Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Dr. Nadir Çomak

Bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

Marmara Denizindeki Kirliliğin Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme

Marmara Denizi, 11.350 km² kaplayan yüzölçümü ile Türkiye’nin Asya ve Avrupa topraklarını birbirinden ayıran bir iç denizdir.[1] Bu denizden ismini alan ve çevresinde bulunan Marmara Bölgesinde 11 il merkezi ve bunlara bağlı 155 ilçe merkezi bulunmaktadır.[2] Marmara Bölgesinin nüfusu 2019 yılında 24 milyon 465 bin 689 olarak hesaplanmıştır.[3]  “Marmara Bölgesi Türkiye’de kentleşme oranı en yüksek bölgedir. Türkiye’deki kentli nüfusun 3’te biri bu bölgededir ve halkın yaklaşık % 80’ı kentlerde yaşar. İstanbul, bölge nüfusunun yarısından çoğunu barındırır. Türkiye’nin 5. büyük kenti Bursa, bölgenin önemli kentlerindendir. Bölge ekonomisinin temelini sanayi ve ticaret oluşturur. Türkiye sanayi üretiminin yarısından çoğunu burası gerçekleştirir. Türkiye’de ekili-dikili alanların, oranca en fazla olduğu Marmara Bölgesi’nde; tarım yaygın olarak ve modern yöntemlerle yapılır. Marmara Bölgesi’nin, Türkiye ekonomisindeki asıl ağırlığı sanayi, ticaret ve hizmetler alanındadır. Bu yönüyle bölge, Türkiye’de ilk sıradadır.

  • Bölgede elde edilen gelirin yaklaşık yarısını sanayi kesimi sağlar.
  • Ticaret ve ulaştırmanın bölge gelirindeki payı % 25’in üzerindedir.
  • Türkiye’de üretilen sanayi mallarının yarısına yakını bu bölgede gerçekleştirilir.
  • Türkiye milli gelirinin yaklaşık 5’te biri bu bölgenin payına düşer.
  • Bütün Türkiye’de sanayi sektöründe çalışan işçilerin yarısı da bu bölgededir”.[4]

Son gülerde Marmara Denizinde görülmeye başlayan deniz salyası, insanlarda büyük bir infiale neden oldu. Sarıcı’ya göre, “denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını, ilk basamağını teşkil eden fitoplankton dediğimiz mikro alglerin, yani mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu, ortamda vuku bulan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgıya müsilaj diyoruz”. [5] Acaba bu tepki hangi sebeplerden kaynaklanmaktadır? Küresel ısınma yüzünden sıcaklıkların artmasından mı kaynaklanmaktadır? Ya da bölgesel olarak bu kirliliği tetikleyen ve insan etkisinden kaynaklanan faktörler nelerdir? Şimdi bu sorularımıza cevap aramaya başlayalım ve şimdi Marmara Denizinin kirlenmesine neden olan faktörleri inceleyelim. “Marmara Denizi çeşitli kirlilik yüklerine maruz kalan bir iç denizimizdir. Havzadaki kirletici kaynaklar; endüstriyel, evsel, tarımsal alanlardan gelen kirleticiler ve gemi kaynaklı kirleticiler olmak üzere birçok farklı türden oluşmaktadır. Bu kirleticilerin etkisiyle Marmara Denizi’nin özümseme kapasitesi gün geçtikçe azalma göstermektedir”.[6] Yani denizin doğal dengesi bozulmakta ve deniz ekosistemi kendisini yenileyemez bir duruma gelmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında etkili olan kirletici faktörlere bir göz atalım. “Marmara Denizi üzerindeki kirletici kaynaklar 9 farklı kategoride incelenebilir:

  1. Kara kökenli kirleticiler,
    1. Noktasal kaynaklar,
    2. Kentsel atıksular,
    3. Endüsriyel atıksular,
    4. Düzenli depolama sızıntı suları,
    5. Termal (sıcak ve soğuk) ve yoğun su deşarjları,
    6. Yayılı kaynaklar,
    7. Zirai atıklar,
    8. Hayvansal atıklar,
    9. Meskûn bölgelerden gelen akış ve sürüklenmeler,
    10. Atmosferik taşınım kaynaklı kirleticiler
  2. Gemi kaynaklı kirleticiler,
    1. Sintine/çamur
    2. Balas,
    3. Petrol kaçakları,
    4. Evsel Atıksu,
    5. Çöpler, katı atık
    6. Biofouling,
    7. Gemi hava emisyonu
  3. Dip taramaları,
  4. Mikrobiyolojik Kirlilik,
  5. Deniz çöpleri,
  6. Sınır aşan kirlilik,
  7. Kıyı düzenlemeleri,
  8. Kanal İstanbul etkisi incelenmelidir.”[7]

“Deniz kirliliğinin en önemlilerinden bir tanesi gemi kaynaklı kirliliklerdir. Gemi sintine, balast suyu ve kimyasal yük taşıyan, (LPG, LNG, TTA, TCH)  risk oranı yüksek gemiler deniz kirliliğinde büyük tehdit oluşturmaktadır. 2012-2013-2014 yılları Çanakkale Boğazı gemi geçiş istatistiğine baktığımızda geçen gemi sayısı ortalama 43.582’dir. Çanakkale Boğazda toplana yıllık atık miktarı ortalama 170.000 tondur. Verileri oranladığımızda 2012-2013-2014 yılları gemi başına düşen ortalama atık miktarı 3.862 kg’dır. Boğazdan geçen risk oranı yüksek gemi geçişlerine baktığımızda yine aynı yıllar ortalaması 27.547 kg’dır. Verileri oranladığımızda risk oranı yüksek gemi başına düşen ortalama atık miktarı 18.513 kg’dır. Bu oranlar boğaz için azımsanamayacak miktarlardadır. Bu artışta coğrafi ve oşinografik koşulların da etkisi bulunmaktadır”.[8]

Marmara bölgesinde yapılan çoğunlukla modern tarım teknikleri de bu denizin kirlenmesine neden olmaktadır. Tarımda kullanılan kimyasal ilaçlar ve gübrelerden ortaya çıkan atıklar hem toprağa karışmakta hem de yüzey sularının taşıması sonucunda akarsulara ve bu yolla denizlere ulaşmaktadır. “Tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu alanlarda Kocasu, Gönen ve Biga nehirleri Marmara Denizinde meydana gelen ağır metal kirliliğine katkıda bulunmaktadır. Marmara Denizindeki Ni, Mn, Cr, Zn ve Co için maksimum değerler Dünya ortalama değerlerinin üzerinde ölçülmüştür”.[9]

Marmara Bölgesinde yer alan sanayi tesisleri deniz kirlenmesinde çok önemli bir etkide bulunmaktadır. Tekirdağ, İstanbul, İzmit başta olmak üzere ağırlıklı olarak yer alan sanayi tesislerinin katı, kimyasal ve biyolojik atıkları Marmara Denizine gitmektedir. Örneğin, “İzmit Körfezi’nin, gerek Doğu, Merkez ve Batı basenleri etrafında yer alan kirletici kaynaklardan gerekse Dil Deresi ile taşınan unsurlardan etkilendiğini ölçülmüştür. Benzer çalışmaların yükleme boşaltma iskeleleri, petrokimya, kimya, metalurji kuruluşlarına, kentsel atık arıtma tesisi deşarjlarına yakın istasyonlarda ve bunların yanı sıra, su içi yatay ve dikey taşınımların etkilerini gözleyebilmek üzere bu kaynaklardan uzak istasyonlarda da sürdürülmesinde yarar vardır”.[10]

Marmara Denizinin kirlenmesinde bir takım dış faktörler de bulunmaktadır. “Bu denizde artan nutrient miktarı ve organik kirlilik yüklerinin, Karadeniz‟den gelen kirlenme yükleri de dikkate alınarak dikkatle değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. İstanbul atıksularının denize deşarj edilmeden önce nutrient giderimi işlemlerinden geçirilmesi konusunun hassasiyeti ise halen devam etmektedir. Bu konuda sağlıklı kararlar alınabilmesi, Karadeniz‟den gelen kirlenmenin ve Marmara Denizi durumunun düzenli olarak takip edilmesine bağlıdır”.[11]

Marmara Denizi etrafında nüfus ve yerleşme yoğunluğunun nispeten azaldığı yerlerde insan etkilerine bağlı kirlilik oranları da kısmen azalmaktadır. Örneğin, “Erdek Körfezi Marmara Denizi’nin güneybatısında yer almaktadır. Ortalama ve maksimum derinliği sırasıyla yaklaşık 34 ve 55 m’dir. Erdek Körfezi Marmara Denizi’ndeki diğer körfezlere (İzmit, Gemlik) kıyasla antropojenik kökenli (insan kaynaklı) kirleticilere daha az maruz kalmıştır. Körfeze başlıca tatlı su ve çökel taşınımı Karabiga ve Gönen nehirleriyle gerçekleşmektedir. Bu nehirler Gönen ve Biga ilçelerinin evsel, tarımsal ve endüstriyel (seramik fabrikaları ve deri sanayi) kaynaklı atık sularını bünyelerine alarak Marmara Denizi’ne boşalırlar”.[12] Benzer bir kirlilik “Marmara Denizi‘nde en uzun kıyıya sahip Tekirdağ ilinin, deniz kıyısında belirlenen dört istasyonda endokrin sistemi bozan bazı esansiyel element ve toksik metallerin (Fe, Cu, Zn, Cr, Mn, Cd, As, Pb, Hg ve Ni) sediment ve balık kas dokusundaki birikimini ve dağılımını tayin etmektir. Marmara Denizi etrafındaki hızlı nüfus artışı sonucu evsel ve sanayi atıklarının arıtma sistemlerinden geçirilmeden nehirlere ve buradan Marmara Denizi‘ne ulaşması, ağır metal içeren ve bilinçsiz, düzensiz ve kontrolsüz kullanılan tarım ilaçlarının rüzgar yardımıyla dolaylı olarak Marmara Denizi‘ne taşınıp birikmesi nedeniyle Marmara Denizi‘nin su kalitesi bozulmaktadır. Marmara Denizi 1975 yılında ticari öneme sahip 127 balık türü bulundururken, günümüzde bu sayının 4-5‘e düşmesi denizel kirliliğinin boyutunu ortaya koymaktadır”.[13] Çünkü arıtma tesislerinin yetersiz ve kontrolsüz olması deniz kirliğini artıran faktörlerin başında gelmektedir. Nitekim “Şarköy Kanyonu’nda inorganik, ağır metal kirliliği bazı karotlarda Cr, Ni, Cu, Zn ve Pb için hesaplanan zenginleşme faktörlerinin yüksek oranda (1,5-2,4 arasında) seyretmesi bölgede antropojenik kaynaklı kirleticilerin artan bir varlığı olarak kabul edilebilir”.[14] Bu da artan nüfus miktarının ve sanayileşmenin etkilerinden kaynaklanmaktadır.

Marmara Denizinde karşılaştığımız deniz salyaları bu denizin giderek canlılığını kaybettiğinin bir göstergesidir. Bu konuda acil önlemler alınmadığı taktirde yakın bir gelecekte daha büyük çevre felaketleri ile karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Deniz canlılarının neslinin tükenmesi insanların sahillerde denize girememesinden daha az önemli değildir. Marmara Denizindeki çevre felaketi Karadeniz çevresindeki ülkelerden de doğrudan etkilenmekte ve zincirleme olarak Ege denizi ve Akdeniz bu kirlikten etkilenmektedir. Çevrenin korunması ve çocuklarımıza yaşanabilir temiz bir dünya bırakmak için yetişkinlerin üzerine düşen önemli görevler bulunmaktadır. Eğitimciler olarak çevre okur yazarı olan çocuklar, gençler ve yetişkinler olmalıyız. Çevre okuryazarlığı konusunda başta eğitimciler olmak üzere herkes üzerine düşeni yerine getirmelidir. “Lisans eğitimi sırasında çevre okuryazarlığı yüksek olan öğretmen adaylarının okul dışı etkinliklere daha çok katıldıkları belirlenmiştir. Bu durum, çevre okuryazarlığını artırmak için kullanılabilecek bir uygulama olabilir. Ayrıca, basın yayın organları, çevre koruma amaçları doğrultusunda kullanılabilir ve halkı bilinçlendirmek için seminerler ve konferanslar düzenlenebilir”. [15]

Marmara Denizindeki kirliliğin önlenmesi için yapılacak çalışmaları eğitimden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Bugün ülkemizi ve dünyayı yöneten politikacıları, sanayicileri ve çevrenin kirlenmesinde etkisi olan bütün yetişkinleri yetiştiren sistem eğitim sistemidir. Eğitim sistemi çevre dostu ve çevre okur yazarı olan bilinçli insanlar yetiştirmiyorsa bunun nedenleri üzerinde titizlikle durulmalıdır. Ülkemizin geleceğini etkileyen politikaların belirlenmesinde ve uygulanmasında sivil toplumun etkisi artmalıdır. Çocukluktan itibaren çevre bilinci ile yetişen çocuklar gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde çevreyi koruyacak bir bilince sahip olduğu taktirde politikacılar ve yöneticiler tabanın sesine kulak vermek zorunda kalacaktır. Şayet Marmara Denizindeki çevre felaketini izlediği halde anlamayan ve de çözüm için harekete geçmeyen insanlar çoğunlukta ise çözüme yönelik kalıcı çevre politikalarının üretilmesi de imkansızdır.

Öğretmenler, akademisyenler, politika belirleyiciler geleceğe temiz bir Marmara Denizi, temiz bir Türkiye ve temiz bir dünya bırakmak için daha çok çalışmalıdır. Çünkü böyle giderse pek yakın zamanda koruyabileceğimiz temiz bir doğal çevre kalmayacaktır. Bu nedenle geleceği yaşayacak olan çocuklar ve gençler temiz çevrenin önemini anlamalı ve yetişkinlerden daha çok gayret sarf etmelidir. Onlara bu farkındalığı sağlayacak olanlar da öğretmenler ve ebeveynlerdir. Medyanın da bu konuda yapacağı sorumlu yayıncılık da önemli katkı sağlayabilir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, 8 Haziran’dan itibaren 7/24 esasıyla Marmara Denizi’ndeki müsilajın bilimsel temelli yöntemlerle tamamen temizlenmesine başlanacağı ve Marmara Denizi Koruma Eylem Planı’na ilişkin, alıcı ortama deşarj yapan atık su arıtma tesislerinin tamamının 7/24 online izleneceği ve Marmara Denizi’ndeki 91 izleme noktasının 150’ye çıkarılacağı açıklandı [16]. Bu çabaların sonuçlarını hep birlikte izleyip göreceğiz. Kamuoyunun çevre konusunda daha bilinçli olup gelişmeleri yakından izlemesinde yarar olacağı anlaşılmaktadır. Çevre konusu politik bir mecra olmaktan  çıkarılıp bilimsel bir zeminde tartışılmalıdır.

Sonuç olarak, bütün doğal çevre üzerinde olduğu gibi Marmara Denizinin kirlenmesinde de insan etkisi baş rolü oynamaktadır. O halde bu insanları yetiştiren eğitim sistemi 1. derecede sorumludur. Şayet Marmara Denizi temizlenecekse eğitim sisteminin yetiştireceği sorumluluk sahibi, doğa dostu ve çevre okur yazarı olan insanlar tarafından temizlenecektir. Bu nedenle ülke olarak insan yetiştirme sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Müfredatları, öğretmen yetiştirme programlarını, sivil toplum faaliyetlerinin başarısını, politikacıların çevre dostu karar verme süreçlerini, sanayicileri, yöneticileri çevre okur yazarı olup olmama durumlarına göre yeniden incelemeliyiz.

[1] https://www.cografyaci.gen.tr/denizlerimiz-ve-ozellikleri/

[2] https://www.icisleri.gov.tr/valilikler

[3] https://www.icisleri.gov.tr/turkiyenin-nufus-haritasi

[4] https://mthmm.csb.gov.tr/bolgemiz-i-85694

[5] https://www.greenpeace.org/turkey/haberler/musilaj-veya-diger-adiyla-deniz-salyasi-nedir/

[6] https://marmara.gov.tr/UserFiles/Attachments/2018/05/17/9a366d19-35c6-4d4d-8194-7fac90a73c18.pdf#page=148

Alarçin, F., 2017, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Marmara Denizi Kentsel Kirlilik Önleme Faaliyetleri, s.160

[7] III. Marmara Denizi Sempozyumu Sonuç Raporu, 21 Kasım 2017, Marmara Belediyeler Birliği Kültür Yayınları, 2018, s:220 Web: www.marmara.gov.tr

[8] Ilgar, R. (2017). Çanakkale Boğazında Geçiş İstatistiklerine Bağlı Gemi Atık Yönetimi Ve Değerlendirmesi. Marmara Coğrafya Dergisi, (35), 185-194.

[9] Erol, K. A. M., & Melike, Ö. N. C. E. (2016). Pollution potential of heavy metals in the current sea sediments between Bandirma (Balikesir) and Lapseki (Çanakkale) in the Marmara Sea. Journal of Engineering Technology and Applied Sciences1(3), 141-148.

[10] Küçük, A. (2012). İzmit körfezi plankton kompozisyonunun mevsimsel olarak incelenmesi ve sediment karakterizasyonu (Master’s thesis, Kocaeli Universitesi, Fen Bilimleri Enstitusu).

[11] Hacı, M. (2003). Deniz suyu kalitesi izleme bilgi sistemi (Doctoral dissertation, Fen Bilimleri Enstitüsü).

[12] Kaya, T. N. A., Erol, S. A. R. I., Kurt, M. A., & Dursun, A. C. A. R. (2020). Erdek Körfezi Karot Çökellerinin Ağır Metal Dağılımı Ve Zenginleşme Derecesi. Türkiye Jeoloji Bülteni63(1), 57-68.

[13] Dalmış, V. (2019). Marmara Denizi Tekirdağ Kıyı Bölgesi Balık Ve Sediment Örneklerinde Esansiyel Ve Toksik Metallerin Birikimi Ve Dağılımı (Master’s Thesis, Namık Kemal Üniversitesi).

[14] Aktan, Ö. A. 2019, Marmara Denizi Batı Kıta Sahanlığı Yüzeysel Çökellerinde Jeojenik Ve Antropojenik Ağır Metal Zenginleşmesine Yönelik Araştırmalar (Şarköy Kanyonu, Kb Türkiye), (Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi).

[15] Kocalar, A , Balcı, A . (2013). Coğrafya Öğretmen Adaylarının Çevre Okuryazarlılık Düzeyleri . International Journal Of Social Science Research , 2 (1) , 15-49 . Retrieved From Https://Dergipark.Org.Tr/Tr/Pub/İjssresearch/İssue/32875/365283

[16] https://tr.euronews.com/2021/06/07/marmara-denizi-nde-musilajla-mucadele-icin-22-maddelik-eylem-planı

Öğretmen Bir Rol Modeldir

Bir eğitimci olarak tecrübelerimden hareketle şunu söyleyebilirim ki, öğretmenler çocukları değiştirmeye çalışmadan model olmalıdır. İyiliği ve güzelliği yaşayarak göstermelidir. Çünkü zaman gösteriyor ki her bir çocuk özeldir ve çocuk üzerinde her türlü dayatma, baskı ve yönlendirme ters etki yapabilir. Bu nedenle öğretmenin çocukları safi bir niyetle yalnızca sevmesi, hiçbir öğrenciyi birbirinden ayırmaması son derece önemlidir. Öğrencilerin demografik özellikleri, etnik yapısı, inanç ve mezhep kökeni, cinsiyeti veya ailesinin siyasi görüşü öğretmenlerin çocuğa olan bakış açısını negatif yönde etkilememelidir. Bugün yeniden öğrenci olsaydım öğretmenlerimi daha çok severdim. Şayet bugün yeniden öğretmen olsaydım öğrencilerimi daha çok severdim.

Öğretmen Bir Rol Modeldir

Bunda tam 49 yıl önce ailemden ayrılarak okula başladığımda ilk defa değişik bir ortamda farklı insanlarla karşılaşmanın heyecanını yaşamıştım. İlkokula gittiğimde tanıştığım yeni arkadaşlarım ve yeni tanıştığım öğretmenlerim bana yeni bir ufuk açmıştı. İlkokul yılları kendimi keşfettiğim yıllardı. Sınıftaki arkadaşlarla iş birliği yaparak, yarış yaparak sınırlarımızı ve yeteneklerimizi keşfetmiştim. İlkokul bittiğinde hangi arkadaşımın ne kadar başarılı olabileceğini bildiğimi eğitim hayatımın ilerleyen yıllarında daha iyi anladım. İlkokulda sınıfın ilk beş sırasına giren arkadaşlarım bugün, avukat, albay, işletmeci, iş adamı, öğretmen ve akademisyen olarak hayattaki başarılarını sürdürüyorlar.

Ortaokula geçtiğimde önüme farklı bir dünya açıldı. Tek bir öğretmenin sınıfında eğitim alırken birdenbire branş öğretmenleri ile karşılaşmış olmam beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. Şaşırdım çünkü birbirinden farklı kişiliklerdi, sevindim çünkü birbirinden farklı yeteneklerdi. Orta okul yıllarında öğretmenlerimden öğrendiğim bilgiler hayatımda derin izler bıraktı. Yediğim bir tokat ya da aldığım bir takdir ifadesi hayata bakış açımı kökten değiştirmeye yetti. Ergenlik döneminin birey üzerinde yaptığı baskıların olumsuz etkiler bırakmasını engellemek için öğretmenin destek ve motivasyonunun ne kadar önemli olduğunu ortaokul yıllarında daha iyi anladım. Utangaçlığımdan koro seçmelerinde türkü söylemeye cesaret edemediğim için koroya giremediğimi veya yaptığım resmin kopya olduğunu söyleyen resim öğretmenimi bu resmi yaptığıma inandıramadığım için resim yapmaktan vazgeçtiğimi ya da futbol oynamamı eleştiren öğretmenim yüzünden futboldan uzaklaştığımı düşündüğümde öğretmen faktörünün ne kadar önemli olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.

Lise yıllarında kariyer planlaması konusunda örnek olan öğretmenlerin akademik başarı üzerindeki etkisini daha iyi anladım. Biraz disiplinli çalışsan okul birincisi olacaksın diyen matematik öğretmenimin tavsiyesini tutmamıştım. Çünkü ailemde örnek olacak bir başarı modelim yoktu. Ailede örnek olacak başarılı kişiliklerin bir gencin başarısı üzerinde öğretmenden daha fazla etki yapabileceğini de başarılı olan arkadaşlarımı izledikçe öğrendim. Ablaları okumuş olan bir arkadaşım okul birinciliği kontenjanından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmıştı. Tabi bu yazdıklarımı o günlerde bilmiş olsaydım elbette hayatım kökten değişebilirdi.

Liseyi bitirdikten sonra başladığım üniversite eğitimim sırasında ülkemizin farklı illerinden gelen arkadaşlarımı tanıdığımda aslında birbirimizden farkımız olmadığını ve benzer zorlukları yaşayarak üniversiteye gelmiş olduğumuzu görmüş olmam kariyerimde itici bir güç etkisi yaptı. Daha iyi işler başaracağıma dair güvenim artmaya başladı. Öğretmen olduktan sonra bütün yaşadıklarımı düşünerek öğrencilerime örnek olmaya çalıştım. Elimden gelenin en iyisini yapmak için uğraştım. Fakat bugün otuz yıl öğretmenlik yapmış bir kişi olarak eski öğretmenlerimle tekrar konuşup eski günleri andığımda görüyorum ki benim öğrencilerim için beslediğim iyi düşünceleri onlar da bizim için düşünmüşler ve hala düşünüyorlar. Buradan şu sonucu çıkarıyorum ki, öğretmen öğrencilerin her durumda bir rol modelidir. Bence bu rol modellik iki kutuplu bir terazi ya da bir sarkaç gibi çalışır. Öğrenci öğretmenini ya aynen taklit ederek rol model alır ya da öğretmeninin tam tersi yöne giderek onun gibi yapmamayı modeller.

Bugün bir eğitimci olarak tecrübelerimden hareketle şunu söyleyebilirim ki, öğretmenler çocukları değiştirmeye çalışmadan model olmalıdır. İyiliği ve güzelliği yaşayarak göstermelidir. Çünkü zaman gösteriyor ki her bir çocuk özeldir ve çocuk üzerinde her türlü dayatma, baskı ve yönlendirme ters etki yapabilir. Bu nedenle öğretmenin çocukları safi bir niyetle yalnızca sevmesi, hiçbir öğrenciyi birbirinden ayırmaması son derece önemlidir. Öğrencilerin demografik özellikleri, etnik yapısı, inanç ve mezhep kökeni, cinsiyeti veya ailesinin siyasi görüşü öğretmenlerin çocuğa olan bakış açısını negatif yönde etkilememelidir.

Zaman geçip de bir öğretmen olarak kendi öğretmenlerimle tekrar konuştuğumda bütün eski defterleri kapatıp onlarla yeniden kucaklaşmanın gerçekten çok güzel bir duygu olduğunu yaşamasaydım belki de bu yazıyı yazamazdım. Eski defterler dediğim de öğretmenimin kaşını çatması, bir tokat atması ya da düşük not vermesiydi. Bugün bu hatıraları özlemle, hasretle ve tebessümle anıyoruz.

Bu duygu ve düşüncelerle bugün yeniden öğrenci olsaydım öğretmenlerimi daha çok severdim. Şayet bugün yeniden öğretmen olsaydım öğrencilerimi daha çok severdim.

Motivasyon ve Heyecan

Bir atı zorla dere kenarına götürebilirsiniz, fakat ata zorla su içiremezsiniz.

Fransız Atasözü

İnsan doğası gereği heyecan ve motivasyona açıktır. Motivasyonunu kaybeden insan yaşayan bir insan olmaktan çok uzaktır. Ufukta sizi bekleyen çekici bir hedefe doğru koşmak için güçlü bir istek duymuyorsanız yaşama gayenizi yeniden gözden geçirmelisiniz. Heyecan ve motivasyon coşku ve neşe kaynağıdır.

Bundan yıllar önce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji bölümü Hocalarından Prof. Dr. İsmail Alev Arık Hocanın bir öğrencisi bir PDR öğretmeni ile tanışmıştım. Bana, motivasyon kavramını anlatmak için Alev Hocadan bir hatırasını nakletti. “Hocamız motivasyon konusunu anlatırken kürsüdeki masanın yanına gelir, bir elini masaya koyar ve çevik bir şekilde masanın üzerine zıplar ve masanın üzerinde ayağa kalkardı ve “işte arkadaşlar motivasyon budur” derdi”.[1] Ne zaman kendimi tükenmiş hissetsem ve iş yapma enerjimi kaybettiğimi hissetsem bu hatırayı hatırlarım ve adeta kendime gelirim. Motivasyon kavramını uygulamalı olarak anlatan Alev Hoca aynı zamanda iş yapma heyecanını kaybetmemek gerektiğini de uygulamalı olarak göstermiş oluyordu. Duygular buharlı bir treni harekete geçiren kazan dairesindeki enerjiye benzetilebilir. Akıl ise bir aracın direksiyonu gibidir. Motivasyon ve heyecan akıl ile yönetilmelidir.

  • Ulaş Kaplan’a göre motivasyonun adımlarını şu şekilde özetleyebiliriz:
  • Birinci adım; kendine inanmak ve güvenmektir, özgüvensiz bir motivasyon olmaz.
  • İkinci adım; elinden gelenin en iyisini yapmaktır, başkasıyla değil kendinizle yarışın.
  • Üçüncü adım; engelleri aşmaktır, engeller takılmak için değil aşılmak içindir.
  • Dördüncü adım; hazırlanmaktır, bir yay gibi zaman zaman gerilin ve güç toplayın.
  • Beşinci adım; sevgi ve inançtır, sevgi merkezli bir hayat ve hedeflerine inançla bağlanmaktır.
  • Altıncı adım; kendimizi motive ederek harekete geçirmektir. [2] Eylem yoksa başarı dan da bahsedilemez.

Kitabın ana fikri ise; “motivasyonun anahtarı kişinin kendi elindedir ve şans fırsatlara hazırlıklı olarak yakalanmaktan ibarettir” şeklinde ifade edilebilir.

Beresford (2011), motivasyon için farklı bir yaklaşım önerir; sonsuza kadar kendinizi ve ekibinizi motive etmek için yaptığınız işi oyunlaştırın (gamification) ve sonsuza kadar kendinize ve ekibinize yaptığı işten zevk almak ve puan kapmak için fırsat verin. Sosyal medya fenomenlerinin bir beğeni fazla almak için ölümü bile göze aldıklarını hatırlayıp beğeni puanının önemini kavrayın.[3] Çocukların oynamaktan hiç yorulmadıklarını ve oynaya bayıldıklarını hatırlayıp işlerinizi oyuna çevirin. Yaptığınız işten zevk alın. Oyunun akışına bırakın kendinizi ve motive olduğunuzu bile unutun. Yalnızca zevkle oynar gibi iş yapın.

Fogg, BJ, “Küçük Alışkanlıklar” isimli kitapta insanın kendi hayatında yaptığı küçük değişikliklerin her şeyi değiştireceğini iddia eder ve şu önerilerde bulunur:

  • İstenen davranışı belirleyin,
  • Onu küçük parçalara bölün ve küçültün,
  • Ve büyümesini destekleyin.

Fogg, insanların bir işi yapmak için duyduğu isteğe motivasyon adı verildiğini belirtir ve küçük alışkanlıklara odaklanıp bitirmenin büyük motivasyon vereceğini ileri sürer. Basit ve küçük alışkanlıklar yapmanın büyük alışkanlıklar kazanarak büyük işler başarmanın anahtarı olduğunu iddia eder. Fogg motivasyon için şu önerilerde bulunur:

  • Küçük alışkanlıklarınızı unutmamak için hatırlatıcı çapa tekniğini kullanın, örneğin telefon alarmını kullanın,
  • Çapadan hemen sonra yapın, iyi bir iş çıkardığınızda kendinizi kutlayın,
  • Davranış=Motivasyon, Yetenek ve Tetikleyici dengesini unutmayın.[4]

Sonuç olarak yazımızı şu önerilerle bitirebiliriz:

  • Motivasyon insanın kendi kendisi ile yaptığı mücadelenin bir sonucudur.
  • İç ve dış motivasyon olarak da ele alınan motivasyon konusunda hangi modelin daha etkili olduğuna karar vermek için “dökme suyla değirmen dönmez” sözünü hatırlayabilirsiniz.
  • Kendinizi tanıyın, önceliklerinizi belirleyin, bilgi ve sevgi ile enerji depolayın, heyecanınızı kaybetmeyin, yaşama enerjinizi ve ümidinizi yitirmeyin, sevgi ve coşku ile hareket edin, iyi bir planlama yapın, harekete geçin ve başladığınız işi bitirin.
  • Bir Japon özdeyişinde olduğu gibi, “büyük düşünün, küçük başlayın ve çabuk bitirin”.

İnsan doğası gereği heyecan ve motivasyona açıktır. Motivasyonunu kaybeden insan yaşayan bir insan olmaktan çok uzaktır. Ufukta sizi bekleyen çekici bir hedefe doğru koşmak için güçlü bir istek duymuyorsanız yaşama gayenizi yeniden gözden geçirmelisiniz. Heyecan ve motivasyon coşku ve neşe kaynağıdır.

Dr. Nadir Çomak


[1] Arık, İ. A. (1993) Motivasyon ve Heyecan’a Giriş, Çantay Yay. İst.

[2] Kaplan, U. (1998) Motivasyon Mucizesi, Sistem Yay. İst.

[3] Beresford, T. (2011) Sonsuz Oyunlaştırma, elma yay. İst.

[4] Fogg, B.J. Basit alışkanlıklar, https://www.oyunlastirma.co/kitap-ozeti/gamfed-turkiye-kitap-kulubu-yazdi-tiny-habits-kucuk-aliskanliklar/

“THINK TANK” Yapacak Bir “Stratejik Düşünce Kuruluşu” Oluşturma Teklifi


Bu proje ülkemizin içinde bulunduğu problemlere çözüm üretmek amacıyla düşünülmüş, planlanmış ve yazılmıştır. Bu konuda çalışma yapabilecek gönüllü teşekküllere ve gönüllü insanlara ihtiyaç vardır. Aşağıdaki proje taslağını ilgili ve meraklı insanlara takdim ediyorum.

SDA
STRATEJİK DÜŞÜNCE AKADEMİSİ
(ACADEMY OF STRATEGIC THINKING)

Kadim medeniyetimizin temellerini oluşturan değerlerimizi esas alan bir anlayışla; ülkemizin, medeniyet havzamızın ve bütün Dünya’nın daha yaşanabilir, daha huzurlu ve daha müreffeh bir yer olması için çözümler üretmek amacıyla faaliyet gösterecek olan SDA; insani değerler odaklı olarak aile ve gençliği hedef alan eğitim, kültür ve sanat bağlamında yeni bir Türkiye ve yeni bir dünya tasavvuru yolunda ortak akıl, bilimsel düşünce ve sivil iradenin hâkimiyetini esas alan bir sivil düşünce kuruluşudur.

SDA’nin Temel Amacı:

Millet iradesine, temel insan hak ve hürriyetlerine inanan ve bütün Dünya’ya ilham verecek bir Türkiye hayalidir. SDA, milletimizin bütün farklılıklarını kabul eden, birlikte yaşama kültürünün ilkeleri olarak birlik beraberlik, barış ve esenliğin hâkim olduğu ve bölgesindeki milletlere ilham kaynağı olacak bir küresel aktör olarak tarihteki lider rolünü tekrar oynayacak güçlü, kalkınmış, huzurlu bir Türkiye’nin inşası için ülkemizin yeni bir düşünce ekolü olmak için çalışır.

Temel Faaliyet Alanları

Medeniyetlerin buluşma alanı olan bölgesel konumuyla Türkiye’de; iç ve dış temel stratejik hedefler için düşünce ve politikalar geliştirmek, çözüm ve stratejiler üretmek ve projeler hazırlamak ve teklif etmek SDA’nin temel faaliyetlerindendir. Bu bağlamda Yeni ve güçlü Türkiye vizyonunun gereği olan proaktif kalkınma hamlesine katkılar sağlamak için alternatif stratejiler belirlemek, projeler hazırlamak, araştırmalar yapmak, rapor, analiz ve dosyalar yayınlamak ve bu amaçla seminer ve sempozyumlar düzenlememektir.

SDA’nin başlıca faaliyetleri şunlardır:


1.     Stratejik Plan hedefleri doğrultusunda proje çalışmaları
2.     Günlük ve haftalık analizler, yorumlar
3.     Raporlar, dosya çalışmaları, kitaplar
4.     Brifingler – Çalıştaylar – Basın konferansları
5.     Yayın faaliyetleri
6.     Medya faaliyetleri
7.     Ulusal ve uluslararası boyutta seminer, konferans, sempozyum, kongre vb. aktiviteler
8.     Beyin fırtınaları, Yuvarlak Masa Toplantıları, Paneller
9.     Anket çalışmaları, kamuoyu araştırmaları
10.   Eğitim faaliyetleri 

Stratejik Etkinlik Alanları


SDA üç yıllık stratejik planı çerçevesinde belirlenen amaçlar, beş ana programa ayrılmakta olup, her program bir koordinatör yönetiminde uzman, asistan ve stajyerlerden oluşacaktır. Program koordinatörlüklerinin gözetiminde proje gruplarıyla planlı faaliyetler yürütülecektir.

Çalışma Konseyleri ve Araştırma Merkezleri SDA’nin özgün faaliyet alanları olacaktır.


Program Koordinatörlükleri:


a.     Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler Programı
b.     İç Politika ve birlikte yaşama kültürü
c.     Ekonomi Programı 
d.     Tarih ve Toplumsal Hafıza Araştırmaları Programı
e.     Eğitim Programı


Künye

SDA Başkanı: ……………………

SDA Yüksek İstişare Kurulu ve SDA Başkanı:……………………………

SDA Kurulları

Yüksek İstişare Kurulu
İcra Kurulu
Yayın Kurulu
WEB Editörlüğü
Editör: ………………..

SDA Yazı İşleri Müdürü…………

Asistan: ……………………….

Vizyon, Misyon ve İlkeler

Vizyon

Farklılıklara saygı temelinde her vatandaşın kendisini birinci sınıf insan olarak gördüğü ve ülke kalkınması için el ele verip çalıştığı yeni bir Türkiye.

Misyon

Yeni bir Türkiye için;
“Sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir çevre için eğitim” anlayışıyla ülkemizin ve bütün insanlığın huzur ve refahı için izleme, araştırma, raporlama, eğitim, yayın, lobi, medya faaliyetleri ve toplantılar vasıtasıyla karar alıcılar ve kamuoyu üzerinde farkındalık oluşturmaktır.


İlkeler

  • Hukukun üstünlüğü
  • İnsani değerlere saygı
  • Bağımsızlık
  • İlke odaklılık
  • Uzmanlık ve güvenilirlik
  • Farklılıklara saygılı
  • Hesap verebilirlik
  • Ekip ruhuna dayalı kurumsallık
  • Sivil irade
  • Şeffaflık

Akademik ve Uzman Kadro


SDA bünyesinde hizmet verecek uzmanlar, kuruluş ilke ve amaçlarını benimseyen akademisyen, eğitimci ve farklı meslek gruplarından gönüllüler arasından seçilecektir.

Dr. Nadir Çomak

Yazma Motivasyonu

Kıymetli okurlarım, yazı yazmak insanın kendini ifade ettiği ve kendisini gerçekleştirdiği en önemli iletişim biçimlerindendir. Yazı yazmanın kişiye adeta bir rehabilitasyon etkisi yaptığı yönünde değerlendirmeler vardır. Yazı yazmak yazarı da okuyanı da rahatlatan ve iyi hissettiren bir etki yapar. Yazı yazmak için motivasyon arayanlar bilgiye, motivasyona, enerjiye, sevgi ve ilgiye ihtiyaç duyan insanları düşündüğünde kendi motivasyonlarının arttığını net bir şekilde hissedebilirler. Yazı yazmak tarihe bir not düşmek ve kıymetli bir eser bırakmaktır.

Bir iş yapmak için harekete geçme güdüsüne motivasyon denir. “Bireylerin günlük yaşantılarında gösterdikleri birçok davranışın hızı, şiddeti ve sürekliliğini belirleyen birtakım etkenler vardır. Bu etkenler, içten (bireyin kişisel özellikleri) ya da dıştan (çevre) gelen çeşitli faktörlerden etkilenmektedir”[1]. İnsan biyolojik, psikolojik, duygusal ve sosyal bir varlık olduğu için üç temel gelişim alanına sahiptir. Bu gelişim alanlarının her birisine göre farklı motivasyon unsurları devreye girer. Bu yazımda motivasyon konusunu Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi çerçevesinde ele almaya çalışacağım. Maslow teorisi veya Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, Amerikalı psikolog Abraham Maslow tarafından 1943 yılında yayınlanmış bir çalışmada ortaya atılmış ve sonrasında geliştirilmiş bir insan psikolojisi teorisidir [2].

İnsanın hayatını biyolojik olarak devam ettirebilmesi için öncelikle enerjiye ihtiyacı vardır. Issız bir adada yaşayan bir insan yaşamak için öncelikle besin bulmak zorundadır. Hissedilen açlığın derecesi şiddetlendikçe yiyecek aramak için gerekli olan motivasyonun derecesi artar. Eski tarihi dönemlerde yaşamak için besin bulmak zorunda olan insan avcılık ve toplayıcılık yapıyordu. Yiyecek bulmak için gerekli motivasyonu bulamayan insan ölmekten kurtulamazdı. Bu durum bugün de aynen geçerlidir. Öncelikli olan yaşamak için yetecek kadar gerekli olan yiyeceğin lezzetinden ziyade varlığıdır. Karnı tok olan bir insanı motive eden diğer bir unsur zevk ve lezzettir. Tok olan bir insanın lezzetli bir kebap ya da baklava için kendisini motive etmesi biraz daha zorlaşır. Bahsettiğimiz motivasyon ilkeleri normal ve sağlıklı insanlar için geçerlidir. Akli melekeleri yerinde olmayan insanın motivasyonunda sıkıntı olabilir.

Beslenme ihtiyacını karşılayan bir insanın hayatta kalabilmesi için barınmaya ihtiyacı vardır. Fakat barınacak yeri bulabilmek için de enerji toplaması gerekir. Hem oturup dinlenmek hem de yiyeceklerini depolayıp korumak ve pişirmek zorunda olan insan bir barınak yapmaya ihtiyaç duyar. Soğuk, sıcak ve vahşi hayvanlardan korunmak gibi zorunluluklarda ortaya çıkan barınma ihtiyacının şiddeti barınak yapma istek ve arzusunu belirleyen temel bir motivasyon unsurudur. Issız adadaki bir insan için bir mağara, bir ağaç kovuğu ya da bir çadır barınak görevi görebilir. İstek ve ihtiyacın şiddeti motivasyonu artıran temel bir belirleyici olarak devreye girmektedir.

Karnı tok, sırtı pek ve yuvası hazır olan bir insanın aklına, neslini devam ettirmek için bir eş bulmak ve yuva kurmak arzusu gelebilir. Bu düşünce ne kadar güçlü ise bir eş bulma motivasyonu da o kadar güçlü olacaktır. İnsanların neslini devam ettirme isteği temel bir motivasyon gerekçesi olmakla birlikte eğer cinsel bir zevk olmasaydı belki de insan nesli devam etmeyecekti. O halde yapılan işten alınacak zevk temel bir motivasyon unsurudur. Bu nedenle yapılan her işi zevkli hale getirmek ve zevkli yönlerini bulmak gerekir.

Fiziksel ihtiyaçlarını karşılayan bir insanı motive edecek üst düzey amaçlar aklına gelebilir. Bu amaçları, insanın kendini gerçekleştirme isteği olarak ifade edebiliriz. Biyolojik ve maddi ihtiyaçlarını karşılayan bir insan metafizik hedeflere yönelmek eğilimindedir. Fakat bu noktada insanı bekleyen tehlike rahat içinde yaşamaktan gelen tembellik duygusudur. Rahat bazen o kadar tehlikelidir ki insanın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran bir felç etkisi yapabilir. Ilık su ile doldurulup yavaş yavaş ısıtılan bir kazana atılan kurbağanın rahat için de duş alırken haşlandığı hikâyeyi duymuşsunuzdur. Demek ki rahat içinde yaşamak bazen öldürücü bir etki yapabilir. Bir de süt kazanına düşen ve boğulmamak için çırpınan bir kurbağanın bir lokma yağ yapıp onun üzerine tutunarak hayatta kalma hikayesini hatırladığımızda çalışmak ve çabalamak hayatta kalmanın en önemli ilkesi olduğunu görürüz. Bu iki örneğin birincisi motivasyonu bitiren rahat yaşama isteği, ikinci örnekteki ise yaşama isteğinden kaynaklanan motivasyonunun verdiği gayret ve çabadır. Bu motivasyon yaşatan bir enerjiye dönüşmüştür. IKIGAI kitabında okuduğum bir hikayede, Japon balıkçılar okyanusta yakaladıkları balıkların su dolu havuzda bozulmalarını önlemek için bir çare aramışlar. Çözümü su havuzuna bir köpek balığı yavrusu atmakta bulmuşlar. Köpek balığından kaçmak için çabalayan balıklar da canlılık ve tazeliğini korumuş. Sonuç olarak insan hayatta bir eser bırakmak istiyorsa vizyoner bir hedefe yönelmelidir. Bu hedef ne kadar güçlü ve cezbedici olursa insan o kadar hızlı koşacaktır. Kendisini motive etmek isteyen her insan beyninin içine bir köpek balığı atmalıdır! Yani sembolik anlamda ifade ettiğimiz bu köpek balığı bir amaç, bir dert, bir sorun olabilir. Dertsiz ve tasasız olmak motivasyonu düşüren bir etki yapabilir. Buradaki dert, bir tasa, bir arzu, bir sorunu çözme çabası anlamındaki sosyal sorumluluk anlamında kabul edilmelidir.

Şimdi gelelim yazma motivasyonuna. Bu yazının buraya kadar yaklaşık olarak yarım saatte yazıldığını söylesem ne düşünürsünüz? Sizce abartıyor muyum? Fakat gerçek o ki bu yazı yarım saatte yazıldı. Peki, bu motivasyonu nereden buldum. Öğretmenlerden oluşan bir arkadaş grubundaki yazı yazmanın güçlüğü üzerine yaptığımız konuşmalardan buldum. Demek ki bir sorun, bir arzu, bir istek, bir amaç yazı yazmanın motivasyon kaynağı olabilir. Sürekli olarak yeni bilgi girişi sağlayan insanlar farklı konularda daha kolay yazı yazabilir. Çünkü insan beyni un değirmenine benzer. Değirmen taşlarının arasında buğday varsa un öğütür. Buğday yoksa taşlar birbirini öğütür.[3] Hızlı veri girişi ve öğrenme yazı yazmayı kolaylaştıran bir unsurdur.

Etkili bir konuşma yapmanın ilkelerini sıralayan Lary King, konuşmaya başlarken anlatacaklarınızı maddeler halinde söyleyin, söylediğiniz maddeleri örneklerle detaylandırın ve anlattıklarınızı özetleyin demektedir. Etkili yazı yazmak da inanın bundan farklı bir şey değil. İyi ve kaliteli bir yazı yazmak için iyi bir başlık seçin, yazacaklarınızı giriş kısmında maddeler halinde özetleyin, maddeleri detaylandırıp kaynaklarla destekleyin ve sonuçta önerilerinizle yazıyı bitirin.

Kıymetli okurlarım, yazı yazmak insanın kendini ifade ettiği ve kendisini gerçekleştirdiği en önemli iletişim biçimlerindendir. Yazı yazmanın kişiye adeta bir rehabilitasyon etkisi yaptığı yönünde değerlendirmeler vardır. Yazı yazmak yazarı da okuyanı da rahatlatan ve iyi hissettiren bir etki yapar. Yazı yazmak için motivasyon arayanlar bilgiye, motivasyona, enerjiye, sevgi ve ilgiye ihtiyaç duyan insanları düşündüğünde kendi motivasyonlarının arttığını net bir şekilde hissedebilirler. Yazı yazmak tarihe bir not düşmek ve kıymetli bir eser bırakmaktır.

Bu yazı yazılmaya başladığından itibaren 45 dakika zaman aldı. Şimdi son bir dil kontrolünden sonra yayınlanabilir. Siz de hemen şimdi neden bir sayfalık bir yazı kaleme almayı düşünmüyorsunuz? İsterseniz ve denerseniz siz de başarabilirsiniz. Yazdıkça yazma yeteneğinizin geliştiğini göreceksiniz.

Kendinizi gerçekleştirmek için, bir eser bırakmak için, kendinizi iyi hissetmek için sizlere iyi yazmalar dilerim. Kolay gelsin.

29.04.2021

İstanbul

Dr. Nadir Çomak


[1] Akbaba, S. (2006). Eğitimde motivasyon. Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi, (13), 343-361.

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow_teorisi

[3] İbn-i Haldun

Okul Öncesinde Aile Katılımı ve Eğitiminin Önemi

Dr. Nadir Çomak

Dünya ülkeleri ile birlikte ülkemizde de yaşanan pandemi şartları eğitim öğretim faaliyetlerinde önemli güçlükler yaşanmasına neden olmaktadır. Sokağa çıkma yasaklarının yaşandığı bu günlerde ailelerin yaşadığı zorluklar daha da artmıştır. Bu yönüyle okul öncesi eğitiminde olduğu kadar bütün eğitim kademelerinde aile katılımı ve eğitimi daha önemli hale gelmiştir. Bu süreçte ebeveynlerin psikososyal yönden desteklenmesi önemli bir gereklilik haline gelmiştir.

Okul öncesi eğitiminde çocukların gelişimi bilişsel gelişim, dil gelişimi, sosyal gelişim ve psikomotor gelişim olmak üzere temel olarak dört gelişim alanında devam eder. Bu gelişimin sağlıklı bir şekilde sürmesi tek başına öğretmenler tarafından verilecek eğitimle oldukça güçtür. Ebeveynlerin okulda öğretmene destek olması için neredeyse bir ayağının okulda olması gerekir. Fakat pandemi günlerinde bu imkân ortadan kalkmıştır. Öğretmenlerin ebeveynlerin çocuklarına eğitim vererek okulda kazandırılmaya çalışılan alışkanlıkları desteklemek için gerektiğinde planlı ev ziyaretleri yapması beklenir. Bu ihtimal de pandemi nedeniyle ortadan kalkmıştır. “Aile katılımı terimi, ailelerin kendilerini, çocukları ve erken çocukluk programına yarar sağlayacak doğrultuda yeteneklerini ortaya koyma süreci (Morrison, 1988, akt. Zembat ve Unutkan, 2001) ya da aileleri destekleme, onlara eğitim verme ve eğitime katılımlarını sağlamada sistematik bir yaklaşım olarak tanımlanmaktadır” (Zembat ve Unutkan, 2001):Akt: (Vural Ekinci & Kocabaş, 2016). Bu faaliyetler okul yönetimi ve özellikle öğretmen tarafından planlanması ve yardımcı olması gerekir. “Aile katılımı, öğretmenlerin çocukların öğrenmesine yardımcı olan anne ve babaların çocuklarıyla nasıl çalışacaklarını öğretme imkânı bulmaları anlamına gelir”(Özel & Zelyurt, 2016). Çocukların eğitiminde ebeveyn katılımının onların akademik başarı, dil gelişimi ve sosyal gelişim gibi becerilerini desteklediği bilinmektedir (Zeynep, 2016). Bu yönüyle okul öncesinde olumlu katkıları gözlenen aile katılımı ve eğitimi uygulamalarının ilköğretim döneminde de devam etmesinin bu eğitim sürecinin verimliliğini arttıracağı söylenebilir (Vural Ekinci & Kocabaş, 2016). Özellikle yaşadığımız pandemi şartlarında bu destek bir kat daha önem kazanmıştır.

Aile katılımı çalışmalarının önem kazanması ile birlikte, önceki yıllarda okul öncesi eğitim programında yer almayan OBADER gibi standart aile eğitimi ve katılımı rehberlik programının hazırlanmasının yanı sıra, standart etkinlik planı formatına ‘Aile Katılımı’ boyutu dahil edilmiştir (Zeynep, 2016). Bu kaynakta yer alan aile katılımı etkinlikleri ebeveynler için yararlı bir başvuru kitabı özelliği taşımaktadır. Okul öncesi öğretmenleri etkinlik planlarındaki aile katılım bölümlerine özgün olarak aile katılım etkinlikleri tasarlayabilir (Zeynep, 2016). Bu etkinlikler özellikle son zamanlarda uzaktan eğitim ilkelerine göre uzaktan erişim araçları ile yapılacak biçimde yeniden planlanmalıdır. Küreselleşme ile küçük bir köy haline gelen dünyamızda bu engellere bir de salgın hastalıklar ve virüs engeli çıkmıştır. Aile katılımının istenen nitelik ve nicelikte gerçekleşmesinin önünde birtakım engeller bulunmaktadır. Bunlar aileden, öğretmenden ve okul yönetiminden kaynaklanan engeller olarak sınıflandırılabilir (Aktaş Arnas & Günay Blaloğlu, 2018). Bu alanda yapılan bazı araştırmalarda öğretmenlerin aile katılımı etkinliklerine katılımlarını arttırmaya yönelik herhangi bir çabalarının olmadığı, ebeveynlerin okulda ve evde etkinliklere katılımlarını engelleyen durumlarla ilgili herhangi bir bilgi sahibi olmadıkları yönünde bulgular elde edilmiştir. Bu durum öğretmenlerin aile katılımı konusunda hem yeterli bilgiye sahip olmadıkları hem de bu işi kendisine ek bir iş gibi algılamaları ile açıklanabilir (Aktaş Arnas & Günay Blaloğlu, 2018). Öğretmenler aile katılımı konusunda reaktif değil proaktif ve çözüm odaklı bir tutum takınmalıdır. Zira bazı araştırmalarda öğretmenlerin aile katılımı konusunda ebeveynlerin katılımını bekledikleri ancak bunun gerçekleşmediği zamanlarda ebeveynleri “ilgisiz” olarak niteledikleri, bu durumun gerçek nedenini araştırmak yerine olasılıklar üzerinden yorumda bulundukları, böyle zamanlarda ebeveynlerle doğrudan iletişime geçmedikleri (Aktaş Arnas & Günay Blaloğlu, 2018) sonuçlarına ulaşılmıştır. Bu nedenle öğretmenler ebeveynlerle açık bir iletişim kurmalıdır. İletişimi başlatma ve devam ettirme konusunda da liderlik yaparak ebeveynleri cesaretlendirmelidir. Son bir yıl içinde yapılan bazı çalışmalarda ailelerin psikososyal desteğe daha fazla ihtiyaç duyduğu yönünde bulgulara rastlanmaktadır.[1]

Yapılan bazı araştırma sonuçlarına göre, ebeveynlerin, öğretmenler ve yöneticilerle yaşadıkları iletişim sorunlarından bahsedilmektedir. İnsanın olduğu yerde iletişim sorunlarının yaşanması normal karşılanmalıdır. Asıl önemli olan yaşanan iletişim sorunlarının çözüme kavuşturulması ve sağlıklı bir iletişimin kurulabilmesidir. Ebeveynler bazı araştırmalarda hem öğretmenlerin hem de yöneticilerin kendileriyle etkili iletişim ve işbirliği kuramadıklarını ve karar alma süreçlerine kendilerini dahil etmediklerini belirtmişlerdir (Aktaş Arnas & Günay Blaloğlu, 2018). Bu sonuçlar dikkate alındığında öğretmenlerin ve okul yöneticilerin ebeveynlerle sağlıklı iletişim kurarak onları okul etkinliklerine daha aktif olarak katmaya çalışması gerektiği anlaşılmaktadır. Ebeveynlerin etkinliklere katılım konusunda özellikle öğretmenlerin ebeveynlerin katılımına açık olmadıklarına yönelik algıları, aile katılımına yönelik potansiyel bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır (Aktaş Arnas & Günay Blaloğlu, 2018).  Yaşan bu iletişim sorunları dikkate alındığında, okul öncesi eğitimde aile katılımının daha sağlıklı ve etkili gerçekleştirilebilmesi için hem öğretmenlere hem de ebeveynlere aile katılımı ve iletişim becerileri konusunda ciddi ve kapsamlı bir eğitim verilmesinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır (Aktaş Arnas & Günay Blaloğlu, 2018).

Dünya ülkeleri ile birlikte ülkemizde de görülen pandemi şartlarında eğitim öğretim faaliyetlerinde önemli güçlükler yaşanmaktadır. Özellikle sokağa çıkma yasaklarının sürdüğü bu günlerde ailelerin yaşadığı zorluklar daha da artmıştır. Bu yönüyle okul öncesi eğitiminde olduğu kadar bütün eğitim kademelerinde aile katılımı ve eğitimi daha önemli hale gelmiştir. Bu günlerde ebeveynlerin psikososyal yönden desteklenmesi daha önemli bir haline gelmiştir.

Sonuç olarak aile katılımı ve eğitimi konusunda şu öneriler yararlı olabilir:

  • Aile çocuk ilişkilerini geliştirmek için uzaktan erişimle gerçekleşen anne baba eğitimleri artırılmalıdır.
  • Anne baba eğitim programlarının yaygınlaştırılması için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Belediyeler (yerel yönetimler) gibi bazı kurumlar tarafından desteklenmelidir. Valiliklerde uzaktan eğitim hizmet birimleri açılmalıdır.
  • Öğretmenler bu tür seminerler verebilmek için çeşitli uzaktan eğitim hizmet içi eğitim programlarına dâhil edilebilir.
  • Öğretmen adaylarına lisans eğitiminde seçmeli ders olarak verilen aile eğitimi dersi zorunlu hale getirilmelidir.
  • Anne-babaların, psikolojik danışma ve rehberlik merkezlerinden, aile danışma merkezlerinden, ana baba okulları gibi kendileri ve çocukları ile ilgili yardım alabilecekleri kurumlardan destek almaları sağlanabilir. Özellikle ebeveynlere ve çocuklara uzaktan erişimle psikososyal destek birimleri kurulmalıdır.
  • Anne-baba eğitimi kapsamında verilen uzaktan erişim temelli seminerler arttırılarak daha çok aileye ulaşılmalıdır.
  • Özellikle pandemi döneminde çocukların ve anne-babaların davranışlarını inceleyen daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır (Özel & Zelyurt, 2016).

KAYNAKÇA

Aktaş Arnas, Y., & Günay Blaloğlu, R. (2018). Okul Öncesi Eğitimde Aile Katılımı Engelleri ve Süreçte Karşılaşılan Sorunlar. Hacettepe University Journal of Education. https://doi.org/10.16986/huje.2018043536

Özel, E., & Zelyurt, – Hikmet. (2016). Anne Baba Eğitiminin Aile Çocuk İlişkisine Etkisi. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 0(36). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/227831

Vural Ekinci, D., & Kocabaş, A. (2016). Okul Öncesi Eği̇ti̇m Ve Ai̇le Katılımı. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 15(59). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/229749

Zeynep, K. (2016). Analyzing parental involvement dimensions in early childhood education. Educational Research and Reviews, 11(12). https://doi.org/10.5897/err2016.2757


[1] https://www.nadircomak.com/286/aileler-pandemi-surecinde-nasil-etkilendi/

Her Öğretmen Bir Çiçek Gibidir


“Bu seferki kovuluşun sebebi meslek rekabeti değil, meslek ahlakı idi.” 

                                                                                                     Reşat Nuri Güntekin

IKIGAI hakkında yazdığım köşe yazımı okuyan şair bir dostumdan şöyle bir mesaj aldım: “Böyle bir zamanda siyasi yazılar değil de eğitim yazıları yazmanızı yadırgadım!” Şair dostuma cevap olarak: “Bu zamanda siyasi konuların cazibesi karşısında yazı yazmamanın gerçekten zor olduğunu fakat kalıcı ve nitelikli eğitim yazıları yazmanın daha zor olduğunu” ilettim.

Aynı gecenin sabahında uyanıp sosyal medya hesaplarımı kontrol ettiğimde Linkedin ana ekranıma düşen mesajda Irısh Murdoch’a ait olduğunu öğrendiğim şu özlü söz dikkatimi çekti; “Çiçekler komşularıyla “rekabet” etmekle ilgilenmez. Sadece çiçek açarlar.”

Açıklama yazısında, birbiriyle doyasıya oynayan çocukları çiçek bahçesine benzeterek ebeveynlere, çocukları kategorize ederek sıralayıp rekabete sokmanın sakıncalarından bahsediyordu[1]. Bu mesaj kafamda rekabet konusunda bir yazı yazma fikrinin çağrışım yapmasına neden oldu. Hemen bilgisayarımın başına geçtim ve klavyenin tuşlarına dokunmaya başladım.

“Rekabet” kelimesi; “Aynı amacı güden kimseler arasındaki çekişme, yarışma, yarış.”  anlamına gelmektedir. Aynı meslek grubundaki insanların birbiriyle rekabet etmesi yani yarışması bu yönüyle normal karşılanabilir. Çiçekler ve meyveler de aynı amaç için çalıştıkları için aslında birbiriyle rekabet ediyorlarmış gibi görünebilirler. Fakat çiçekler seçmekten ziyade seçiliyorlar. Çiçekleri seçenler ise bal yapmak isteyen arılar ya da güzel görünmek isteyen insanlar. Çiçekler bunu hiç bilmese ve düşünemese de en güzel şekilde açıyor, en güzel şekilde meyveye duruyorlar. Meyve ağaçlarındaki meyvelerde çiçeklerin yolundan gidiyor. En güzel meyve olmaya çalışıyorlar ve birbirleriyle yıkıcı ve yıpratıcı bir rekabet içine girmiyorlar. Japonların Kaizen kalite modelinde her gün biraz daha kaliteli ve mükemmel iş yapma ilkesi sanki çiçeklere ve meyvelere bakarak modellenmiş gibi görünüyor. Her gün daha iyiye ve daha güzele doğru pozitif bir iç disiplinle ilerlemek çiçeklerin sürekli olarak yaptığı bir iştir.

Güneş her sabah doğar ve ışıklarını yeryüzüne gönderir. İhtiyacı olanlar güneşin ısısından ve ışığından yararlanır. Güneş bulutlarla rekabet etmez. Bulutlar fizik kanunlarına göre ısınan suyun buhar haline gelip yükselmesi ile oluşur. Yükseldikçe soğur ve yağışa dönüşürler. Bulutlar rüzgârla rekabet etmez. Yağmur yeryüzüne iner ve ihtiyacı olan canlı ve cansız ne varsa hepsine dokunur. Su canlılarla rekabet etmez. Toprak canlılara beşiklik eder. Bağrına bastığı çekirdekleri yeşertip büyütür. Toprak canlılarla rekabet etmez. Hava her canlının ciğerlerine girer ve hayatlarının devamına katkı sağlar. Nefesi içine çeken canlılarla rekabet etmez.

Gerçek rekabet komşusunun ürününü kötülemek değil kendi ürününün güzelliklerini anlatmaktır. Eğitimciler bir çiçeğe benzeyen çocuklara güneş gibi, toprak gibi, su gibi ve hava gibi yararlı olmak için çalışır. Bir meyve ağacının çiçeklerinin meyve olmak için olgunlaştığı gibi. Öğretmenler her gün daha iyiye ve daha güzele doğru bir adım daha ilerlemek için çalışırlar. Rekabet dünyasının acımasız çarkları ile savaşmak çiçeklerin tercih etmediği bir yoldur. Her bir öğretmen bir çiçek gibidir.

Dr. Nadir Çomak


[1] Sarısoy, B. YÖM okulları idari koordinatörü 17.04.2021 tarihli linkedin iletisi.

Yeni Yeterlilikler Kazanmak

Arthur Eddington’un dediği gibi: “Eğer kuramınız Termodinamiğin İkinci Yasası’na karşı geliyorsa hiç ümidi yok demektir, utanç ile yerle bir olması kaçınılmazdır.”

“Dijital Dönüşüm Çağı” olarak adlandırılan bir dönemi yaşıyoruz. Tekerleğin icadından bugüne dünya hızla değişti. Taştan ve ağaçtan yapılan tekerlekler bugün ABS, ASR fren sistemlerine sahip çelik jantlı ve esnek lastikli mükemmel aerodinamik bir yapıya ulaştı. Tek beygir tarafından çekilen arabalar bugün yerini 1000 beygir gücündeki motorlara bıraktı. Duman ve güvercinle haberleşen insanoğlu bugün 5G internet teknolojisi ile bir saniyelik gecikmelere bile tahammül edemiyor. 6G internet teknolojisi geliyor ve şimdikinden çok daha hızlı olacağı söyleniyor. Internet of Things (IoT) olarak adlandırılan “Nesnelerin İnterneti” ilk kez 1999 yılında Kevin Ashton tarafından önerildiğinde veriler, sunucu denilen yüksek kapasiteli bilgisayarlarda saklanıyordu fakat bugün fiziki donımlara ihtiyaç bırakmayan bulut teknolojileri kullanılır oldu.[1]

Akıllı şehirler inşa etmek için akıllı teknolojiler kullanarak nesnelerin karşılıklı konuşması ile ulaşımdan, enerji sektörüne, bilişimden, sağlık sektörüne kadar her alanda baş döndürücü gelişmeler yaşanıyor. Geliştirilen robotik teknolojiler insan bedeni ile entegre olarak vücudun bir parçası gibi çalışmaya başladı bile. Yapay zekâ uygulamaları ile bilgi eskiden olduğundan daha hızlı üretilir hale geldi. Veri madenciliği (data mining) ile akıllı telefonlarımızı kullanarak sosyal medyada paylaştığımız her veri ticari bir sermaye haline geldi. Block Chain teknolojileri ile dijital paralar dünyamıza girdi bile. Bu baş döndürücü gelişmeler yaşanırken bilgilerimiz de geçerliliğini her geçen gün kaybediyor. Yazılım teknolojilerinde sürekli yeni sürümlerin piyasaya çıkması ile bilişim teknolojileri ve akıllı telefonlarımızı güncellemek (up date) ve donanımlarımızı yükseltmek (up grade) zorunda kalıyoruz.

İnsan, toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlıdır.[2] İnsan biyolojik ve fizyolojik olarak yaşar ve gelişir, psikolojik olarak duygusal ve bilişsel özellikler taşır, sosyal ve kültürel olarak da bir topluluk içinde insanlarla birlikte yaşamaya ihtiyaç duyar. Fizik kanunlarından termodinamiğin ikinci yasası olan entropi, düzensizlik katsayısı olarak bilinir. Kısaca enerjisini kaybeden cisimler bozulmaya ve çürümeye mahkûmdur. Arthur Eddington’un dediği gibi: “Eğer kuramınız Termodinamiğin İkinci Yasası’na karşı geliyorsa hiç ümidi yok demektir, utanç ile yerle bir olması kaçınılmazdır.”[3] Entropiyi sosyal olaylara uyguladığımızda kendini güncellemeyen, enerji almayan ya da öğrenmeyen insanların demode olacağı şeklinde yorumlayabiliriz.

Bu hızlı teknolojik dönüşüm çağında yaşayan bizler eskimemek ve çağın getirdiği yeniliklerin gerisinde kalmamak için ne yapmalıyız? Bu sorunun cevabını yazımın ilham kaynağı Enpara.com Dijital Bankacılık Direktörü Abit’in dediği gibi, yeni yeterlilikler kazanmalıyız şeklinde verebiliriz; “tek kariyerle yetinmeyin ve işletmeci iseniz Hukuk eğitimi almak gibi yeni bir alanda yeni bir eğitim alın ve yeni bir yeterlilik kazanın.”[4] Ben de son iki yıldan beri eskiyen ve geçerliliğini yitiren bilgilerimi ve yeterliliklerimi geliştirmek için çalışıyorum. Ne mi yapıyorum? Örneğin; üçüncü lisans eğitimimi alıyorum, ikinci doktoramı yapıyorum, antrenörlük sertifikamım seviyesini yükseltmeye çalışıyorum, danışmanlık sertifika programını tamamlıyorum, yeni kitaplar yazıyorum, yeni markalar geliştirip patentlerini alıyorum, beslenmeme ve sporuma dikkat ediyorum, yabancı dilimin seviyesini yükseltmek için çalışıyorum.

Gaz lambasının ışığında ilkokul ödevlerini yapmış ve bilgisayarı 1994 yılından beri kullanan X kuşağının bir temsilcisi olarak yaptıklarım ancak çağı yakalamak için küçük çabalar olarak görülebilir. Çünkü Z kuşağının harika gençlerinin başardığı muhteşem işlerin ve girişimlerin (STARTUP) yanında benimkiler minik adımlardan öteye geçemez.

Öğretmenlerimiz çocuklara ve gençlere yeni yeterlilikler kazanma konusunda örnek olmalıdır. Zamanın insanı bütün yönleriyle eskitmesinin karşısında canlılığımızı korumanın tek yolu yenilenmektir. Yenilenmek ise öğrenen insan olmaktan geçer, sürekli olarak enerji almak ve gelişmek. Entropi yasasına karşı koyup fiziksel olarak ölmemek imkânsız olsa da zihinsel ve duygusal olarak genç ve zinde kalmak her zaman mümkündür.

Ümitleri ve vizyonu canlı olan insanlar sonsuza kadar yaşayabilir.

Dr. Nadir Çomak

[1] Yudakul, A. 2021, Nesnelerin İnterneti, BÜMED, Sayı;246, s:24.

[2] https://sozluk.gov.tr/

[3] https://astronomi.itu.edu.tr/fizik/entropi/

[4] Abit, K. 2021, Boğaziçililer Deneyimlerini Paylaştı, BÜMED, Sayı;246, s:82.

Sizi Koşturacak ve Coşturacak (生きがい) IKIGAI’niz var mı?

Dr. Nadir Çomak

İstanbul’un bunaltıcı trafiğinde adım adım ilerlerken radyomun dijital tuşları 105.8 frekansında durdu. Programda Japonların yalın üretim felsefesi anlatılıyordu. Toyota’nın kalite felsefesini oluşturan bu anlayış, yalın akademiler sayesinde bir öğreti olarak yaşatılıyordu. Program zihnimde şimşekler çakmasına neden oldu. Ben de evimde NHK televizyonunu izleyen bir Japon kültürü hayranıydım.

Japonya Büyük okyanusun ortasında, Asya kıtasının doğusunda, kuzey doğu ve güney batı yönünde uzanan volkanik adalardan oluşuyordu. Genç bir topoğrafik yapıya sahip bu ülkedeki insanlar, sürekli olarak tarım, hayvancılık ve balıkçılık faaliyetleri ile uğraşmak zorunda kalıyorlardı. Yani sürekli olarak hareket halinde olan çalışkan insanlardı. Ayrıca tektonik olarak hareketli olan bu adalarda yaşayan insanlar depremlere karşı hafif ve dayanıklı binalar yapmak zorundaydı. Bu şartlar Japon halkını dayanıklı, esnek ve çevik olmaya yönlendirmişti. Aynı zamanda doğal yaşam içerisinde sade ve sağlıklı yaşamayı öğrenmişlerdi.

Bu düşüncelere dalmışken, hemen program konuğunun iletişim bilgilerini aldım ve kendisini arayarak görüşmek ve tanışmak istediğimi belirttim. Sarıyer’de bulunan Yalın Enstitü’ den Yalçın Bey ile çok keyifli bir sohbet yaptık. Yalçın bey otomotiv sektöründe yıllarca başarı ile çalışmış olan profesyonel bir yöneticiydi. Keyifli sohbetimiz sırasında bana Japon kalite anlayışını anlattı ve bana iki kitap tavsiye etti. Japon kültürünün kalitesini ve insanlarının uzun yaşamasının sırrını anlatan IKIGAI kitabı.

Birinci kitabı aldım ve hemen okudum. Kitapta Japonya’nın Okinawa adasında yaşayan insanların, uzun ve sağlıklı yaşam sırları anlatılıyordu. Bu sırlar, her gün yapacak bir amaç (IKIGAI) bulmak, erken kalkıp güne coşku ile başlamak, gün batana kadar fiziksel olarak çalışmak, doğal beslenmek ve eve yorgun aynı zamanda mutlu bir şekilde dönmek olarak sıralanıyordu.

İkinci kitabı alıp okuduğumda ise bu sırları nasıl hayata geçirdiklerini anlatan bir uygulama rehberi ile karşılaştım. Bu rehberde 35 uygulamadan bahsediliyordu. Bu maddeleri sizin için kitabın özüne bağlı kalarak alıntı yaptım ve kendi görüşlerimi de küçük dokunuşlar halinde ilave ederek, şu şekilde özetledim.

  1. Bir şeyi %10 geliştirmek istiyorsanız onu %100 geliştirebileceğinizi hayal edin. “Şinkansen” etkisini keşfedin. Alışılmışın dışına çıkın. Japon hızlı trenlerinin icat edilme hikayesini öğrenin.
  2. Ajandanıza yapılması “imkânsız” olan en az bir şey ekleyin. Fuji dağına en kısa zamanda çıkan insanın hikayesini öğrenin.
  3. Amacınıza ulaşmak için sabırlı ve sebatkâr olun. “Gabarimse” (sabrın ve sebatın gücü) sırrını keşfedin. Elinizden gelenin en iyisini yapın.
  4. 21 gününüzü olumlu ve yeni bir alışkanlık edinmeye adayın.
  5. Güvendiğiniz kişilerden geribildirim isteyin.
  6. Kendinize, tutkunuzu keşfetmek üzere size yol gösterecek bir akıl hocası bulun. Japonlar gibi sizin de bir “Senpai”niz olsun. Yani bir ustanın yanında yetişen bir stajyer (kohai) gibi ustanın yanında yetişin.
  7. Projeye dönüştürebileceğiniz bir şeyi örnek alın ve geliştirin.
  8. Sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeyleri eleyerek keşfedin. Aslında kendi özünüzü keşfedin. IKIGAI’nizi yani, tutkunuzu, misyonunuzu, uğraşınızı ve mesleğinizi keşfedin. Mutlu ve coşkulu bir şekilde yaşayın. İşte o zaman asla yorulmazsınız.
  9. Her hafta, geliştirmek istediğiniz bir erdem üzerinde çalışın. Yani kendi niteliklerinizi geliştirin. Elmas, çelik gibi kendinizi işleyin ve parlatın. Franklin Günlüğü ilkesine göre her gün geliştireceğiniz belirli erdemler listeniz olsun. Her gün farklı bir erdem üzerine yoğunlaşın.
  10. Beraber gelişmek ve beraber kavramak adına, tutkularınızı sizinle aynı ruh halinde olan kişilerle paylaşın. “Gaşuku” seansları yapın. Uzmanlık alanındaki arkadaşlarınızla sinerji oluşturmak için kampa girin.
  11. Konfor alanınızın dışına çıkın ve yeni bölgeler keşfedin. Yani kazanda haşlanan kurbağa gibi olmayın. Yeni maceralar keşfedin.
  12. Acil olan önemli konulara öncelik verin (S. R. Covey, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı). Her şeyi zamanında yapın. “Podomoro” (İtalya’da domates şeklinde zaman ölçer) tekniği ile işlerinizi 25 dakikalık bölümlere ayırın ve kısa teneffüsler verin. İşin sonunda uzun ve keyifli bir teneffüsü kendinizi ödüllendirin.
  13. Kazançlı olmayan her şeyden soyutlanın (Yararsız olan her şeyden). Wilfredo Pareto Etkisini öğrenin. Kıymetli olan %20 içinde gizlidir. %80 olan gereksizleri hayatınızdan temizleyin.
  14. Projelerinize size ilham verecek isimler takın. Kelimelerin gücünü keşfedin. Okuma (%10), işitme (%20), görme (%30) ve yapmanın (%90) öğrenme üzerindeki etkisini fark edin.
  15. Çocukluk hayallerinizi ve değerlerinizi yeniden keşfedin. İçinizdeki çocuğun gücünü yeniden keşfedin.
  16. Motive olmak için yaşamınızdaki büyük başarılarınızı hatırlayın. Nostaljik anılarınız olsun. Kendi kişiliğiniz üzerinde kişisel arkeolojik kazılar yapın.
  17. En yakın arkadaş ve dostlarınıza odaklanın ve onlara hak ettikleri değeri verin. Yeni arkadaşlıklar ve dostluklar kurun.
  18. Şimdiki zamanı anlayabilmek için geçmişte başınıza gelen olayları birleştirin. Hayatınızdaki farklı noktaları birleştirin ve yeni projeler yapın. S. Jobs’ın “apple” markasını tasarladığı gibi.
  19. “Teknoloji detoksu” yapın. Ekranlardan zaman zaman uzak kalın.
  20. Yemeklerinize ve boş zamanlarınıza “slow life” tekniğini uygulayın. Sakin ve sessiz yaşamı seçin, doğal ve sağlıklı beslenin. Daha uzağa gitmek için yavaş adımlarla ilerleyin.
  21. Dağılmadan bir seferde tek bir şeye odaklanın. Tek bir işte uzmanlaşın. “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” ilkesini aklınızdan çıkarmayın.
  22. Her gün en az beş dakikanızı kişisel bir konu üzerine yazmaya ayırın. Unutmayın yazmak terapi etkisi yapar ve iyileştirir. Mürekkebin ve kâğıdın gücünü keşfedin.
  23. Duygularınızı harekete geçirmek için “haiku” (Japon şiir sanatı) ile tanışın. Siz de Türkçe dilinde kısa şiirler yazmayı deneyin. İçinizdeki şairi ortaya çıkarın.
  24. Yaşamınızın her döneminde önemli kararlar almayı öğrenin. Hayatınızı değiştirecek yeni girişimler kurmaya açık olun.
  25. Cevabını bilmediğiniz sorulara ve düşlerinize danışın. İçinizdeki düş makinesini etkinleştirin.
  26. “Enso çemberi” çizerek akışa kapılın. İçinizdeki uyum ve ahengi yakalayın. Kaligrafi ve yazı sanatında ustalaşın. Kaligrafi sanatının S. Jobs’ın “Iphone” markasını geliştirmesindeki katkısını hatırlayın.
  27. Haftada bir “koan” çözün, yani bulmaca ve zekâ oyunları ile meşgul olun. 360 derece düşünme becerilerini geliştirin. Sorunları dikey, yatay, düzüne, tersine vb. açılardan düşünerek çözmeyi öğrenin.
  28. Günlük aktiviteleriniz sırasında farkındalık (mindfulness) egzersizi yapın.
  29. Kapılarınızı mutlu rastlantılara açın, sizi mutlu edecek fırsatları keşfedin. “Serendiplik” sırrını keşfedin. Rastlantısal icatlar tarihini okuyup öğrenin.
  30. Her gün bencillikten uzak bir davranış sergileyin. Empatik düşünün, paylaşın ve zenginleşin. Kibarlığınızı konuşturun. Küçük jestler ve küçük iyilikler yapın.
  31. Sizi mutlu eden insanlara düzenli aralıklarla kucak açın. Arayın sorun, ikram edin, duygu, düşünce ve ekmeğinizi paylaşın. Dokunmanın önemini keşfedin. Sevdiklerinize dokunun. Hayatınıza dokunuş katın.
  32. Arada sırada bir maceraya atılın ve sürprizlerle karşılaşmaya hazırlıklı olun. Plan ve plansızlık arasındaki farkı fark edin.
  33. Kaizen (PUKO döngüsü; planla, uygula, kontrol et, önlem al, organize et ve düzenle) ile IKIGAI’nizingelişimini bütünleştirin. Japon kalite felsefesi olan “kaizen” her gün az da olsa mükemmelleşmeyi hedefleyen bir kalite anlayışıdır. Öğrenen insan, öğrenen aile, öğrenen bir toplum olun.
  34. İlerlediğiniz yolda kendinizi sizi geliştirecek yönleri gösteren oklara doğru çevirin. Esnek olun. Okçuluk (Kyudu) sanatını keşfedin.
  35. Olumsuzluklardan uzaklaşın. Yani olumlu ve iyimser bir bakış açısı kazanmaya çalışın. Her şeyin iyisine ve güzeline bakmayı bir hayat felsefesi haline getirin. Olumsuzluklar içindeki olumluyu, çirkin gibi görünenler arasında güzellikleri keşfedin. “Toşugu” öğretisini keşfedin (üç maymun öğretisi Konfüçyüs’ün a priori yazıtlarından alınan bir Japon deyişine dayanıyor olabilir; “kötüye bakma, kötüyü dinleme, kötü söz söyleme”).

Bir radyo programı ile başlayan serüven beni bir bilge insanla tanıştırdı. Bilge insan beni bir kitapla tanıştırdı. Kitap beni bir yaşam felsefesiyle tanıştırdı. Böylece, her insanın hayatını renklendirecek ve yaşam kalitesini artıracak, ona enerji verecek bir IKIGAI’sinin olmasının ne kadar önemli olduğunu öğrenmiş oldum. Okuduğum kitabı özetleyerek ve öğrendiklerimle destekleyerek sizlere sundum. Bana çok yararlı oldu ve iyi hissettirdi. Umarım size de yararlı olur.

Sizin de IKIGAI’nizin olması dileklerimle mutlu ve sağlıklı günler dilerim.

Gençler Nasıl İş Bulur?

Dr. Nadir Çomak

Bugünkü yazımda iş arayan insanların iş ararken nasıl bir strateji izlemesi gerektiği konusunu işleyeceğim. Çünkü iş arayan genç insanların yaşadığı güçlükler beni derinden etkiliyor. TÜİK kayıtlarına göre, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı, Kasım 2020’de 4 milyon 5 bin kişi olarak kayıtlara geçti. Aynı dönemde işsizlik oranı yüzde 12,9 seviyesinde gerçekleşti. İşsiz olan insanlarımız iş bulma için nasıl bir yol izlemelidir? Nasıl bir düşünce biçimi geliştirmelidir? Nasıl harekete geçmelidir?

İş aramak, iş bulmak ve başarılı olmak için öncelikle doğal süreçlerin işleyişini iyi anlamak gerekiyor. Bunun için de bilimsel düşünce sistemini iyi kavramak gerekiyor. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. Suyun buharlaşması için sıcaklık gerekir. Isısı artan su böylece buharlaşır ve yükselir. Yükselen su buharı bulutları oluşturur. Bulutlar yükseldikçe atmosferdeki sıcaklık miktarı düşer. Soğuyan su buharı damlacıklar halinde sıvı hale geçer. Ağırlığı artan su damlası yer yüzüne düşer ve böylece yağmur meydana gelir. İş arayan bir kişi de öncelikle içinde bulunduğu bunaltıcı ve zor şatların etkisi ile ısınınca buharlaşan bir su gibi yoğunlaşmalı ve düşüncelerine yükseklik kazandırmalıdır. Düşünceler yoğunlaşıp bir noktaya odaklandığı zaman yükseklik kazanır. Yoğunluğu ve yüksekliği artan düşüncelerin içinden çıktığı bir beyin böylece sürekli çalışarak çözüm aramaya başlar. Burada püf noktası düşünceyi tetikleyecek bilgi taneciklerinin olmasıdır. Su olmadığı zaman buharlaşma da olmayacağına göre, bilgi kırıntıları olmazsa proje üretecek doğru bilgiye de ulaşmak güçleşir. Zaten değirmen taşında buğday tanesi yoksa un öğütmezsiniz. Bu adımda çıkaracağımız 1. Sonuç; İş aramak ve bulmak için bilgi seviyenizi artırın.

Buharlaşan suyun saf suya dönüştüğü gibi bilgiden süzülüp yükselen düşünceler de saf bir hale gelir. Su damlasına dönüşen su buharı gibi sizin kafanızdaki düşünceler de çağrışım yaparak proje fikri haline dönüşür. Bu adımda çıkaracağımız 2. Sonuç; Bilgileriniz işe yarayan projeler haline gelmedikçe bir kıymeti yoktur.

Yağmurun nereye düşeceğini belirleyen en önemli faktör rüzgâr sistemleridir. Rüzgarlar tarafından savrulan bulutlar genelde bir yükseltiye çarparak dağın yamaçlarında yağmura dönüşür. En fazla yağış alan dağlık deniz kıyılarına örnek olarak Doğu Karadeniz kıyıları gösterilebilir. Buradan çıkaracağımız 3. Sonuç; Yağmur damlası gibi değerli proje fikirlerinizin çarpıp yağışa dönüşmesi için kendinize doğru bir rüzgâr sistemi bulun. Yani projelerinizi sürükleyip uygun bir coğrafi konumdaki yükseltilerle buluşturacak bir network sisteminden bahsediyorum. Uygun bir proje ikliminin oluşması için kendinizi anlatabileceğiniz bir ekosistem oluşturmanız gerekir. Bu örnekten çıkaracağımız 4. Sonuç; Doğru proje fikrini doğru insanlara ulaştırmak gerektiğidir. Pazarda maydanoz satılır fakat altın satılmaz.

Yer yüzüne düşen yağmur damlaları uygun bir toprağa düşerse yararlı olur. Sizin üreteceğiniz projeler ve iş geliştirme fikriniz de ancak doğru bir zeminde karşılık bulabilir. Buradan çıkaracağımız 5. Sonuç; Projelerinizi ve iş fikrinizi susamış topraklar gibi yağmur bekleyen ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak gerektiğidir.

Genel bir değerlendirme olarak şunu söyleyebiliriz: İş arayan genç insanlar yeni bilgilerle zihinlerini sürekli zenginleştirmelidir. Zenginleşen düşünceler yükselir ve çağrışım yapan bir ilhama dönüşür. Fikirlerin savrulması kaçınılmaz olduğu için doğru bir mecrada ve doğru bir yöntemle ve uygun bir sistematiğe göre düzenlenerek yapılandırılmalıdır. Bu noktada bilişim teknolojileri ve sosyal medya araçlarını kullanarak proje ve iş fikrini çarpıcı bir biçimde sunmak gerekir. Çünkü, ormanda bir kuş ötse ve onu kimse duymamış olsa, o kuş ötmüş sayılmaz (P. Drucker diye hatırlıyorum). Siz de proje ve iş fikrinizi doğru muhataplara ulaştırmak için çalışmalısınız. Çalışırken de dayanıklı, esnek ve çevik olmalısınız. Tıpkı bir su damlasının yaptığı gibi. Su damlaları asla vazgeçmez ve engelleri sızar geçer, aşar geçer, uçar geçer ya da buz olur ve kayaları çatlatır yine hedefine ulaşır. Bu noktada iş aramak ve bir iş fikri geliştirmek için su gibi girişimci olmak gerekir. Özgüveninizi kaybetmeyin, vaz geçmeyin, pes etmeyin ve girişimcilik ruhunuzu koruyun. Ümitsizliğe kapılmadan ve bıkıp usanmadan girişim yapmaya ve sesinizi sosyal medya araçlarını kullanarak doğru yerlere ulaştırmaya devam edin. Proaktif bir iç disiplinle hareket edin (S. R. Covey) ve olumlu düşünerek ve etkili iletişim tarzını kullanarak ve her şeye rağmen yüzünüzdeki tebessümü kaybetmeksizin çabalamaya devam edin (Savaşçı, D. Cüceloğlu).

Dünya hali, işinizi kaybedebilirsiniz, bir müddet işsiz de kalabilirsiniz fakat ümitsiz ve çabasız kalmayın. Ümit ve gayret size her gün yeni bir yaşama enerjisi verir. Her sabah uyandığınızda sizi akşama kadar koşturacak ve coşturacak bir amacınız (IKIGAI) olsun.

error

Websitemi Beğendiniz mi? Başkalarının da faydalanması için paylaşır mısınız? :)

RSS
Email Gönder
YouTube
YouTube
LinkedIn
LinkedIn
Share
Instagram
Whatsapp