusunda aydınlatıcı bilgi veriyor.

7. Bölümde nitel veri toplama konusu açklanıyor. Nitel verilerin ne zaman ve nerelerde toplanacağı 5 adımda anlatılıyor. Nitel veri toplarken takip edilecek prosedür ile alınacak izinler ve dikkat edilmesi gereken etik konular açıklanıyor.

8. Bölümde nitel verilerin analiz edilmesi konusu işleniyor. Verilerin hazırlanması ve analiz edilmesi, kodların ve frekansların belirlenmesi, ana temaların oluşturulması basamakları anlaşılır bir şekilde izah ediliyor. Verilerin yorumlanması ve rapor haline getirilmesi örnek çalışmalarla sunuluyor.

9. Bölümde araştırmanın raporlanması ve değerlendirilmesi konusu işleniyor. Araştırmacılar için rapor yazımına başlamak bazen aşılmayacak bir dağ gibi gelebilir. Bu aşılmaz zannedilen engelleri aşmak için raporlamanın teknik detaylarını bilmek gerekir. Bu bölümde yazım teknikleri, etik konular ile raporun kalitesinin artırılmasına yönelik tavsiyelerde bulunuluyor.

III. Kısımda araştırma desenleri ele alınıyor. Bu kısımdaki 10. Bölümde deneysel desenler ele alınıyor. Deneysel desenlerde değişkenler konusunda özellikle dikkat çekiliyor. Bağımlı ve bağımsız değişken ayrımının iyi yapılmasının çalışmanın kalitesine yaptığı etki ortaya konuluyor. Deneysel desen çeşitleri ile deneysel desenlerde karşılaşılan etik sorunlar ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.

11. Bölümde korelasyon desenler konusu işleniyor. Korelasyon desen türlerinin neler olduğu açıklandıktan sonra korelasyon desen türlerinin temel özelliklerine yer veriliyor. Çok değişkenli analizler ve ilişkisel analizlerde karşılaşılan etik meselelere değiniliyor. İncelenebilecek ek kaynaklara yer verilerek konu sona eriyor.

12. Bölümde tarama araştırma desenleri üzerinde duruluyor. Tarama deseni nedir? Ne zaman geliştirilmiştir ve ne zaman kullanılır konuları açıklanıyor. Tarama desen türleri ve çalışmanın genel özelliklerine yer veriliyor. Anketlerin özelliklerine detaylı olarak değinilerek postalanan anketlerde karşılaşılan sıkıntılara çözüm önerileri sunuluyor. Tarama araştırmasının uygulanmasındaki adımlar ile ortaya çıkabilecek etik sorunlar hakkında bilgi veriliyor.

13. Bölüm gömülü teori desenine ayrılmış. Son zamanlarda eğitim araştırmalarında sıkça başvurulduğunu gördüğümüz bu araştırma deseni yeni bir teori ve yaklaşım geliştirmek için oldukça yararlı bir yaklaşım olarak detaylı biçimde işleniyor. Gömülü desen türlerinin özellikleri ve uygulama adımları açıklanıyor. Ortaya çıkabilecek etik sorunlar hakkında bilgiler veriliyor.

14. Bölümde etnografik desenler konusu ele alınıyor. Kültürel temalar ele alınarak ne zaman etnografik çalışmaları yürütülebileceği, bu desenin temel özellikleri ve uygulama adımları ile etik konulara yer veriliyor.

15. Bölümde, anlatı araştırma desenleri üzerinde duruluyor. Bireysel tecrübelerin öneminden bahisle anlatı ve öykü çalışmalarının bir ya da iki kişi ile detaylı olarak yapılabileceğine dikkat çekilerek yürütülen nitel görüşme süreci, not alma, ses kaydı, kod, frekans ve temaların oluşturulması, öykünün yeniden yazımı ve son raporun yazımına kadar anlatı deseni ayrıntılı bir şekilde işleniyor. Etik konulara her bölümde olduğu gibi burada da değiniliyor.

16. Bölümde karma yöntem desenleri üzerinde duruluyor. Nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin birlikte nasıl kullanılacağına dair farklı yaklaşımlar izah ediliyor. Nicel ve nitel araştırmaların başlama sıraları ile yapılan çalışmaların uyumlu bir şekilde sunulması ve kusursuz bir raporun nasıl yazılacağı üzerinde duruluyor. Karma desene ne zaman ihtiyaç duyacağı ve yapılan akademik çalışmayı nasıl daha etkili hale getireceğine yer veriliyor.

17. Bölümde eylem araştırması desenlerine yer veriliyor. Özellikle eğitim araştırmalarında süregelen ve çözülemeyen sorunların çözümünde kullanılabileceği tavsiye ediliyor. Paydaşların katılımı ile eğitim faaliyetleri devam ederken sınıfta ve okulda güncel eğitim sorunlarına çözüm bulunması ve bu çözümlerin sıcağı sıcağına uygulayıcılara rapor edilmesi yönüyle oldukça güncel ve yararlı bir desen olduğu izlenimini veriyor.

Bu kitabın eğitim alanında lisansüstü araştırma yapanlar için oldukça yararlı bir çalışma olduğu kanaatindeyim. Tamamını bir iki ay zarfında not alarak okuduğum ve çok istifade ettiğim bir çalışma olduğunu belirtmek isterim. Sayfa sayısının fazla olması okuyucuyu ilk bakışta ürkütse de içine girdiğinizde sizi sürüklüyor ve kısa zamanda bitiriveriyorsunuz. Baskılı hali (hardcopy) öğrenciler için ekonomik olmadığı taktirde e- kitap olarak (Google Play) daha ekonomik bir şekilde okuma fırsatını yakalamanız mümkün oluyor.

Bütün araştırmacılara yararlı olmasını ve güzel çalışmalar yapmalarına vesile olması dileklerimle başarılar dilerim.

20. Milli Eğitim Şurasının Gündemi Ne Olmalıdır? (1)

Dr. Nadir Çomak

Birinci Maarif Kongresi 1921 yılında ve istiklal savaşının en kritik günlerinde öğretmenlerin bir araya gelmesi ile kurulan ve 1926 yılına kadar görev yapan Heyet-i İlmiye tarafından çok zor şartlarda toplanmıştır. Yeni kurulacak cumhuriyetin eğitim politikalarının belirlendiği bu kongreye katılan ve henüz Atatürk soyadını almayan Mustafa Kemal kongrenin açılış konuşmasını bizzat yapmıştır.

20. Millî Eğitim Şûrasının Gündemi Ne Olmalıdır? (1)

Giriş

Millî Eğitim Şûralarının Analizi

Birinci Maarif Kongresi 1921 yılında ve istiklal savaşının en kritik günlerinde öğretmenlerin bir araya gelmesi ile kurulan ve 1926 yılına kadar görev yapan Heyet-i İlmiye tarafından çok zor şartlarda toplanmıştır. Yeni kurulacak cumhuriyetin eğitim politikalarının belirlendiği bu kongreye katılan ve henüz Atatürk soyadını almayan Mustafa Kemal kongrenin açılış konuşmasını bizzat yapmıştır.

1. Millî Eğitim Şûrası 17-29 Temmuz 1939 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in başkanlığında toplanmıştır. Şurada çeşitli eğitim kademesindeki okullar arasındaki koordinasyonun sağlanması ve müfredat programları üzerinde derin bir analiz yapılmıştır. Bu şurada yüksek yüksek okul ve fakülteler Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Bu şurada alınan kararla devlet okullarında tek tip devlet kitabı uygulamasına geçilme kararı alınmıştır.

2. Milli Eğitim şurası 15-21 Şubat 1943 tarihinde toplanmıştır. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel başkanlığında toplanan şurada ahlak eğitimi, ana dil eğitimi ve tarih eğitimi ana gündem olarak ele alınmıştır. Şurada ilk ve ortaokullarda okutulan ders kitaplarının çocukların seviyesine uygun olmadığına özellikle dikkat çekilmiştir. Anadil ve tarih öğretimi konusunda tavsiyelerde bulunularak ahlaklı nesillerin yetiştirilmesi için çareler aranmıştır.

3. Millî Eğitim Şûrası 2-10 Aralık 1946 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer başkanlığında ağırlıklı olarak mesleki ve teknik eğitimi görüşmek üzere 6 maddelik bir gündemle toplanmış ve gündem maddelerine uygun kararlar alınmıştır.

4. Milli Eğitim şurası 23-31 Ağustos 1949 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Dr. Tahsin Banguoğlu başkanlığında toplanmıştır. Öğretmenlerin ülkenin kuruluşunda ön saflarda dövüştükleri gibi demokrasinin hak ettiği yere gelmesi için de en ön savlarda dövüşeceklerine vurgu yapılmıştır. Bu şurada köy enstitüleri ile öğretmen okullarının birleştirilmesi yönünde karar alınmıştır.

5. Milli Eğitim şurası 04-14 Şubat 1953 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri başkanlığında toplanmıştır. Bu şurada okul öncesi eğitim ve ilköğretime özel bir önem verilmiştir. Bu şurada özel eğitim konusunun ele alınması bir yenilik olarak dikkati çekmektedir.

6. Milli Eğitim şurası 18-23 Mart 1957 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ahmet Özel başkanlığında toplanmıştır. Bu şura mesleki eğitim ve halk eğitimi gündemiyle toplanmış ve bu yönde tavsiye kararları almıştır.

7. Milli Eğitim şurası 5-15 Şubat 1962 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Hilmi İncesulu başkanlığında toplanmıştır. Altı farklı komisyon oluşturulmuş ve geniş katılımlı bir akademisyen ve eğitim kadrosu tarafından çok geniş kapsamlı bir rapor hazırlanmıştır. Temel eğitimden mesleki eğitime, öğretmen yetiştiren kurumlardan dış ilişkilere ve savunma amaçlı olarak kurulan vakıflara kadar çok farklı konular derinlemesine ele alınmıştır. Şura raporunun incelenmesinden askeri bir disiplin izlenimi alınmaktadır. Bu şuraya kadar yapılan şuralardaki raporların en kapsamlısının bu rapor olduğunu ve çok önemli kararlar alındığını söyleyebiliriz. Bu şurada düşülen şerhlere ayrıca yer verilmiş, ayrı bir anket komisyonu görev yapmış ve 142 farklı konuda önerge hazırlanarak şura başkanlığına sunulmuştur. Oldukça üretken bir şura olduğunu söyleyebiliriz.

8. Milli Eğitim şurası 28 Eylül-3 Ekim 1970 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Orhan Oğuz başkanlığında toplanmıştır. 8. Milli Eğitim şurasında milli bünyemize uygun bir eğitim sistemi kurulması konusuna önem verilmiştir. Ayrıca ezberci eğitime karşı öğrenmeyi öğrenmek ve bilimsel düşünceye ayrıca dikkat çekilmiştir. Ders kitaplarının verimliliği konusuna ayrı bir yer verilmiştir. Eğitim kademeleri tekrar ele alınarak ders geçme ve not sistemi ile dikey geçiş sistemine yönelik önemli tavsiyelerde bulunulmuştur.

9. Milli Eğitim şurası 24 Haziran-4 Temmuz 1974 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ başkanlığında toplanmıştır. Eğitim kalitesinin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır. Ders programlarına ve müfredat geliştirmeye yönelik tavsiyelerde bulunulmuştur. Mesleki eğitimin önemine dikkat çekilmiştir.

10. Milli Eğitim şurası 23-26 Haziran 1981 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam başkanlığında toplanmıştır. Bu şura ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve kültürel şartlar dikkate alınarak “Türk milli eğitimini yüceltecek yeni bir sistem inşa etmek” vurgusuyla toplanmıştır. Şurada okul öncesi eğitimin önemine bugüne kadar yapılan şuralarda olmadığı kadar vurgu yapılması dikkat çekicidir. Bu durum yaşanan sosyal sıkıntılara karşı kökten ve temelden bir çözüm bulunması isteğinin bir yansıması olarak kabul edilebilir. Bu da yaşanılan askeri darbenin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

11. Milli Eğitim şurası 8-11 Haziran 1982 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam tarafından 1 yıl aradan sonra tekrar toplanmıştır. Bu yönüyle cumhuriyet tarihinde frekansı en yakın olan şura olmuştur. Şuranın ana gündemi Atatürk ilke ve inkılaplarına göre öğretmen yetiştirmek ve öğretmenlerin özlük haklarını iyileştirmek olarak özetlenebilir. Bu durum da darbe sonrası dönemde ülkeyi istenilen şekilde düzeltmek için çare arandığının bir göstergesi olarak okunabilir.

12. Milli Eğitim şurası 18-22 Haziran 1988 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel başkanlığında toplanmıştır. Şurada temel eğitim, öğretmen yetiştirme sistemi, eğitim finansmanı, yeni teknolojiler, Türkçe ve yabancı dil eğitimi ele alınmıştır. 8. Yıllık mecburi eğitim kararı bu şurada alınmıştır. Oldukça kapsamlı kararlar alınmıştır.

13. Milli Eğitim şurası 15-19 Ocak 1990 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Avni Akyol başkanlığında toplanmıştır. Bilgi toplumuna vurgu yapılan şurada örgün ve yaygın eğitimi güçlendirerek gençlere eğitimde fırsat eşitliği sağlama ve çağın teknolojik gelişmelerini yakalamak için adımlar atılması ana gündemiyle toplanmıştır. Şura kararlarında yaygın eğitimin güçlendirilmesine özellikle vurgu yapılmıştır. Şuraya devlet başkanı düzeyinde katılım olması konuya atfedilen önemin işareti olarak yorumlanabilir.

14. Millî Eğitim Şûrası 27-29 Eylül 1993 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Nahit Menteşe başkanlığında toplanmıştır. Toplumun sosyal gelişmesinin ve ekonomik kalkınmasının hızlanması için bilgi ve teknoloji toplumunu yakalamak için okul öncesi eğitimden yüksek öğretime kadar yoğun bir gündemle toplanmıştır. Bu şurada milli eğitim akademisinin işlerlik kazanmasına, teftiş ve denetim sisteminin güçlendirilmesine, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmasına ve özellikle okul öncesi eğitimin güçlendirilmesine ve okul öncesi ders araç ve gereçleri hazırlayanlara vergi kolaylığı ve kredi desteği verilmesi yönünde tavsiye kararları alınmıştır.

15. Milli Eğitim şurası 13-17 Mayıs 1996 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Turhan Tayan başkanlığında toplanmıştır. 15. Millî Eğitim Şûrası, millî eğitim sistemimizi 2000’li yılların toplumsal, bilimsel ve teknolojik gelişmelerine uygun olarak yapılandırmak, geleceğimizin teminatı çocuk ve gençlerimiz başta olmak üzere, tüm toplumumuzu çağın gereklerine göre yetiştirmek amacıyla düzenlenmiştir. “2000’li yıllarda Türk Milli Eğitim Sistemini” başlığı altında gündem maddeleri toplanmıştır. Ayrıca Şûra hazırlıklarını destekleme amacıyla iç ve dış kaynaklı 38 projeyle 12 bilimsel araştırma gerçekleştirilmiş, ulusal ve uluslararası toplantılar düzenlenmiştir. Bu yönüyle bu şuranın hazırlık çalışmalarının oldukça kapsamlı olduğunu görüyoruz. İlköğretimin yeniden yapılanmasından, ortaöğretimin ve mesleki eğitimin yapılandırılmasına, öğretmen eğitiminden eğitimin finansman konusuna kadar çok kapsamlı kararlar alınmıştır.

16. Milli Eğitim şurası 22-26 Şubat 1999 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu başkanlığında toplanmıştır. Başkanlık divanında Bener Cordan ve Cevat Alkan bulunmuştur. Şura mesleki eğitim ana teması ile toplanmıştır. Mesleki eğitimin geliştirilmesine yönelik olarak önemli kararlar alınmıştır.

17. Millî Eğitim Şûrası 13-17 Kasım 2006 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik başkanlığında toplanmıştır. Şurada özel eğitim, okul öncesi eğitim, e- öğrenmenin yaygınlaştırılması ve özendirilmesine atıf yapılmıştır, Avrupa Birliği ile uyum sürecine ve sosyal medyanın çocuklar üzerindeki zararlı etkilerine vurgu yapılmıştır. OKS sınavının kaldırılmasına ve eğitimde yeteneklere göre kademeli geçiş sisteminin desteklenmesi gerektiğine atıf yapılmıştır. Yaşam boyu öğrenme yaygın eğitimin güçlendirilmesi konusuna özel bir önem verilmiştir. Eğitimde hareketlilik ve yabancı öğrenciler konusu ele alınmıştır. Şurada eğitimin niteliğinin artırılması konusuna dikkat çekilmiştir. Şurada yapılan önemli ve dikkat çekici bir tavsiye de şöyledir; “Gençlerimizi, emek ve başarı olmadan şöhret olma ve para kazanmayı teşvik eden programlar ile şiddet ve cinsel içerikli programların da televizyonlarda yayınlanmaması konusunda kamuoyu oluşturularak, bu tür programların denetimlerinde daha hassas davranılmalıdır.” Bu tavsiyenin nasıl uygulandığı ve sonuçlarının izlenip izlenmediği bir soru işareti olarak kalmıştır.

18. Millî Eğitim Şûrası 1-5 Kasım 2010 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu (Baş) başkanlığında “öğretmen yetiştirilmesi, istihdamı ve niteliğinin geliştirilmesi” ana gündemiyle toplanmıştır. İlköğretim ve ortaöğretimin güçlendirilmesine, Pedagojik danışmanlık ve rehberlik sisteminin güçlendirilmesine, mesleki eğitimin güçlendirilmesine vurgu yapılmıştır. Bu şurada sunulan ve dikkati çeken bir diğer bir öneri, ideal öğretmenler yetiştirmek için bir Öğretmen ya da Eğitim Üniverisitesi kurulması teklifinin yapılmış olmasıdır.

19. Millî Eğitim Şûrası 2-6 Aralık 2014 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı başkanlığında toplanmıştır. Şurada, eğitim kademlerindeki ders programlarının hazırlanmasına, öğretmen niteliğinin artırılmasına, eğitim yöneticilerinin niteliğinin artırılmasına ve yönetici atama kriterlerinin düzenlenmesine yönelik tavsiyelerde bulunulmuştur. Bu şura kararları ve gündemi bir önceki şura kararları ile oldukça benzerlik göstermektedir. Diğer şuralarda olmayan bir gündem ise okul güvenliği konusu olarak dikkat çekmektedir. Bu şurada daha ziyade milli eğitim bürokrasisi içindeki birikmiş sorunlara çözüm arandığı ve bürokratların etkisinde bir şura olduğu izlenimini vermektedir.

20. Millî Eğitim Şûrasının Gündemi Ne Olmalıdır? (2)

20. Millî Eğitim Şûrası 1-3 Aralık 2021 tarihinde Ankara’da “Eğitimde Fırsat Eşitliği” ana gündemiyle toplanacaktır. Şuranın hazırlık çalışması olarak kamuoyuna yansıyan yönüyle http://sura.meb.gov.tr/gorus/ adresinden şu açıklama yapılmıştır: Bu tarihî süreçte siz değerli eğitim paydaşlarının gündem konuları hakkındaki düşünceleri eğitim ve öğretimle ilgili politika kararlarının belirlenmesinde Bakanlığımıza yol gösterici olacaktır. Gündem konularıyla ilgili tespit, öneri, talep ve görüşlerinizi 10 Ekim 2021 tarihine kadar aşağıda yer alan formdan gönderebilirsiniz.

20. Millî Eğitim Şûrasının Gündemi Ne Olmalıdır? (2)

Bugüne kadar toplanan Milli Eğitim Şuralarının belirli bir zaman aralığında toplanmadığı görülmektedir. 20 şuranın ortalama toplanma aralığı 5 yıla tekabül etmektedir. Askeri darbelerden sonra şuraların daha sık toplandıkları ve daha ciddi kararlar aldıkları dikkati çekmektedir. Sivil yönetimler döneminde şuraların toplanmasının kısmen ihmal edildiği anlaşılıyor. Örneğin 19. Millî Eğitim Şûrası 2014 yılında toplanmış, 20. Şura 2021 yılında toplanacaktır. Dünyada bu kadar teknolojik gelişmeler olurken bu gecikme çağı yakalama noktasından bir ihmal olarak değerlendirilebilir. Şuraların toplanma periyotları standart bir zaman aralığına bağlanmalıdır. Şimdiye kadar yapılan şuralarda en sık tekrarlanan toplanma aralığı 3 ile 4 yıl olarak dikkat çekmektedir. Buradan hareketle Milli Eğitim Şuraları 3 yılda bir toplanabilir yönünde bir karar alınabilir.

Milli Eğitim Şuralarının gündemleri ve toplantıda alından kararlar incelendiğinde hazırlık çalışması güçlü olan şuralarda daha verimli kararlar alındığı görülmektedir. Şuranın toplanmasını sağlayan motivasyon kaynağı da şura gündeminin ve alınan kararları etkilemektedir. Özellikle son 7 yıldan beri Türkiye devasa boyutta sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlarla boğuşurken eğitim yönüyle sorunlara çözüm bulmak amacıyla yapılan şuranın gecikmeli olarak toplanması ciddi bir ihmal olarak yorumlanabilir.

Türkiye gibi merkezi yönetimlerin hâkim olduğu ve eğitimin tek bir merkezden yönetildiği ülkelerde milli eğitim şuralarına atfedilen önem de artmaktadır. Milli eğitim şuralarının bugüne kadarki gündemleri ve alınan kararlar incelendiğinde aşağıdaki sonuçlar çıkarılabilir:

  1. Şuralar ülkenin bekasını ilgilendiren hayati konular esas gündem yapılarak toplanmıştır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim politikalarının belirlendiği 1. Millî Eğitim Şûrası buna örnek verilebilir.
  2. Eğitim adına yapılan büyük atılımlar ve köklü değişimler milli eğitim şuralarında alınan kararlar sonucunda yapılmıştır, örneğin Hasan Ali Yücel döneminde alından kararlar buna örnek olarak verilebilir.
  3. Milli eğitim şuraları yapılan askeri darbelerden sonra ülkenin eğitim yapısının şekillendirmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Askeri darbelerden sonra toplanan şuralarda önemli yapısal kararlar alınarak uygulamaya konulmuştur. Bu durum şuraların güçlü bir motivasyon kaynağı olduğu zaman daha güçlü kararlar aldığı şeklinde yorumlanabilir.
  4. Anarşi, kaos ve toplumsal çalkantıların olduğu dönemlerde milli eğitim şuralarının toplanması ihmal edilmiştir. 1974-1981döneminde 7 yıl şura yapılamamıştır. Aynı şekilde 1999-2006 döneminde de şura 7 yıl toplanamamıştır.
  5. Şura gündemleri ve şuralarda alınan kararların çoğunlukla birbirinin tekrarı mahiyetinde olduğu görülmektedir. Bu durum şura gündemlerinin ciddi bir hazırlık süreci sonucunda yapılması gerektiğine işaret edebilir.
  6. Milli Eğitim Şuralarında alınan kararların ne kadarının uygulandığına dair bir takip mekanizması bulunmamaktadır. Bu durum kaynak ve zaman israfına neden olmaktadır. Bu amaçla şura kararlarını izleme ve takip birimlerinin oluşturulması önem arz etmektedir.

20. Milli Eğitim Şurasının ana teması “Eğitimde Fırsat Eşitliği” olarak belirlenmiştir. Acaba bu ana gündem isabetli seçilmiş midir? Bu konunun kamuoyu nezdinde tartışmaya açılmasında yarar vardır. Özellikle eğitim paydaşları yapılacak olan bu şuranın ana gündem maddelerinin neler olması konusunda fikir beyan etmeliydi. Bu süreç veli ve öğretmen görüşlerinin toplandığı okul müdürlüklerinin hazırlayacağı raporlardan, ilçe milli eğitim müdürlükleri ve il milli eğitim müdürlükleri tarafından hazırlanacak raporlardan ve Sivil Toplum Kuruluşları tarafından hazırlanacak olan kapsamlı ve geniş katılımlı raporlarla şekillendirilebilirdi. Böylece ana gündem oluşturma süreci ülkenin gerçek gündemini yansıtmış olurdu. Bu öneri gelecek şuralar için uygulanabilir.

20. Milli Eğitim Şurasında aşağıdaki güncel sorunlar gündeme alınarak uzmanlar tarafından tartışılabilir ve çözüme yönelik kararlar alınabilir. Bu konudaki gündem teklifleri aşağıda sunulmuştur:

  1. Okul öncesi eğitim güçlendirilmeli ve çağın ihtiyaçlarına göre yetenek yönelimi ve uygulama esaslı olarak yeniden yapılandırılmalıdır.
  2. İlköğretim sistemi hayatın gerçek uygulamalarını öğretecek biçimde yeniden yapılandırılmalıdır. Çocuklara dil, tarih, coğrafya ve milli ahlak bilinci kazandırmak için yerli eğitim modelleri aranmalıdır.
  3. Ortaokul döneminde sınav sisteminin oluşturduğu kargaşa oradan kaldırılmalı ve yetenek yönelim sistemi ile gerçekçi ve bilimsel bir kademeli geçiş sisteminin uygulanmasına geçilmelidir.
  4. Lise öğretiminde yetenek keşfi ve mesleki yönlendirme yapılarak gençlerin hayata bir an önce başlaması için çözümler aranmalıdır.
  5. Gençlerin dünyayı ve kendi yaşadığı ülkeyi nasıl algıladığı konusu üzerinde önemle durularak dünya ile entegre olabilecek bir milli duruş sergileyecek gençlerin nasıl yetiştirileceği konusu üzerinde çözümler aranmalıdır.
  6. Mesleki eğitim güçlendirilmelidir. Bu amaçla gençlerin sanayi ve okul iş birliği ile yaparak ve yaşayarak yetişmesinin yolları aranmalıdır. Meslek liseli gençlerin neden kendi alanındaki bölümleri tercih etmediği üzerinde önemle durulmalıdır.
  7. Sürdürülebilir kalkınma için eğitim ve sürdürülebilir çevre için eğitim temaları 20. Milli Eğitim Şurasında mutlaka ana gündem olarak tartışılmalıdır. İklim değişimi, küresel ısınma, iklim krizi, çevre kirliliği, gıda ve temiz su güvenliği, orman yangınlarının önlenmesi, atık yönetimi gibi konular şurada komisyon çalışmaları şeklinde mutlaka ele alınmalıdır. Haddizatında bu konu 20. Milli Eğitim Şurasının ana gündemini teşkil etmesi gereken en temel sorunlardan en başta gelenidir.
  8. Hijyen ve sağlık, öz bakım, empati ve çevreye ve canlılara saygı konusu bu şurada önemli bir gündem olarak yerini almalıdır.
  9. E-öğrenme ve internet teknolojileri konusu dikkatle ele alınarak çocukların ve gençlerin doğa ve teknoloji dostu olarak nasıl yetiştirileceği yönünden çözümler aranmalıdır.
  10. Ders kitapları konusu yeniden ele alınmalıdır. Bu konuda şu sorulara cevap aranmalıdır:
    1. Kâğıt baskılı ders kitapları ne kadar gereklidir?
    1. E-kitap dönemine geçmenin zamanı gelmedi mi?
    1. Devlet kitap hazırlama işinde kalmalı mı?
    1. Kitaplar ABD ve İngiltere’de olduğu gibi özel yayınevleri tarafından hazırlanıp piyasaya sunulamaz mı?
  11. Vandalizm ve şiddetin önüne nasıl geçilebilir?
    1. Kadın cinayetlerini önlemek için eğitimin katkısı ne olmalıdır?
    1. Trafik terörünü önlemek için eğitimin rolü ne olmalıdır?
  12. Aile kurumunun yaşatılmasında eğitimin katkısı ne olmalıdır?
    1. Ailenin önemi eğitimde nasıl anlatılabilir?
    1. Evlilik oranları nasıl artırılabilir?
    1. Boşanma oranları nasıl azaltılabilir?
    1. Aile içi şiddet nasıl önlenebilir?
  13. Üretim ve istihdamın artırılmasında eğitimin katkısı ne olmalıdır?
    1. Girişimcilik eğitimleri girişimci gençler yetiştiriyor mu?
    1. İnnovasyon ve teknolojik gelişmelere uygun bir gençlik yetiştirtebiliyor muyuz?
  14. Öğretmen motivasyonu nasıl artırılabilir?
    1. Öğretmenlerin toplumsal liderlik rolü nasıl güçlendirilebilir?
    1. Öğretmenlerin saygınlığı nasıl artırılabilir?
  15. Eğitimin finansmanı nasıl güçlendirilebilir?
    1. Eğitim faaliyetlerinde yerel yönetimlerin rolü nasıl artırılabilir?
    1. Eğitim kurumları nasıl üretim yapan fabrikalara dönüştürülebilir?
    1. Bilimsel buluş ve patentlerin sayısı nasıl artırılabilir?
    1. Gençler icat ve keşiflere nasıl özendirilebilir?
  16. Önümüzde duran yaşlılık sorununa çözüm konusunda eğitim alanında neler yapılabilir?
  17. Gıda güvenliği ve sağlıklı beslenme konusunda eğitime dair nasıl çözümler üretilebilir?
  18. Birlikte yaşama kültürü ve toplumsal huzur nasıl artırılabilir?
    1. Bilimsel düşünce nasıl yaygınlaştırılabilir?
    1. Siyasallaşma ve kutuplaşma eğitimle nasıl önlenebilir?
  19. Olumlu, yapıcı, motive edici, cesaret verici bir dil nasıl geliştirilebilir?
    1. Medyada yapıcı dil geliştirmede eğitimin katkısı ne olabilir?
    1. Siyasette yapıcı dil geliştirmede eğitimin katkısı ne olabilir?
  20. Milli ve küresel ölçekte medeniyet değerlerimizden kopmadan stratejik ve jeopolitik bir mensubiyet anlayışını geliştirmede eğitimin rolü ne olmalıdır?
    1. Milli tarih algısı nasıl güçlendirilebilir?
    1. Milli coğrafya algısı nasıl güçlendirilebilir?
    1. Yerli teknolojiler nasıl geliştirilebilir?
    1. Tarihinden ilham alan gençler nasıl yetiştirilebilir?
    1. Bu coğrafyada var olabilmek için eğitim gerçekten işlev görüyor mu?

Nobel Ödülü Almak İçin Değil İnsanlık İçin Çalışın

Dr. Nadir Çomak

Nobel Ödülü Almak İçin Değil İnsanlık İçin Çalışın

Bugün TEKNOFEST 2021 kapsamında genç mucitlerin harika projeler yapmalarının temelinde geçmişte yapılan Bu Benim Eserim Proje Geliştirmeyi Teşvik Yarışmaları gibi çalışmaların önemli katkısı olmuştur. Nobel ödülü kazanmış Türk bilim insanı Aziz Sancar TEKNOFEST 2021’de minik mucitlere yaptığı konuşmada “Nobel ödülü için değil insanlığa hizmet etmek için çalışın” derken ülkemizde bilimin gelişmesine çok önemli bir katkı yapabilecek bir motivasyon unsuruna dikkati çekmiştir. Aslında önemli olan ödül almak için çalışmak değil yapılan bilimsel bir çalışmayı ödül olarak görüp o çalışmanın içinde kaybolmaktır. İşte Sancar bu önemli noktaya dikkat çekmiştir.

Bu sözü her insan söyleyebilir fakat onu Nobel ödülü kazanmış bir Türk bilim insanından duymak daha da anlam kazanıyor. Bu ifade tam da Nobel ödülünün verilme amacını ifade ediyor. “Nobel ödülü, 27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 tarihinde Stockholm’de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan derneğin verdiği, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan prestijli bir ödüldür. İlk Nobel ödülleri 1901 tarihinde verilmeye başlanmıştır.[1]” Bugüne kadar Nobel ödülü kazanan birçok bilim insanı farklı gerekçelerle de olsa bu ödülü almayı reddetmiştir. “Dört Nobel ödülü sahibine, Nobel ödülünü alması amacıyla kendi hükumetleri tarafından izin verilmedi. Almanya Adolf Hitler hükumeti, Richard Kuhn (kimya, 1938), Adolf Butenandt (kimya, 1939) ve Gerhard Domagk (Fizyololji veya Tıp, 1939)’ın ödüllerini almasına izin vermedi. Sovyetler Birliği’nin baskısı doğrultusunda Boris Pasternak (edebiyat, 1958) ödülü reddetti. Ayrıca Nobel ödülü almaya hak kazanan Jean-Paul Sartre (edebiyat, 1964) ve Lê Ğức Thọ (Barış, 1973) ödüllerini almayı reddettiler. Bunlardan Sartre hayatı boyunca tüm resmi ödülleri reddetmiştir. Lê Ğức Thọ ise o yıllarda Vietnam’ın içinde bulunduğu durum nedeniyle ödülü almamıştır.[2]

Aziz Sancar 2021 Teknofest yarışmasında yaptığı konuşmada gençlere şu tavsiyede bulundu; “Nobel ödülünü kazanmak için değil insanlık için çalışın.” Bu sözde şöyle bir anlam gizli, yaptığınız bilimsel çalışmayı bir ödül kazanmak için yapmamak gerekir. Yapılan çalışma insanlık için gerçekten değerli ise zaten ödüllendirilir. Bu ödül bir Nobel ödülü de olabilir bir devlet nişanı da olabilir. Fakat hepsinden önemlisi insanlık tarihinde müstesna bir yer almaktır. Nitekim bilim tarihini incelediğimizde birçok bilim insanının hiçbir ödül kazanmadan bu dünyadan göçüp gittiğini görmemiz gerçek ödülün yapılan çalışmanın verdiği doyumsuz lezzetin içinde olduğunu göstermektedir.

Öldükten sonra yaptığı icatlarla ün kazanan fakat hayatında büyük sıkıntılar çeken bilim insanlarının sayısı az değildir. 965-1038/40 yılları arasında yaşayan Müslüman bilim insanı İbn-i Heysem batılılar tarafından Alhazen ismiyle bilinmektedir. Yazdığı Optik kitabı (Kitab-el Manazir) latince baskılar sayesinde günümüze kadar gelmiştir. İbn-i Heysem ışığın nesnelerden yansıyarak göze geldiğini ve görmenin beyinde gerçekleştiğini açıklayan ilk bilim insanı unvanını aldı. Ölümünden sonra bugüne kadar başta mikroskop olmak üzere optik konusundaki bütün bilimsel gelişmelerin temelini atmıştır. Bu çalışmaları sonucunda haklı olarak “modern optiğin babası” olarak anılmaktadır. İnsanlık için yaptığı bu kıymetli katkıların sonuçlarını ve maddi kazançlarını muhtemelen dünyada alamadan vefat etmiştir.

Ünlü fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894) radyo ses dalgaları üzerine çalışarak geliştirdiği ölçü birimi ile ses dalgalarını ölçmüştür. Genç yaşında hayatını kaybeden Hertz yaptığı bilimsel çalışmalarının ve radyonun bu kadar yaygın olduğunu yaşarken görememiştir[3].

Bu örnekleri daha da çoğaltmamız mümkündür. Fakat anlatmak istediğim maksadın anlaşıldığı düşüncesiyle başka örnek vermiyorum. Ödüllerin en büyüğü insanın bir çalışma yaparken o işin içindeki lezzeti yaşarken işin içinde kaybolup gitmesidir. Bu kayboluş zamanın durması gibidir. Yapılan işin verdiği lezzet bazen yemekten ve içmekten daha lezzetli olduğu için bilimsel çalışma yapan insanlar yemeyi içmeyi bile zaman zaman unutabilir. Covid 19 aşısını geliştiren Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin Nobel ödülü alabilecekleri yönünde tahminler yapılıyor. Bu tahminleri haklı çıkaracak bir hikâye bu iki bilim insanının evlendikleri gecenin sabahında laboratuvarlarına çalışmak için gittiklerini bilmemizle ortaya çıktı. Yapılan bilimsel çalışmada öyle büyük bir zevk ve lezzet var ki bilim insanları bilimsel çalışma yapmayı her şeyin üzerinde tutuyor.

2004 yılında MEB tarafında ilk defa düzenlenen Bu Benim Eserim Proje Geliştirmeyi Teşvik Yarışmasında eğitimci olarak çalıştım. Pilot uygulamanın yapıldığı İstanbul’da 10.000’den fazla sayıya ulaşan öğrenci ve öğretmenlere proje geliştirmeleri için motivasyon seminerleri verdim. Gençleri ekibimizle birlikte büyük projeler yapmalarına inandırmaya çalıştık. Bakanlık bu pilot uygulamada 300 projeyi başarı kriteri olarak yeterli görürken 10.000’den fazla proje başvurusu yapıldı. Bu başarının arkasında proje ekibinin gençleri ve öğretmenleri bir eser bırakabilecekleri düşüncesine inandırması vardı. Bu başarının üzerine proje yarışması TÜBİTAK himayesine alındı ve gelişerek devam etti.

Bugün TEKNOFEST 2021 kapsamında genç mucitlerin harika projeler yapmalarının temelinde geçmişte yapılan Bu Benim Eserim Proje Geliştirmeyi Teşvik Yarışmaları gibi çalışmaların önemli katkısı olmuştur. Nobel ödülü kazanmış Türk bilim insanı Aziz Sancar TEKNOFEST 2021’de minik mucitlere yaptığı konuşmada “Nobel ödülü için değil insanlığa hizmet etmek için çalışın” derken ülkemizde bilimin gelişmesine çok önemli bir katkı yapabilecek bir motivasyon unsuruna dikkati çekmiştir. Aslında önemli olan ödül almak için çalışmak değil yapılan bilimsel bir çalışmayı ödül olarak görüp o çalışmanın içinde kaybolmaktır. İşte Sancar bu önemli noktaya dikkat çekmiştir.

Bilim tarihinde önemli çalışmalara imza atan sayısız bilim insanı insanlığa hizmet etmek için fedakârca çalışmıştır. Ödüllerin en büyüğü insanlığın kalbinde ebediyen yaşamaktır. Odamızda ve şehrimizde yanan her bir lambanın insanlara Edison’u hatırlatması bilim insanlarının kalplerde yaşadığının bir işareti olarak kabul edilebilir. Çocuklarımızı bilimsel çalışmalardan ve insanlığa hizmet etmekten zevk alacak idealist bireyler olarak yetiştirmek için rol model insanların hayatları ve sözleri çok önemlidir. Tebrikler Aziz Sancar hocam.


[1] https://www.milliyet.com.tr/nobel-odulu-nedir–molatik-13204/

[2] A.g.y.

[3] The World of Science, 2005, BACKPACKBOOKS, NEW YORK:114.

Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Dr. Nadir Çomak

Bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Marmara Denizi, 11.350 km² kaplayan yüzölçümü ile Türkiye’nin Asya ve Avrupa topraklarını birbirinden ayıran bir iç denizdir.[1] Bu denizden ismini alan ve çevresinde bulunan Marmara Bölgesinde 11 il merkezi ve bunlara bağlı 155 ilçe merkezi bulunmaktadır.[2] Marmara Bölgesinin nüfusu 2019 yılında 24 milyon 465 bin 689 olarak hesaplanmıştır.[3]  “Marmara Bölgesi Türkiye’de kentleşme oranı en yüksek bölgedir. Türkiye’deki kentli nüfusun 3’te biri bu bölgededir ve halkın yaklaşık % 80’ı kentlerde yaşar. İstanbul, bölge nüfusunun yarısından çoğunu barındırır. Türkiye’nin 5. büyük kenti Bursa, bölgenin önemli kentlerindendir. Bölge ekonomisinin temelini sanayi ve ticaret oluşturur. Türkiye sanayi üretiminin yarısından çoğunu burası gerçekleştirir. Türkiye’de ekili-dikili alanların, oranca en fazla olduğu Marmara Bölgesi’nde; tarım yaygın olarak ve modern yöntemlerle yapılır. Marmara Bölgesi’nin, Türkiye ekonomisindeki asıl ağırlığı sanayi, ticaret ve hizmetler alanındadır. Bu yönüyle bölge, Türkiye’de ilk sıradadır.

  • Bölgede elde edilen gelirin yaklaşık yarısını sanayi kesimi sağlar.
  • Ticaret ve ulaştırmanın bölge gelirindeki payı % 25’in üzerindedir.
  • Türkiye’de üretilen sanayi mallarının yarısına yakını bu bölgede gerçekleştirilir.
  • Türkiye milli gelirinin yaklaşık 5’te biri bu bölgenin payına düşer.
  • Bütün Türkiye’de sanayi sektöründe çalışan işçilerin yarısı da bu bölgededir”.[4]

Son gülerde Marmara Denizinde görülmeye başlayan deniz salyası, insanlarda büyük bir infiale neden oldu. Sarıcı’ya göre, “denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını, ilk basamağını teşkil eden fitoplankton dediğimiz mikro alglerin, yani mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu, ortamda vuku bulan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgıya müsilaj diyoruz”. [5] Acaba bu tepki hangi sebeplerden kaynaklanmaktadır? Küresel ısınma yüzünden sıcaklıkların artmasından mı kaynaklanmaktadır? Ya da bölgesel olarak bu kirliliği tetikleyen ve insan etkisinden kaynaklanan faktörler nelerdir? Şimdi bu sorularımıza cevap aramaya başlayalım ve şimdi Marmara Denizinin kirlenmesine neden olan faktörleri inceleyelim. “Marmara Denizi çeşitli kirlilik yüklerine maruz kalan bir iç denizimizdir. Havzadaki kirletici kaynaklar; endüstriyel, evsel, tarımsal alanlardan gelen kirleticiler ve gemi kaynaklı kirleticiler olmak üzere birçok farklı türden oluşmaktadır. Bu kirleticilerin etkisiyle Marmara Denizi’nin özümseme kapasitesi gün geçtikçe azalma göstermektedir”.[6] Yani denizin doğal dengesi bozulmakta ve deniz ekosistemi kendisini yenileyemez bir duruma gelmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında etkili olan kirletici faktörlere bir göz atalım. “Marmara Denizi üzerindeki kirletici kaynaklar 9 farklı kategoride incelenebilir:

  1. Kara kökenli kirleticiler,
    1. Noktasal kaynaklar,
    2. Kentsel atıksular,
    3. Endüsriyel atıksular,
    4. Düzenli depolama sızıntı suları,
    5. Termal (sıcak ve soğuk) ve yoğun su deşarjları,
    6. Yayılı kaynaklar,
    7. Zirai atıklar,
    8. Hayvansal atıklar,
    9. Meskûn bölgelerden gelen akış ve sürüklenmeler,
    10. Atmosferik taşınım kaynaklı kirleticiler
  2. Gemi kaynaklı kirleticiler,
    1. Sintine/çamur
    2. Balas,
    3. Petrol kaçakları,
    4. Evsel Atıksu,
    5. Çöpler, katı atık
    6. Biofouling,
    7. Gemi hava emisyonu
  3. Dip taramaları,
  4. Mikrobiyolojik Kirlilik,
  5. Deniz çöpleri,
  6. Sınır aşan kirlilik,
  7. Kıyı düzenlemeleri,
  8. Kanal İstanbul etkisi incelenmelidir.”[7]

“Deniz kirliliğinin en önemlilerinden bir tanesi gemi kaynaklı kirliliklerdir. Gemi sintine, balast suyu ve kimyasal yük taşıyan, (LPG, LNG, TTA, TCH)  risk oranı yüksek gemiler deniz kirliliğinde büyük tehdit oluşturmaktadır. 2012-2013-2014 yılları Çanakkale Boğazı gemi geçiş istatistiğine baktığımızda geçen gemi sayısı ortalama 43.582’dir. Çanakkale Boğazda toplana yıllık atık miktarı ortalama 170.000 tondur. Verileri oranladığımızda 2012-2013-2014 yılları gemi başına düşen ortalama atık miktarı 3.862 kg’dır. Boğazdan geçen risk oranı yüksek gemi geçişlerine baktığımızda yine aynı yıllar ortalaması 27.547 kg’dır. Verileri oranladığımızda risk oranı yüksek gemi başına düşen ortalama atık miktarı 18.513 kg’dır. Bu oranlar boğaz için azımsanamayacak miktarlardadır. Bu artışta coğrafi ve oşinografik koşulların da etkisi bulunmaktadır”.[8]

Marmara bölgesinde yapılan çoğunlukla modern tarım teknikleri de bu denizin kirlenmesine neden olmaktadır. Tarımda kullanılan kimyasal ilaçlar ve gübrelerden ortaya çıkan atıklar hem toprağa karışmakta hem de yüzey sularının taşıması sonucunda akarsulara ve bu yolla denizlere ulaşmaktadır. “Tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu alanlarda Kocasu, Gönen ve Biga nehirleri Marmara Denizinde meydana gelen ağır metal kirliliğine katkıda bulunmaktadır. Marmara Denizindeki Ni, Mn, Cr, Zn ve Co için maksimum değerler Dünya ortalama değerlerinin üzerinde ölçülmüştür”.[9]

Marmara Bölgesinde yer alan sanayi tesisleri deniz kirlenmesinde çok önemli bir etkide bulunmaktadır. Tekirdağ, İstanbul, İzmit başta olmak üzere ağırlıklı olarak yer alan sanayi tesislerinin katı, kimyasal ve biyolojik atıkları Marmara Denizine gitmektedir. Örneğin, “İzmit Körfezi’nin, gerek Doğu, Merkez ve Batı basenleri etrafında yer alan kirletici kaynaklardan gerekse Dil Deresi ile taşınan unsurlardan etkilendiğini ölçülmüştür. Benzer çalışmaların yükleme boşaltma iskeleleri, petrokimya, kimya, metalurji kuruluşlarına, kentsel atık arıtma tesisi deşarjlarına yakın istasyonlarda ve bunların yanı sıra, su içi yatay ve dikey taşınımların etkilerini gözleyebilmek üzere bu kaynaklardan uzak istasyonlarda da sürdürülmesinde yarar vardır”.[10]

Marmara Denizinin kirlenmesinde bir takım dış faktörler de bulunmaktadır. “Bu denizde artan nutrient miktarı ve organik kirlilik yüklerinin, Karadeniz‟den gelen kirlenme yükleri de dikkate alınarak dikkatle değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. İstanbul atıksularının denize deşarj edilmeden önce nutrient giderimi işlemlerinden geçirilmesi konusunun hassasiyeti ise halen devam etmektedir. Bu konuda sağlıklı kararlar alınabilmesi, Karadeniz‟den gelen kirlenmenin ve Marmara Denizi durumunun düzenli olarak takip edilmesine bağlıdır”.[11]

Marmara Denizi etrafında nüfus ve yerleşme yoğunluğunun nispeten azaldığı yerlerde insan etkilerine bağlı kirlilik oranları da kısmen azalmaktadır. Örneğin, “Erdek Körfezi Marmara Denizi’nin güneybatısında yer almaktadır. Ortalama ve maksimum derinliği sırasıyla yaklaşık 34 ve 55 m’dir. Erdek Körfezi Marmara Denizi’ndeki diğer körfezlere (İzmit, Gemlik) kıyasla antropojenik kökenli (insan kaynaklı) kirleticilere daha az maruz kalmıştır. Körfeze başlıca tatlı su ve çökel taşınımı Karabiga ve Gönen nehirleriyle gerçekleşmektedir. Bu nehirler Gönen ve Biga ilçelerinin evsel, tarımsal ve endüstriyel (seramik fabrikaları ve deri sanayi) kaynaklı atık sularını bünyelerine alarak Marmara Denizi’ne boşalırlar”.[12] Benzer bir kirlilik “Marmara Denizi‘nde en uzun kıyıya sahip Tekirdağ ilinin, deniz kıyısında belirlenen dört istasyonda endokrin sistemi bozan bazı esansiyel element ve toksik metallerin (Fe, Cu, Zn, Cr, Mn, Cd, As, Pb, Hg ve Ni) sediment ve balık kas dokusundaki birikimini ve dağılımını tayin etmektir. Marmara Denizi etrafındaki hızlı nüfus artışı sonucu evsel ve sanayi atıklarının arıtma sistemlerinden geçirilmeden nehirlere ve buradan Marmara Denizi‘ne ulaşması, ağır metal içeren ve bilinçsiz, düzensiz ve kontrolsüz kullanılan tarım ilaçlarının rüzgar yardımıyla dolaylı olarak Marmara Denizi‘ne taşınıp birikmesi nedeniyle Marmara Denizi‘nin su kalitesi bozulmaktadır. Marmara Denizi 1975 yılında ticari öneme sahip 127 balık türü bulundururken, günümüzde bu sayının 4-5‘e düşmesi denizel kirliliğinin boyutunu ortaya koymaktadır”.[13] Çünkü arıtma tesislerinin yetersiz ve kontrolsüz olması deniz kirliğini artıran faktörlerin başında gelmektedir. Nitekim “Şarköy Kanyonu’nda inorganik, ağır metal kirliliği bazı karotlarda Cr, Ni, Cu, Zn ve Pb için hesaplanan zenginleşme faktörlerinin yüksek oranda (1,5-2,4 arasında) seyretmesi bölgede antropojenik kaynaklı kirleticilerin artan bir varlığı olarak kabul edilebilir”.[14] Bu da artan nüfus miktarının ve sanayileşmenin etkilerinden kaynaklanmaktadır.

Marmara Denizinde karşılaştığımız deniz salyaları bu denizin giderek canlılığını kaybettiğinin bir göstergesidir. Bu konuda acil önlemler alınmadığı taktirde yakın bir gelecekte daha büyük çevre felaketleri ile karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Deniz canlılarının neslinin tükenmesi insanların sahillerde denize girememesinden daha az önemli değildir. Marmara Denizindeki çevre felaketi Karadeniz çevresindeki ülkelerden de doğrudan etkilenmekte ve zincirleme olarak Ege denizi ve Akdeniz bu kirlikten etkilenmektedir. Çevrenin korunması ve çocuklarımıza yaşanabilir temiz bir dünya bırakmak için yetişkinlerin üzerine düşen önemli görevler bulunmaktadır. Eğitimciler olarak çevre okur yazarı olan çocuklar, gençler ve yetişkinler olmalıyız. Çevre okuryazarlığı konusunda başta eğitimciler olmak üzere herkes üzerine düşeni yerine getirmelidir. “Lisans eğitimi sırasında çevre okuryazarlığı yüksek olan öğretmen adaylarının okul dışı etkinliklere daha çok katıldıkları belirlenmiştir. Bu durum, çevre okuryazarlığını artırmak için kullanılabilecek bir uygulama olabilir. Ayrıca, basın yayın organları, çevre koruma amaçları doğrultusunda kullanılabilir ve halkı bilinçlendirmek için seminerler ve konferanslar düzenlenebilir”. [15]

Marmara Denizindeki kirliliğin önlenmesi için yapılacak çalışmaları eğitimden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Bugün ülkemizi ve dünyayı yöneten politikacıları, sanayicileri ve çevrenin kirlenmesinde etkisi olan bütün yetişkinleri yetiştiren sistem eğitim sistemidir. Eğitim sistemi çevre dostu ve çevre okur yazarı olan bilinçli insanlar yetiştirmiyorsa bunun nedenleri üzerinde titizlikle durulmalıdır. Ülkemizin geleceğini etkileyen politikaların belirlenmesinde ve uygulanmasında sivil toplumun etkisi artmalıdır. Çocukluktan itibaren çevre bilinci ile yetişen çocuklar gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde çevreyi koruyacak bir bilince sahip olduğu taktirde politikacılar ve yöneticiler tabanın sesine kulak vermek zorunda kalacaktır. Şayet Marmara Denizindeki çevre felaketini izlediği halde anlamayan ve de çözüm için harekete geçmeyen insanlar çoğunlukta ise çözüme yönelik kalıcı çevre politikalarının üretilmesi de imkansızdır.

Öğretmenler, akademisyenler, politika belirleyiciler geleceğe temiz bir Marmara Denizi, temiz bir Türkiye ve temiz bir dünya bırakmak için daha çok çalışmalıdır. Çünkü böyle giderse pek yakın zamanda koruyabileceğimiz temiz bir doğal çevre kalmayacaktır. Bu nedenle geleceği yaşayacak olan çocuklar ve gençler temiz çevrenin önemini anlamalı ve yetişkinlerden daha çok gayret sarf etmelidir. Onlara bu farkındalığı sağlayacak olanlar da öğretmenler ve ebeveynlerdir. Medyanın da bu konuda yapacağı sorumlu yayıncılık da önemli katkı sağlayabilir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, 8 Haziran’dan itibaren 7/24 esasıyla Marmara Denizi’ndeki müsilajın bilimsel temelli yöntemlerle tamamen temizlenmesine başlanacağı ve Marmara Denizi Koruma Eylem Planı’na ilişkin, alıcı ortama deşarj yapan atık su arıtma tesislerinin tamamının 7/24 online izleneceği ve Marmara Denizi’ndeki 91 izleme noktasının 150’ye çıkarılacağı açıklandı [16]. Bu çabaların sonuçlarını hep birlikte izleyip göreceğiz. Kamuoyunun çevre konusunda daha bilinçli olup gelişmeleri yakından izlemesinde yarar olacağı anlaşılmaktadır. Çevre konusu politik bir mecra olmaktan  çıkarılıp bilimsel bir zeminde tartışılmalıdır.

Sonuç olarak, bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

[1] https://www.cografyaci.gen.tr/denizlerimiz-ve-ozellikleri/

[2] https://www.icisleri.gov.tr/valilikler

[3] https://www.icisleri.gov.tr/turkiyenin-nufus-haritasi

[4] https://mthmm.csb.gov.tr/bolgemiz-i-85694

[5] https://www.greenpeace.org/turkey/haberler/musilaj-veya-diger-adiyla-deniz-salyasi-nedir/

[6] https://marmara.gov.tr/UserFiles/Attachments/2018/05/17/9a366d19-35c6-4d4d-8194-7fac90a73c18.pdf#page=148

Alarçin, F., 2017, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Marmara Denizi Kentsel Kirlilik Önleme Faaliyetleri, s.160

[7] III. Marmara Denizi Sempozyumu Sonuç Raporu, 21 Kasım 2017, Marmara Belediyeler Birliği Kültür Yayınları, 2018, s:220 Web: www.marmara.gov.tr

[8] Ilgar, R. (2017). Çanakkale Boğazında Geçiş İstatistiklerine Bağlı Gemi Atık Yönetimi Ve Değerlendirmesi. Marmara Coğrafya Dergisi, (35), 185-194.

[9] Erol, K. A. M., & Melike, Ö. N. C. E. (2016). Pollution potential of heavy metals in the current sea sediments between Bandirma (Balikesir) and Lapseki (Çanakkale) in the Marmara Sea. Journal of Engineering Technology and Applied Sciences1(3), 141-148.

[10] Küçük, A. (2012). İzmit körfezi plankton kompozisyonunun mevsimsel olarak incelenmesi ve sediment karakterizasyonu (Master’s thesis, Kocaeli Universitesi, Fen Bilimleri Enstitusu).

[11] Hacı, M. (2003). Deniz suyu kalitesi izleme bilgi sistemi (Doctoral dissertation, Fen Bilimleri Enstitüsü).

[12] Kaya, T. N. A., Erol, S. A. R. I., Kurt, M. A., & Dursun, A. C. A. R. (2020). Erdek Körfezi Karot Çökellerinin Ağır Metal Dağılımı Ve Zenginleşme Derecesi. Türkiye Jeoloji Bülteni63(1), 57-68.

[13] Dalmış, V. (2019). Marmara Denizi Tekirdağ Kıyı Bölgesi Balık Ve Sediment Örneklerinde Esansiyel Ve Toksik Metallerin Birikimi Ve Dağılımı (Master’s Thesis, Namık Kemal Üniversitesi).

[14] Aktan, Ö. A. 2019, Marmara Denizi Batı Kıta Sahanlığı Yüzeysel Çökellerinde Jeojenik Ve Antropojenik Ağır Metal Zenginleşmesine Yönelik Araştırmalar (Şarköy Kanyonu, Kb Türkiye), (Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi).

[15] Kocalar, A , Balcı, A . (2013). Coğrafya Öğretmen Adaylarının Çevre Okuryazarlılık Düzeyleri . International Journal Of Social Science Research , 2 (1) , 15-49 . Retrieved From Https://Dergipark.Org.Tr/Tr/Pub/İjssresearch/İssue/32875/365283

[16] https://tr.euronews.com/2021/06/07/marmara-denizi-nde-musilajla-mucadele-icin-22-maddelik-eylem-planı

error

Websitemi Beğendiniz mi? Başkalarının da faydalanması için paylaşır mısınız? :)

Email Gönder
Whatsapp