Finlandiya Eğitim Modelinden Alınacak Dersler-3: Türk Eğitim Sisteminde Milli Bir Mutabakat Mümkün mü?

Türkiye’nin yeni yüz yılında daha güçlü olmasının sırrı eğitimde sağlanacak milli bir mutabakattan geçmektedir.

Bu milli mutabakatın gerçekleşmesi ve başarılı olması ancak ve ancak, bilimin aydınlığına inanan aydınlanmacı ruhların yaydığı ışığa, yüksek motivasyon veren inancın gücüne inanan insanların yüksek gayretine, ülkemizi yükseltmek için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan Türk milliyetçilerinin coşkusuna, bu ülkenin asli vatandaşı olan fakat 100 yıllık tarihi süreçte kendisini ezilmiş ve dışlanmış hisseden vatandaşlarımızın aidiyet hissinin güçlenmesine, devrimci ve ütopyacı solcuların köy enstitülerinin kuruluş ruhuna yakışır bir şahlanışla çalışmasına ve köylü kentli her kesin kuvayi milliye ruhuyla adanmış bir şekilde gayretine bağlıdır.

Finlandiya 100 yıl önce kurulmuş küçük bir devlettir. Nüfusu 5.000.000 civarında olup, topraklarının ancak %10 civarındaki bir kısmını tarım ve yerleşim yerleri için kullanılmaktadır. Geri kalan 300.000 kilometre karelik alan ise bataklıklar, kayalıklar, göller ve ormanlardan oluşmaktadır. Finlandiya okulları fiziksel yani mimari tasarım ve eğitim sistemi açısından bugün dünyada bir numara olarak kabul edilmektedir. Geçen yazımda açıkladığım Finlandiya eğitiminde sağlanan milli mutabakat ilkeleri acaba Türkiye eğitim sistemi için de mümkün olabilir mi? Bu yazımda Türk eğitim sisteminde milli bir mutabakat mümkün mü sorusunun cevabını vermeye çalışacağım.

Osmanlı devletinin yıkılmasını takiben yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kabul ettiği temel değerler ile Osmanlı devletinin değerleri arasında bir kırılma meydana gelmiştir. Osmanlı devletinin yıkılması ile “öncelikle uluslararası ekonomi-politikte ortaya çıkan yeni güç merkezleri uluslararası sistemin Soğuk Savaş dönemindeki işleyişinin öngördüğü süper güç-büyük güç ayrımını temelinden sarsmıştır. … Tarihi Miras ve Siyasi Kültür Altyapısı Türkiye’deki siyasi kültürü diğer toplumlardan farklı kılan en önemli tarihi faktör, bu ülkenin geçmişte dünya ana kıtasının ana kavşak noktalarını da içinde barındıran, özgün ve uzun ömürlü siyasi düzen kuran bir medeniyetin merkezi olmasıdır. … Tanzimat ile başlayan bir süreç içinde siyasi elitin karşı medeniyetin normları doğrultusunda yeni bir siyasi yapı kurma çabası Osmanlı coğrafyasındaki toplumları tümüyle sarsan bir etki uyandırmıştır. Bu sürecin ortaya koyduğu radikal medeniyet dönüşümüne yönelik söylem iki önemli sonuç doğurmuştur. Birincisi, hiyerarşik bir tarzda merkezden çevreye yayılan yeni siyasi kültür oluşturma baskısının siyasi kimlik, siyasi kültür ve kurumlardaki tarihi süreklilik unsurlarını radikal bir kırılma ile karşı karşıya bırakmasıdır. Siyasi sisteme ideolojik temel sağlayan bu radikal tarihi kırılma ile toplumda etkisini sürdüren ve geçmiş hakimiyet dönemlerinden esinlenen tarihi süreklilik unsurları arasındaki gerilim Türk siyası kültürünü diğer toplumlardan ayıran temel unsurdur. Türkiye bu açıdan Batı medeniyeti ile girdiği cephe ilişkisini kaybettikten sonra bu medeniyete iltihak etme iradesi gösteren siyasi elitin elinde siyasi sistemin dayandığı kimlik, kültür ve kurumlar açısından tam bir tarihi kırılma ve yeniden yüzleşme süreci yaşayan yegâne toplumdur. … Geçmişte bir medeniyetin siyası merkezi olmuş olmanın getirdiği kendine güven duygusu ile bugünkü devletler hiyerarşisinde bulunulan konum arasındaki farkın yarattığı gerilim başka hiçbir toplumda bu denli çarpıcı bir psikolojik etki uyandırmamıştır. İkincisi, siyasi sistemin dayandığı tarihi kırılma çizgisi, toplumu Avrupa’ya entegre etmeye çalışırken, iç halka olarak Ortadoğu-Balkanlar-Kafkaslardan oluşan yakın jeokültürel çevresi ile yabancılaşmaya itmiştir. … Türkiye’de yaşanan en temel çelişki bir medeniyet çevresine siyasi merkez olmuş bir toplumun tarihi ve jeokültürel özelliklerinin oluşturduğu siyasi kültür birikimi ile siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasi sistem arasındaki uyum problemidir ve bu durum hemen hemen sadece Türkiye’ye has bir olgudur.”[i] Osmanlı devletinin yıkılma sürecinde yeni düşünce akımları gelişmiştir. Bunlar;

“a. Yeni-Osmanlıcılık,

  1. Yeni Sömürgecilik ve İslamcılık,
  2. Aydınlanma Felsefesi ve Radikal Batıcılık,
  3. Türkçülük,

Türkiye’nin milli bir mutabakat zemininde buluşabilmesi ülke içindeki iç siyasi kimlik ve kültür gerilimlerini azaltacak, iç muhasebeyi kolaylaştıracak ve alternatifleri çeşitlendirecek çok yönlü bir yenilenmenin ve stratejik yönelişin sağlanabilmesi ile mümkündür. Toplumsal aidiyet hissinin güçlü bir tarihi ve sosyokültürel temele oturtulması ve bu aidiyetten beslenen bir fikir özgürlüğü ortamının oluşması böylesi zengin bir stratejik düşünce atmosferinin oluşmasının asgari şartıdır.”[ii]

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tercih ettiği ideoloji batıcı ve milliyetçi bir zemine oturmuştur. Kemalizm aydınlanmacı-batıcı ve Türk milliyetçiği esaslı bir ideoloji olarak Osmanlı devletinden tevarüs eden değerler manzumesini tamamen reddetmektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti aydınlanmacı batı düşüncesi ve Türk milliyetçiliği üzerine bina edilmiştir. Eğer Kemalizm ideolojisi bunu yapmasa idi Osmanlı devletinden bir farkı olmazdı ve yeni kurulan devletin de devrim yapmasına ihtiyaç kalmazdı.[iii] Bu zemin üzerinde gelişen devrimler Osmanlı devletinin zon zamanlarından itibaren gelişen diğer düşünce akımlarının mensuplarını rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığın tezahürü olarak siyasi kutuplaşmalar artmış ve bu mücadele kimi zaman sokak çatışmalarına dönüşürken illegal siyasi yapıların ve terör uzantılarının gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bu gelişmeler üzerine temellendirilen askeri darbeler bataklığı kurutma iddiası ile yapılmakla birlikte kamuoyu vicdanında onulmaz yaralar açmıştır. Özellikle 1970’li yıllardan sonra ideolojik Türk milliyetçiliğine karşı gelişen Kürtçülük akımları illegal bir zemine taşınarak kanlı bir terör örgütünün kurulmasına gerekçe olarak kullanılmıştır. Böylece bu farklı düşünce akımlarının savunucularının her birinin kendilerine göre haklı ve masum olarak kabul ettikleri fakat reel politikte ve evrensel ölçekte tartışmalı olan ilkelerine göre bitmez ve tükenmez bir tartışma ve çatışma zemini ortaya çıkmıştır. Bu cihetle farklı düşünce savunucularının her birinin yüksek sesle ifade ettikleri sloganları oluşmuştur. Bu sloganlar kimi zaman din elden gidiyor, kimi zaman laiklik elden gidiyor kimi zaman Türklük elden gidiyor şeklinde olurken kendisini ezilmiş ve aşağılanmış olarak görenler de yeni bir milli kimlik arayışına ve inşasına girişmişlerdir. Bu gayretler düşünce ifade etmenin ötesinde terörist faaliyetlere ulaşınca da devletin güvenliği tehlikeye girmiştir.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yukarıda zikrettiğimiz farklı düşünce mensupları ve tepkisel akımlar eğitimi kendi mihverine göre şekillendirmek için çalışmıştır. Böylece iktidara gelen farklı siyasi partiler kendi ideolojilerine göre bir eğitim tasarımı kurgulama peşine düşmüşlerdir. Eğitimi tasarlama yetkisine ve erkine ulaşamayanlar ise milli eğitimin sunduğu argümanları ve müfredatı reddederek eğitilmeyi asimilasyon olarak kabul ederek eğitilmeye karşı direnç göstermişlerdir. Bu şartlarda Türkiye’de farklı kesimlerin ele geçirmeye çalıştığı bir devlet vardır. Devleti ele geçirmek için de hâkim olmaları gerektiğine inandıkları bir eğitim sistemi hedefte durmaktadır. Eğitim ele geçirilmesi gereken bir ganimet olarak kabul edildiği sürece eğitimde milli bir mutabakat sağlanabilir mi? Bu mutabakatın sağlanamayacağına inanan farklı kesimler kendi okullarını kurarak kendi müfredatlarını geliştirmekte ve kendi düşüncelerine göre eğitim vermeye devam etmektedirler. Bu gayretler aslında eğitimde devlet eliyle yapılabilecek köklü bir düzenlemenin mümkün olmadığına dair olan kuvvetli bir inançtan kaynaklanmaktadır. Yani “gemisini kurtaran kaptan” anlayışı Tük eğitim sisteminde özel öğretim kurumları gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Böyle bir uygulama örneğin Finlandiya eğitim sisteminde birkaç istisnai uygulama hariç mümkün değildir.

Türk milli eğitim sisteminde mutabakat kurulabilecek köklü değerler bulunmaktadır. Eğitim üzerinde sağlanacak milli bir mutabakat ilke ve değer merkezli olmalıdır. Bu değerler de evrensel normlara, bilimsel doğrulara ve toplumun kadim değerlerine uygun olarak yapılandırılmalıdır. Her şeyden önemlisi de eğitim üzerinde kurulacak bir milli mutabakat ırkçı ve ideolojik olmamalıdır.

Çok kültürlü bir yaşamın ilkelerini yüzyıllar boyunca uygulayan ve farklı kültürlere, farklı medeniyetlere, farklı dinlere, farklı ırklara ve bilimin aydınlığına inanan ve saygı gösteren bir medeniyetin mensupları olarak eğitimde milli mutabakatın sağlanabileceğine inanıyorum. Söylendiği kadar kolay olmayan bu mutabakatın gerçekleşmesi için toplumun aydınlatılması gerekir. Yapılan söylemler ve atılacak adımlar keskin ve sert olmamalıdır. Gençlerimizin iyi eğitim alması ve ülkemizin kalkınması için eğitimin milli bir mutabakat zeminine oturtulmasına acilen ihtiyacımız bulunduğu aşikardır. Eğitimde ideolojik kısır çekişmeler yerine köklü ve kalıcı adımlar atmamız gerekiyor. Bu nedenle eğitimde sağlanacak milli bir mutabakat Türkiye için olduğu kadar yakın coğrafyamızda yaşayan dost ve kardeş ülkeler için de son derece hayati bir öneme sahiptir.

Türkiye’nin yeni yüz yılında daha güçlü olmasının sırrı eğitimde sağlanacak milli bir mutabakattan geçmektedir.

Bu milli mutabakatın gerçekleşmesi ve başarılı olması ancak ve ancak, bilimin aydınlığına inanan aydınlanmacı ruhların yaydığı ışığa, yüksek motivasyon veren inancın gücüne inanan insanların yüksek gayretine, ülkemizi yükseltmek için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan Türk milliyetçilerinin coşkusuna, bu ülkenin asli vatandaşı olan fakat 100 yıllık tarihi süreçte kendisini ezilmiş ve dışlanmış hisseden vatandaşlarımızın aidiyet hissinin güçlenmesine, devrimci ve ütopyacı solcuların köy enstitülerinin kuruluş ruhuna yakışır bir şahlanışla çalışmasına ve köylü kentli her kesin kuvayi milliye ruhuyla adanmış bir şekilde gayretine bağlıdır.

Dr. Nadir Çomak

[i] Davutoğlu. A. 2009, Stratejik Derinlik, Küre yay. İst.

[ii] A.g.e.

[iii] Mardin, Ş. İdeoloji, 1976, İletişim yay. İst.

Erken Çocuklukta Motor Becerilerin Gelişiminin önemi

Erken çocukluk dönemi çocuk gelişimi açısından son derece önemli bir dönemdir. Çocukların fiziksel gelişim, bilişsel gelişim, duygusal gelişim, sosyal ve dil gelişimi olmak üzere farklı gelişim alanları vardır. Bu gelişim alanları erken çocukluk döneminde hızlı bir değişim gösterir. Her bir gelişim alanı hem birbirinden bağımsız olarak hem de birbiriyle yakın bir ilişki halinde gelişir. Bu yazımda fiziksel ve motor gelişim üzerinde duracağım.

Çocukların fiziksel ve motor gelişim erken çocukluk döneminden ergenlik dönemine kadar devam eder. Ergenlik döneminde alışkanlık haline gelen fiziksel hareketlerde ustalık kazanan ergen insan bu ustalığını yaşamı boyunca kullanarak devam ettirir. Çocuklarda fiziksel gelişim öncelikle refleks davranışlarla başlar. Çocuklar dünyaya geldiğinden itibaren bazı refleks hareketlerle dünyaya gelir. Bu refleksler bir iki haftadan üç dört aya kadar kaybolur. Temel yaşama refleksi denilen bu hareketler, moro refleksi, babinski refleksi, yüzme refleksi ve arama refleksi gibi temel reflekslerdir. Çocuklar büyüdükçe bu refleksler kaybolur.

Çocukların kemik yapıları yaşları ilerledikçe gelişir. Kemik yapıları gelişen çocuklar yavaş yavaş kaba motor hareketleri yapmaya başlar. Okul öncesi dönem kaba motor hareketlerin öğrenilmesinde önemli bir gelişim dönemini oluşturur. Çocukların fiziksel olarak gelişmesi, obezite gibi rahatsızlıklardan korunması ve oyun becerilerini öğrenmeleri açısından son derece önemlidir. Fiziksel becerilere yaygın olarak psikomotor ya da motor beceriler adı verilir. Motor beceriler kaba motor ve ince motor beceriler olmak üzere ikiye ayrılır. Erken çocukluk döneminin son evresi olan 6 yaş sınırına geldiğinde çocuklar kaba motor beceriler yanında ince motor becerileri de yavaş yavaş kazanmaya başlar. İlkokula hazırlık açısından okul öncesi dönemde çocukların ince motor becerilerini geliştiren el hareketlerini yapmaları, makas ve boya kalemlerini kullanarak kendilerini geliştirmeleri önemlidir. İnce motor becerileri çocukların parmaklarını ve ellerini kullanmaları ile gelişir. Böylece ilkokula başlayan çocuklar okul öncesi dönemde ince motor becerilerini geliştirerek okula gelirse yazı yazma konusunda daha kolay uyum sağlayabilirler.

Çocukların akranları ile daha kolay anlaşması, uyum sağlaması ve liderlik becerilerini geliştirmeleri için fiziksel hareketler çok önemli bir yer tutar. Bu hareketlerin yapılması çocukların aynı zamanda bilişsel, duygusal, sosyal ve dil gelişimleri açısından da çok değerlidir. Çocuklar fiziksel aktivite gerektiren oyunları ve hareketleri yaparken aynı zamanda kendilerini keşfederek liderlik becerilerini de geliştirirler. Bu açıdan fiziksel hareketlilik gerektiren oyunların çocuklara öğretilmesi çok önemlidir. Okullarda fiziksel hareket gerektiren oyunlar öğretmen gözetiminde güvenli ortamlarda yaptırılır. Ailelerin çocuklara fiziksel hareket alışkanlığı kazandırması için özel bir çaba göstermesi gerekir. Ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte özellikle açık hava etkinliklerinde oynaması, spor hareketleri yapması son derece önemlidir. Çocuk gelişiminde fiziksel hareket gerektiren oyunların oynatılması, spor egzersizleri yaptırılması çocukların yalnızca motor gelişimi için değil bütün gelişim alanlarının eşgüdümlü bir şekilde gelişmesi için de son derece önemlidir.

Dr. Nadir Çomak

Okul Öncesi Eğitim Programlarının Tarihçesine Bir Bakış

Müfredat ya da eğitim ve öğretim programları verilecek eğitimin çerçevesini belirler. Eğitim ve öğretim bilginin nasıl verileceğini ve nasıl davranışa dönüştürüleceğini ve nasıl ölçüleceğini tanımlayan araçlardır. Bu amaçla dünyada geliştirilen farklı eğitim ve öğretim programları mevcuttur. Bunlar okul öncesi eğitim kuramları ve yaklaşımları olarak adlandırılır. Her bir kuram ve yaklaşımın kendine ait bir sistemi vardır. Genel olarak bu yaklaşımların ortak özelliği çocuk merkezli olması, oyunu eğitim aracı olarak merkeze alması, yaparak ve yaşayarak eğitimi esas alması, etkinlik merkezli olması ve çocukların akran eğitimiyle birlikte kapalı alan ve açık alan etkinlikleriyle ilk okula ve gelecek yaşantılarına hazırlanması olarak ifade edilebilir.

Okul öncesi eğitimi erken çocukluk dönemini kapsayan bir eğitim yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre çocukların erken çocukluk dönemi olarak kabul edilen dönemde eğitim almalarının gerekli olduğuna inanılır. Dünyada erken çocukluk eğitimine yönelik olarak kurgulanmış farklı eğitim kuramları vardır. Bu kuram ve yaklaşımlara göre de dünyanın farklı ülkelerinde farklı okul öncesi eğitim modelleri uygulanmaktadır. Dünyada en yaygın olarak kullanılan okul öncesi eğitim modelleri genel olarak 19. Yy. dan sonra ve bazı modeller de ikinci dünya savaşından sonra kurgulanmıştır. Bu modellerin geliştirilmesinde endüstri devrimi sonucunda kadınların erkeklerle birlikte iş yaşamında girmeye başlamasının önemli etkisi vardır. Erkeklerin gece geç saatlere kadar fabrikalarda çalışması sonucunda babasız büyüyen çocuklar kavramı ortaya çıkmıştır. Çocuklar evden erken çıkan ve eve gece yarısında dönen babalarını göremeden büyümeye başlamıştır. Hatta çocuk işçilerin büyüklerin yapamayacağı küçük işleri yapabildikleri için uzun saatler zor işlerde çalıştırılması önem bir sorun olarak tarihteki yerini almıştır. Bu dönem hakkında Postman’ın “çocukluğun yok oluşu” nitelemesi oldukça yankı bulmuştur.

Böylece giderek artan iş gücü ihtiyacı sonucunda kadının da iş yaşamına girmesi sonucunda bazı fabrikalar kendi işçileri için okul öncesi eğitim kurumları açmak zorunda kalmıştır. Bu kurumlarda uygulanan kuram ve uygulamalar sonucunda farklı eğitim modellerinin geliştirildiği bilinir. Bunlardan en çok bilineni Waldorf sigara fabrikası çalışanları için kurulan okul öncesi kurumunda gelişen waldorf eğitim yaklaşımıdır. İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da büyük bir erkek nüfus kaybı yaşanmıştır. Kadınlar iş yaşamına daha fazla girmek zorunda kalmıştır. Ayrıca yine ikinci dünya savaşından sonra “baby boom” olarak adlandırılan doğum oranlarının büyük bir artış göstermiş olması yeni okul öncesi eğitim modellerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Dünya’da en çok bilinen okul öncesi eğitim modelleri şunlardır; Montessori Metodu, Waldorf Yaklaşımı, Head Start Programı, High/scope Programı, Portage Programı, Proje Yaklaşımı, Reggio Emilia Yaklaşımı, Orman Okulu Yaklaşımı, Piramit Yaklaşımı, Önyargı Karşıtı Program. Bu yaklaşım ve modellerin her birinin kendine has bir eğitim yaklaşımı ve sistemi bulunmaktadır.

2013 yılında kabul edilen MEB okul öncesi programının temel özelliği ise dünya genelinde uygulanan bu farklı okul öncesi eğitim modellerini dikkate alan bir yapı sergilemesidir. Bu özellik MEB okul öncesi programının eklektik özeliği olarak ifade edilmektedir. Yani bu yönden baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı okul öncesi eğitim programı dünyadaki diğer okul öncesi eğitim programlarına ihtiyaç bırakmayacak ölçüde evrensel özellikler sergilemektedir. Bu programın kuramsal alt yapısının güçlü olduğu iddiası bizzat program taslağında “eklektik olma özelliği” olarak ifade edilmektedir. Programın bu özelliğine rağmen Türkiye’de yukarıda isimlerini saydığımız farklı kuram ve yaklaşımları uygulayan özel okul öncesi eğitim kurumlarının yaygın olarak bulunması dikkati çekmektedir. O halde MEB okul öncesi programı dünyadaki bütün eğitim yaklaşımlarını dikkate alıyorsa ülkemizde neden hala her bir yaklaşımın okullarının kurulmakta olduğu sorusu akla gelmektedir.

Bu sorunun cevabı dikkatle araştırılmalıdır. Bu araştırma yapılırken cevabı bulmak için gıda sektöründen bir örnek vererek konunun daha iyi anlaşılmasına ışık tutabiliriz. Yiyecek ve gıda sektöründe hizmet veren lokantalar farklı yemekleri ve lezzetleri tüketiciye sunmaktadır. Esnaf lokantalarında her türlü yemek bulunmaktadır. Tatlılar arasında ise çok besleyici olan aşure tatlısı raflardaki yerini almaktadır. Bu çeşitliliğe rağmen insanlar yalnızca burger yemek için ya da yalnızca kebap veya pide yemek ya da pizza yemek için ihtisas lokantalarını tercih edebilmektedir. Eğitim kurumları da bu örneğe benzetilebilir. İnsanlar çocuklarının daha iyi eğitim alması için başarısı kanıtlanmış eğitim modellerinin uygulandığı okulları tercih ediyor olabilir. Çünkü ihtisas okullarının uzun yıllar boyunca kendine ait bir sistemi ve kendine has eğitim materyalleri ve uygulama modeli gelişmiştir.

Gelecek yazılarımda dünyadaki farklı okul öncesi eğitim modellerini ve yaklaşımlarını incelemeye devam edeceğim. Ayrıca MEB okul öncesi eğitim programının özellikleri üzerine de yazılar yazmaya çalışacağım.

Nadir Çomak

2021 Yılında Neler Öğrendim?

Dr. Nadir Çomak

04 Ocak 2021 tarihinde Boğaziçi üniversitesine rektör olarak atanan Melih Bulu öğrencilerin uzun süre devam eden protestoları sonucunda görevinden alındı. Bu olayı izleyerek yöneticilerin liyakatli insanları atamasının, öğrencileri daha iyi anlamasının ve gençliğin değerini bilmesinin ne kadar önemli olduğunu fark ettim.

01 Mart 2021 tarihinde kontrollü serbestlik başladığında evlerimizde ne kadar bunaldığımızı ve özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu anladım.

20 Mart 2021 tarihinde İstanbul Sözleşmesi hakkında Resmî Gazetede yayınlanan kararname ile Türkiye bakımından fesih edilmesi kararı verildi. Bu durum bana kanunlar, yönetmelikler ve yönergeler hazırlanırken çok dikkatli olunması gerektiğini ve bazen takımların kendi kalesine attıkları golü çıkarmalarının ne kadar zor olduğunu gösterdi.

14 Nisan ve 29 Mayıs tarihleri arasında devam eden tam kapanma uygulamaları sayesinde temiz havanın ve doğal ortamda yürümenin ve nefes almanın ne kadar önemli olduğunu anladım.

28 Temmuz 12 Ağustos tarihleri arasında 49 ilde çıkan 299 orman yangınında Türkiye’nin ciğerleri dağlandı. Ormanlarımızın ne kadar değerli olduğunu ve iklim değişikliğine dur demek için aktif bir çevre gönüllüsü olmanın önemini fark ettim.

31 Temmuz 2021 tarihinde milli okçumuz Mete Gazoz ve milli boksörümüz Busenaz Sürmeli Tokyo’da olimpiyat şampiyonu oldu. Bu olay bilimin ışığında yapılan antrenman ve iyi bir takım çalışmasının ne kadar önemli olduğunu fark etmemi sağladı. Çocuklarımızı ve gençlerimizi keşfetmenin önemini anladım.

11 Ağustos’ta Bartın, Sinop ve Kastamonu’daki sel baskını ve heyelan olayları sonucunda 82 vatandaşımızın hayatını kaybetmesinin verdiği derin üzüntü ile, “akarsu, yatağını kimseye kaptırmaz” diye Çin atasözünün anlamını ve çarpık yapılaşmaya izin veren imar planlarının ne kadar hatalı olduğunu yeniden fark ettim.

19 Eylül 2021 tarihinde Türkiye Ampüte milli takımı dünya şampiyonu oldu. Bu olaydan engellerin kafalarda olduğu ve insanların önce zihinlerindeki bariyerleri kaldırması gerektiğinin[1] önemini fark ettim.

21 Eylül 2021 tarihinde başlayan Teknofest etkinliklerinde çocuklarımız ve gençlerimizin ne kadar yetenekli olduğunu, motive edildikleri ve güzel örnekler gördüklerinde yeni mucitlerin yetişmesinin mümkün olduğunu fark ettim.

06 Ekim 2021 tarihinde Türkiye Paris anlaşmasını imzalayarak iklim değişikliğine karşı aktif bir eylem planı içinde olmaya karar verdi. Bu olay ülkemizin iklim değişikliği konusunda harekete geçmekte ne kadar geç kaldığını daha iyi fark etmemi sağladı.

16 Kasım 2021 tarihinde hayatını kaybeden Sezai Karakoç’un sessiz ve vakur yaşantısından onurlu yaşamak gerektiğinin önemini tekrar anladım. 2021 yılında vefat eden Doğan Cüceloğlu’nun vefatı ile yıldız gibi yol gösteren bilge bir insanı kaybetmenin ne kadar büyük bir kayıp olduğunu fark ettim. 2021 yılında o kadar çok dost ve arkadaşımı kaybettim ki ölümün sıcaklığını her daim hissederek hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp yarın ölecekmiş gibi yaşamak gerektiğini derinden hissettim.

2021 yılında 50.000 kişiden fazla insanımızın koronavirüs (covid-19) nedeniyle hayatını kaybetmesinden çok üzüntü duydum ve dostlarımızı henüz yaşarken aramanın sormanın, ziyaret etmenin, onlara sarılmanın ve sevdiğimizi söylemek gerektiğinin önemini anladım.

01-21 Aralık 2021 tarihlerinde yaşadığımız dövizdeki dalgalanmalar karşısında güçlü bir ekonomiye sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu ve hayat şartlarının hiç de kolay olmadığını, 2001 krizini yaşamış bir kişi olarak üzülerek hatırladım.

2021 yılında online eğitimin önemini anlarken bir taraftan da uzaktan eğitimin çocuklarımızı gelişimsel açıdan ne kadar geri bıraktığını ve eğitimde açılan yaraların önümüzdeki 5 yılda bile zor kapanacak gibi göründüğünü ve daha fazla çalışmak gerektiğini anladım.

2021 yılında masa başında oturarak çalışmaktan ötürü hareketsiz kalmanın zararlarını yaşayarak gördüm ve sporun, egzersizin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettim.

2021 yılında nefes almayı, yürümeyi, koşmayı, dostlarımın varlığının ne kadar önemli olduğunu derinden hissettim.

2021 yılında çevreyi, bitkileri, hayvanları, insanları, daha fazla sevmem gerektiğini öğrendim.

2021 yılında Winston Churchill’in başarıyı tarif ettiği,[2] “başarı, istekte azalma olmaksızın başarısızlıktan başarısızlığa koşma becerisidir” sözlerinden ilham alarak yılmadan, bıkmadan ve vazgeçmeden çalışmanın ne kadar önemli olduğunu öğrendim.

2021 yılında yaşadıklarım ve öğrendiklerimden hareketle daha az hata yapmak için çalışacağım.

2022 yılında aileme, ülkeme ve insanlığa daha yararlı işler yapmam gerektiğine dair olan inancım arttı.


[1] “Zihindeki bariyerleri kaldırmak” sözü 24 Kitchen TV ekranlarında 21.12.2021 tarihinde, 17.00’da yayınlanan yemek programındaki aşçı Mehmet ustanın sözünden alınmıştır.

[2] Kayakçı Moli’nin Hayatı, Filminden alınmıştır, D’Smart TV, 20.12.2021 saat 23.00

YGA (2021) Zirvesinin Ardından

Dr. Nadir Çomak

İlk olarak geçen yıl takip ettiğim YGA zirvesini bu yıl da merakla bekledim ve ilgiyle izledim. Bu yıl zirvede önemli bir yenilik dikkatimi çekti. Bu yenilik, zirve takipçileri ve YGA gönüllülerinin zirveden önce Discord platformu üzerinden interaktif olarak etkileşime katılması oldu.

YGA (Young Guru Academy), 21 yıl önce Sinan Yaman tarafından kurulmuş bir organizasyon. Bugüne kadar istikrarlı bir şekilde büyüyerek 500 bin genç takipçiye ulaşma başarısını gösterdi. Bu başarı öyle küçümsenecek bir başarı değil. Türkiye’de gençleri bir araya getirip heyecan ve coşku verecek, atılımcı ve girişimci bireyler haline gelmelerine katkı sağlamak hiç de kolay bir iş değil.

YGA (2021) Zirvesinin açılış konuşmasını yapan kurucu onursal Başkan Sinan Yaman konuşmasına Guspet, isimli bir bilim insanının şu sözüne atıf yaparak başladı, “dünyanın derdi iklim krizi ya da çevre kirliliği değil, umursamazlık ve bencillik.” Konunun etik yönüne dikkati çeken bu söz benim zihnimde de şimşekler çakmasına sebep oldu. Peter Senge’nin 5 Disiplin kitabında vurguladığı gibi çarkları döndüren asıl kuvvetin ne olduğunu akla getiren bu tespit bence zirvenin anlam ve önemine yakışan bir tespit oldu. Yaman bilim ve teknolojiyi bir kaldıraca benzeterek bu kaldıracı kullanmanın öneminden bahsetti. Fakat aynı zamanda da gençlere şu önemli tavsiyede bulundu. “Çapanızı insanlar gibi geçici şeylere değil değerlere atın” dedikten sonra, Yunus Emre’nin “derdim vardır inilerim” şiirine bir link attı. YGA’lı gençlerin kısa zamanda bestelediği bu dörtlüğü dinletti. Yani önemli olan şeyin dert sahibi insan olmak olduğunu belirterek umursayan, dert edinen ve bencillik yapmayan bir gençlik özlemine atıf yaptı. Türkiye’nin 13 Görme Engelli okulda her hafta 2 saat seans yaptıklarından ve görme engelli öğrencilerle ürettikleri projeleri anlattı. YGA’yı tanımlarken, “%10 katılımcısı görme engelli olan bir kuruluş,” ifadesini kullanması oldukça etkileyiciydi. Çünkü engelleriler konusunda farkındalık geliştirmiş bir sivil toplum anlayışının yansımasını anlatıyordu. Öz geleceğine bakılarak seçilen üyelerin, bencillikte bensizliğe ulaşması yolculuğundan bahsetti. Görme engelliler için tasarlanan We Walk 50’den fazla ülkeye giden bir teknoloji, dedikten sonra, “çapayı nereye attığımız çok önemli” diyerek, bulanık suların olduğu zamanlarda tutunacak değerlerin önemini vurguladı. Türkiye’de MEB ile anlaşma yaparak binlerce okula gönderdikleri Bilim Setlerinden bahsetti. YGA’nın ortak değerinin Yunus, olduğunu belirterek, bu zirvenin 2721 yılında da yapılacağını çünkü kökleri 700 yıl geriye giden bir geleneğin temsilcisi bir hareket olduğunu belirtti.

Bu arada Aziz Sancar’ın vidosu vizyona girdi ve Sancar dedi ki “bizim çocuklara güven vermemiz lazım. Ülkemize hizmet etmek için illa Robert Kolejinden mezun olmaya gerek yok, Savur Lisesinden, mezun olup insanlığa ve ülkemize hizmet etmek mümkün. Bunun için gençlere güven vermeliyiz.” Yaman, güven vermek için gençler çapayı Yunus Emre gibi değerlere atmış ise başarılı olabilir, birlikte insanlığa faydalı bir ilke imza atmak için, “egosu küçük kalbi büyük insanlar yetiştirilmesi lazım,” dedi. Yunus’un bestelenen şu şiirini katılımcılara dinleterek ve aklı ve kalbi büyüten hayalleri güçlendiren bir organizasyon vurgusu yaptı.

Suyum alçaktan çekerim

Dönüp yükseğe dökerim

Görün ben neler çekerim

Derdim vardır, inilerim

Zirvede bir söyleşi ve bir güzel de müzik dinletisi sunan Fazıl Say gençlere önemli tavsiyelerde bulundu, “işinizi sevin, işinize âşık olun, her konserde ilk defa sahneye çıkar gibi heyecan duyuyorum, ben bir yeteneğin kiracısıyım, aileler yetenekleri keşfedip destek olmalı, usta ve çıraklar gelişimde çok önemli, hocalarım bana ailemden daha çok destek oldu,” dedi. Buradan çıkarılacak ders, ailelerin çocuklarını keşfetmek için daha fazla çabalaması gerektiğinin anlaşılmasıdır.

Say, “1000 saat kötü çalışacağıma 1 saat iyi çalışırım daha iyi, iyi donanım neyin doğru ve yanlış olduğunu bilmek için önemlidir. Hayaller Yolun yarısıdır, hayallerinizin peşinden gidin” tavsiyesinde bulundu. Dünya’yı dolaştığı halde Anadolu’dan kopmadığını ifade ederek, Anadolu kültürüne bağlılığa vurgu yaptı. “Ben elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Almanya’ya 17 yaşında gittim, daha sonra New York’a yerleştim. Kızım New York da dünyaya geldi. Oralarda küçük kasaba ve şehirlerde de konserler verildiğini gördüm ve “neden sanatımı borçlu olduğum Anadolu da yapmıyorum.” Diye düşünerek Anadolu’nun farklı illerinde konserler verdiğinden bahsetti. “Biz sanatçılar olarak Türk kültüründen besleniyoruz, ülkemize borcumuz var. Aşık Veysel, Nazım, Yunus Emre benim besteciliğimi besliyor” sözleriyle hem bir vefa hem de bir kadirşinaslık örneği sergileyerek gençlere vatanımıza hizmet etmek için ilham verdi. “Avrupa sanatta 2. Bir Rönesans’a ihtiyaç duyuyor. Türkler kendi DNA’larından yola çıkarsa yolumuz çok açık. Turnelere gitmek için İstanbul’da yaşamakla Avrupa da yaşamak arasında fark yok. Kendi kültüründen beslenmek içsel bir zenginlik, bütün maddi karlardan daha önemli olan bu. Sanatsız yaşayamam ve bunun için kültürümden beslenmem çok önemli” dedi. Yunus’a bağlılığını çarpıcı bir örnekle anlatan Say, “beni Yunus’a en çok bağlayan, Cemal Süreyya Yunus, Türkçenin süt dişleriyle ilk şiirlerini yazdı. Bir dilde yazılan ilk ve kalıcı şiirler, 700 yıl kalıcı olan şiirlerdi. Bunlar dervişler. Abdallar, adanmışlar, bütün şiirlerinde kendini feda edercesine sevgi ve Tanrı aşkı var. Doğu ve batı sevgi, saygı ve mütevazilik önemli bir yol gösterici” diyerek, değerlerin önemine çapa attı. Bu tavrıyla gençlere önemli bir ilham kaynağı oldu. “Bencillikle sanat olmaz, 100 bestem var fakat aslında hiçbir şey yapmadım ve her gün 101. Bestemi yapmak için yeniden başlıyorum. Her gün daha iyisi için çalışıyorum” diyerek çalışmanın önemine işaret etti.

Google Maps” kurucusu Lars Rasmussen,  YGA’lı gençlerle ilham veren girişimcilik hikayesini paylaştı. Girişimci olmak için iyi bir akademik arka planın önemine dikkat çekti. Bununla birlikte heyecan ve motivasyonun bir girişim kurmak için gerekli olduğunu ifade etti. Sıfırı tüketim çok güç durumda kaldıktan sonra harita projeleri yapan şirketilerini Google’a satarak Google Maps’i kurma hikayelerini anlattı. Gençlere azim, sebat, vazgeçmemenin sorunları çözmek ve girişimci olmak için çok önemli olduğu vurgusunu yaparken, “hazır değilseniz girişimcilik için acele etmeyin, birisinin takımına ortak olarak girerek tecrübe kazanabilirsiniz” dedi.

Kaan Terzioğlu (Group Chief Executive Officer of VEON Group), gençlere yararlı olacak tavsiyerde bulundu. Bu tavsiyerden en unutulmayacak olanları, “engel, sıkıntı lügattan silinmeli, risk almaktan çekinmeden çalışmalı,” sözleriydi. Hayata olumlu bakmanın ve en zor şartlarda yapılacak en zor işin insanın kendisini motive etmesi olduğuna vurgu yapan Terzioğlu hayata pozitip bakmanın ve olumlu düşünme stratejilerinin rolüne dikkat çekti. Pandemi döneminin olumsuzluklarına değil olumlu yönüne bakarak, “pandemi 10 yılda yapılamayanı 2 yılda hayata geçirdi. Teknoloji hayatın merkezine oturdu. Bunun faydalarını gelecek 10 yılda daha fazla göreceğiz ve bu olumsuz deneyim faydalı hale gelecek,” diyerek gençlere cesaret verdi.

Terzioğlu, “Engel, sıkıntı, ucuz, bedava kelimelerini lugatimizden çıkarmamız gerekir. Her şeye fırsat olarak bakmak gerek. Erken kalkın ilk bilgiye ulaşan siz olursunuz,” sözleriyle olumlu düşünmenin ve çok çalışmanın önemine vurgu yaptı. Aynı zamanda iklim krizi hakkında da önemli tavsiyelerde bulunan Terzioğlu, “iklim koruma çalışmaları ve kirletmemek çok önemli, fiziksel dünya kadar dijital dünyanın da bir iklim krizi olduğunu düşünüp orayı da temiz tutmalıyız. Dijital dünyayı da korumak için çalışmalıyız,” sözleriyle yine olaylara farklı bir açıdan bakara 360 derece düşünme tekniklerine bir örnek sundu.

Derya Matraş (Vice President Middle East, Africa and Turkey for Facebook), “gençlere en büyük tavsiyem, öğrenmeyi öğrenmeleri diyerek, 10 sene sonra ne tarz teknolojiler kullanacağını bilmediğimiz için yeni teknolojileri öğrenellim ve kendimizi geliştirmeyi sürdürelim,” diyerek öğrenmenin ve gelişmenin önemine dikkat çekti.

Zirvenin birinci gününü en dikkat çekici konu ve konuklarından birisi Mehmet Toner (Harward Medical Scholl) ve Gökhan Hotamışlıgil (Harvard&Sabri Ülker Bilimsel Araştırma Laboratuvarı), arasındaki söyleşi oldu.

Toner YGA’nın 21 yıllık geçmişine atıfta bulunarak, “gençler bugün atılımcı ve girişimci olmak istiyor fakat 20 yıl önce mühendis olmak istiyorlardı,” diyerek bu değişimin çok önemli olduğuna işaret etti ve olmayanı yaratmanın, ilki yaratmanın, gençlere önemli ufuklar açacağına dikkat çekti. Toner gençlere bir soru sordu, “karanlıkta yolunu bulmasını bilen insanlar hangi vasıflara sahip olmalıdır?” Bu vasıflardan en önemlisinin “Sezgi, (intuition),” olduğuna dikkat çekerek, düşünmeden düşünmenin gücüne sezgi denir,” diyerek, ABD’de büyük şirketlerin % 70 den fazlası ilklere imza atan şirketler tarafından kurulmuştur, Moderna, Apple, Tesla, zamanında küçük şirketlerdi, dedikten sonra, Dünyayı değiştirecek döneme gençler sayesinde geçeceğiz, “görevimiz geleceği tahmin etmek değil geleceği yaratmaktır,” sözleriyle gençlere gerçekten büyük bir ufuk çizdi. Toner, “Kroto 1967 yılında jeodezik kubbenin yapısından karbon 60 yapısına çağrışım yaparak sezgisi sayesinde 1976 nobel ödülünü aldı, Ronaldo’yu onu bir gün alıp sahaya götürüyorlar. Zifiri karanlık bir akşamda, köşe atışı yapıyorlar her seferinde topu gol yapıyor. Düşünmeden  ve yalnızca sezgisi ile hissederek. Sezgi zekanın en yüksek kademesidir, sonradan kazanılır, çok çalışarak kazanılır. Sürekli olarak hata yapmalısınız. Hata yapmak kadar güzel bir şey yok, hiç hata yapmayan insan hiç bir şey yapmayan insandır. Dünya eğitim sitemi hatayı cezalandıran bir eğitim sistemi. Hatayla arkadaş olun. Hatayla birlikte yaşamayı öğrenin. Hatayla barışık olun. 6 YGA’lı genç bilim seti hazırladı, ne işe yarar, gelişimci, girişimci, gelişimci, atılımcı insanlar yetiştireceğiz. Görmeyenlerin gözü projesini yapan gençler Denizli de. Zonguldak’tan Burçin ve Mehmet, güneş enerjisiyle dönen ev yapıyorlar. Bu gelişmeleri bilim setlerinin yardımıyla yapıyorlar. İdil ve Tulay Adana’dan “hayata yol ver” diye bir proje yapıyorlar, hastaneye gidemeyen ambulanslar için, risk alıyor, atılım yapıyor, sezgilerini kullanıyorlar ve ayakları yerden yükselmeye başlıyor. Bugün % 90  YGA’lı genç atılımcı olmak istiyor. İki kanatlı gençler kalp ve beynini kullanan gençler olmak istiyorlar.” Dedikten sonra, “ilklere imza atacaksınız, bunu yaparken iki kanatlı olmanızı iyi ve doğru düşünerek yapmanızı istiyoruz. Düşüp kalkın ve bunu başarmayı öğrenin,” tavsiyesinde bulundu. “senenin her yıl beklediğim en güzel günü bu konuşmayı yapacağım gündür” dedikten sonra gençlere, “sizi seven insanlar sizin risk almanzı istemeyen koruyucu insanlardır, fakat siz risk almaktan korkmayın” dedi.

Gökhan Hotamışlıgil, Refik Anadol ile birlikte büyük bir ortaklık kurduğunu anlattı. Hücrenin merkezine moleküler yolculuk projesini. Sağlıklı karaciğer hücresi ile obez ve sağlıksız karaciğer hücresinden küçük bir kesitinin (topluiğne başının 10 binde 1’i) fotoğrafını çekerek 3 boyutlu olarak canlandırmasını yaparak Venedik Bienaline davet edilen ilk bilim ve sanat projesine imza attılar.

M. Hotamışlıgil, “bugünlerde gerçeğin durumu nasıl,” sorusuna (M. Toner), şu cevabı verdi: “Dünya daki en heyecanlı şey gerçek, herkesten önce görmek. Gerçekle tanıştıktan sonra gerçek olmayanla uğraşmak imkansız hale geliyor. Gerçekle savaş yapılmaz. Gerçeğin kıymetini anlayıp onu el üstünde tutmak gerekiyor. Gerçek dışılıkla mücadele etmek gerekiyor. Bu savaşın zaferi yok, kazananı yok, hep devam edecek. İnsan gençliğinde hızlı gitmek istiyor. Hızlı gitmek için yavaş gitmek gerekiyor.” Toner, “kalbini ve beynini ayırma, hayatın gayesi ödül almak değil, insanlığığa yararlı olmaktır” diyerek yüksek bir ideali farklı bir şekilde ifade etti.

Hotamışlıgil, hücre boyutunda form ve fonksiyon ilişkisini ortaya koydu Refik Anadol ile birlikte bu formları sanata çevirdiğini anlattı.

Hotamışlıgil, “daha yapılacak çok iş var. İnsanları heyecanlandırmasasnız onlara iş yaptıramazsınız. Heyecanınızı ortak heyecan alanlarınızı bulmalısınız. Ortak heyecan alanlarını bulmak, o temeli kurmak, farklı ilgi alnalarını nasıl birleştirmek gerekir sorusunun cevabı,” diyerek “nasıl beraber yaşayacağız sorusunun cevabını bulduk, ilke imza atmak, biyoloji, mimari işbirliği muhteşem bir yenilik, diyerek hayallere sınır koymamak gerektiğini yaşayarak nasıl gösterdiğini” anlattı.

Hotamışlıgil, “sanat bana alçak gönüllü olmayı hatırlatıyor. Halbuki bakıp düşündüğün zaman hayat anlam kazanıyor. Biraz artistic perspektif başka bir şey görmeye araç oluyor. Farklı şeyleri birleştirerek farklı şeyler görebilmek gerekir. Beyin de bir adale, vücutla beraber beynin bütün adelelerini çalıştırmak.  Beynin farklı adelelerini çalıştırın (M. Toner). Prusya Prensi; Otomobil icadına karşı çıkmıştı. Araba gelip geçici bir hevesdir. At ise gelecektir diyordu. Ona inansaydık otomobil yapılamazdı (M. Toner). İster biyolojide ister müzikte çeşitlilik kadar zenginleştirici bir şey yok. Homojenleştirmek bir şeyin sonunu getirmektir. Bilimin kendi içinde de çeşitliliği getirmek gerekiyor. Kültürel çeşitlilik, insan çeşitliliği son derece önemli, çeşitlilik zenginliktir,” sözleriyle YGA’lı gençlere altın ve elmas kıymetinde tavsiyelerde bulundular. Gerçekten çok ilham vericiydi.

Prof.  Dr. Ger Graus Obe, “Çocuğa geçmişin bir parçası olarak davranmamalıyız. Kaç öğretmen çocukların ilk okul öğretmenine katkısı için karneden sonra teşekkür ediyor? Okul dışı deneyimleri çocuklara anlatmalıyız. Mesela, diyerek hayatın içinden vereceği örneklerle öğretmen hayata pencere açmalı. Hibrid öğrenmeleri eğitime dahil etmeliyiz. Öğretmenin öğrenmedeki yeni rolü üzerine çalışmalıyız. Öğretmenler proje geliştirme yöneticisi olmalı. Teknoloji, 60 yıl önce dolmakalemin oynadığı aynı rolü oynuyor. Öğrenciyi teknoloji ile dünyanın her yerine götürmek mümkün. Öğrencilere neden okula gidiyorsunuz diye sorduğumuzda, gitmek zorundayım diye cevap veriyorlar. Bu cevabı değiştirmeliyiz. Neyi neden yaptığını bilen öğrenciler yetiştirmeliyiz. Okulu, okulun dışındaki öğrenmeyle bağdaştırmalıyız.”

YGA zirvesinden akıllarda kalan elmas sözler:

  • “Ne mutlu gönlünün muradını bulanlara!” Doğan Cüceloğlu
  • “Benim olsun dünyasından, hepimizin olsun dünyasına geçiş yapıyoruz.”  Serdar Turan
  • “Derdi dünya olanın dünya kadar derdi” Yunus Emre
  • “Dertlenmediğimiz sürece etkiyi oluşturacak ateşi yakamayız. Dünyayı değiştirecek enerjiyi bulamayız.” Serdar Turan
  • “Fikrinize değil , probleme aşık olmalısınız” Erhan Erkut
  • “Sporda bilim kullanmazsak sporcularımızın performanslarını değerlendiremiyor oluruz, başarının temel anahtarlarından biri bilimi kullanmak.” Göktuğ Ergin
  • “Egosu küçük kalbi büyük gençler olabilmek” Sinan Yaman
  • “Eğer önemli kararlar verirken aklınızın yanında kalbinizi de kullanırsanız doğru yolu bulursunuz.” Mehmet Toner
  • “Sizi gerçekten ayıran ne var ise atın gitsin,nasıl olsa kaybolup gidecek.” Yunus Emre
  • “Dünyadaki en heyecanlı şey gerçek. Bilim insanlarının ve sanatçıların yapmaya çalıştığı şey ise o gerçeği en çıplak haliyle görmek,göstermek.” Gökhan Hotamışlıgil
  • “Bir bilim insanı ile bir sanatçı arasında birçok ortak nokta var. Her ikisi de yaratıcılığın bağımlısı.“ Gökhan Hotamışlıgil
  • “Öğrenciyken yolumu aydınlatacak bir öğretmen olmaması sebebiyle, öğretmen olunca önüme çıkan her öğrencinin yolunu aydınlatmaya özen gösteriyorum.” Baran Tigan
  • “Dünyanın işleyişini anlamak her zaman merak uyandırıcıydı ve bir etki yaratmak istiyordum. Bilim, hayalimi gerçekleştirmeme olanak sağladı.” Sangeeta Bhatia

Lise’den üniversiteye kadar 500.000 genç üyesi olan YGA sivil toplum organizasyonunun başarı sırrını başta eğitimciler ve akademisyenler olmak üzere ebeveynler de araştırmalıdır. Böyle bir sivil toplum hareketine gençler acaba neden ilgi gösteriyor? Çünkü gençler keşfedilmek istiyor, yargılanmak ve ötekileştirilmek istemiyor. Gençler bilimin ışığında gerçeği bulmak istiyor. Umutla geleceğe bakmak, girişimci olmak, atılımcı olmak, merak duygularını keşfetmek ve hayallerini gerçekleştirmek istiyorlar. Bunu yaparken de önlerinde dünya çapında işler başarmış rol modelleri görerek geleceğe dair ümit ve cesaret topluyorlar.

YGA zirvesini organize eden gençleri, kurucusu Sinan Yaman’ı ve değerli katılımcıları tebrik ediyorum.

Özellikle de heyecanlı, ümitli ve enerji dolu gençleri kutluyorum.

YGA zirvesi ülkemizin ve insanlığın geleceği için bana büyük bir cesaret verdi.

Gençler örnek alabileceği rol modeller arıyor…

MEB, İnsan Kaynakları İsrafının Önüne Geçmelidir

Dr. Nadir Çomak

Sermaye, fiziki sermaye ve beşerî sermaye olmak üzere ikiye ayrılır. Fiziki sermaye maddi varlıkları, beşerî sermaye ise beşerî kaynakları ifade eder. Her ikisinin de israf edilmesi doğru değildir. Fakat, fiziki sermaye insan tarafından kazanıldığı için beşerî sermayenin israf edilmesi daha büyük bir kayıptır. Yani insan para kazanır fakat para insanı kazanamaz, yetiştiremez ya da satın alamaz.

Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilatı bünyesinde en az 2000 kişinin havuzda bekletildiği biliniyor. Yani, çeşitli kademelerde yöneticilik yapmış personel havuz denilen uygulamaya tabi tutularak hiç çalıştırılmadan maaş ödeniyor. Türkiye genelinde bu sayının 4000 kişi civarında olduğu söyleniyor. 4000 kişinin devlete aylık maliyeti kişi başına 7500TL maaş üzerinden hesap edildiğinde aylık 30.000.000TL ediyor. Yıllık olarak ise 360.000.000TL civarında bir maddi kaynak israf ediliyor. Bu işin maddi tarafı. Bir de insan kaynakları israfı var ki maddi kayıptan daha büyük bir zarar. Yetişmiş ve alanında uzman olan genel müdür, genel müdür yardımcısı, daire başkanı, il ve ilçe milli eğitim müdürlüğü, şube müdürlüğü yapmış onca yetişmiş insan gücü âtıl vaziyette bekletiliyor. Bu kişiler niçin tekrar daha önceki kadrolarına atanmıyor? Ya da niçin yararlı olabilecekleri başka kadrolarda istihdam edilmiyor?

Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer 20. Millî Eğitim Şûrası kapanış konuşmasında şu ifadeleri kulandı; “Bir tane millî eğitim sistemimiz var ve bu eğitim sisteminin çok daha kaliteli olması, sadece Millî Eğitim Bakanlığı olarak bizim değil, hepimizin görevi. Hakikaten eğitim bir mutabakat meselesi ve farklı görüşlerin tartışılabilir ve eğitimde Türkiye’nin çok farklı noktalarından gelen paydaşların bir araya gelebilir olması ülkemizde demokrasinin geleceği açısından da son derece umut verici.[1] Bu ifadelerdeki “mutabakat” kelimesine vurgu yaparak Sayın Özer’den ülkemizin zor zamanlar yaşadığı bu günlerde çok kıymetli eğitimcilerin havuz denilen âtıl kadrolarda pasif bir şekilde bekletilmesinin önüne geçmesini bekliyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, devletini ve milletini seven her Türk vatandaşının yükseltmek istediği kıymetli bir varlıktır. Alanında yetişmiş, devletine yıllarca onurla hizmet etmiş ve hiçbir yüz kızartıcı suçu olmayan eğitimciler yeniden aktif kadrolara atanarak birikimlerinden istifade edilmenin önü açılmalıdır.

Ülkenin kalkınması ve toplumsal barışın sağlanması insan israfına son vermekle mümkün olur. Maddi kaynak israfını önlemek için yürütülen kampanyalar son derece önemli ve değerlidir. Fakat en büyük israfı önleme kampanyası nitelikli ve yetişmiş insan gücünün israf edilmesinin önüne geçmektir. Bu da atalet havuzunda bekletilen insanların boğulmasının! önüne geçmekle olur.


[1] https://www.meb.gov.tr/20-mill-egitim-srasinda-128-maddede-tavsiye-karari-alindi/haber/24741/tr

Kırka’nın Nüfus ve Yerleşme Özellikleri

Dr. Nadir Çomak

Türkiye nüfusu 1927 nüfus sayımında yaklaşık 13 milyon kişi olarak belirlenmişti. Savaş yorgunu bir ülkenin nüfusunun büyük bir kısmı kırsal kesimde yaşıyordu. Kırka köyü de Eskişehir ilinin Seyitgazi ilçesine bağlı bir köydü. Kümbet Kırkası olarak bilinen Kırka köyü 1930 yılında nahiye merkezi oldu. Kırka halkı 1960’lı yıllarına kadar geleneksel toplumsal yapının hâkim olduğu bir Anadolu yerleşmesi özelliği taşıyordu. Ağalar, Hocalar, Hacılar, Efeler toplum üzerinde etkili ve lider bir konumda bulunuyordu. Demokrat parti döneminin kudretli muhtarı Hasan Tepe (Küpeli) ve Muhtar Ahmet (Ahmet Özmutlu) bu geleneksel dönemin en son figürleri oldu. Daha sonra halkın yoğun isteği ile muhtar seçilen Raşit Çakır, Kırka’nın geleceği adına önemli değişim ve gelişim çabaları gösterdi.

Cumhuriyetle birlikte Kırkanın toplumsal yapısında meydana gelen en önemli değişim, toplumun geleneksel liderlerinin çocuklarının cumhuriyetle birlikte kurulan eğitim kurumlarında okuyarak cumhuriyetin hedeflediği aydın insan tipine dönüşme süreci olmuştur. Örneğin köyün imamı olan Kadir Hocanın oğlu Necati, köy enstitüsünden mezun olarak öğretmen olmuştur. Necati Erol Kırkanın toplumsal değişim ve dönüşümünün sembolü niteliğindedir. Kırkanın kasaba olması ile birlikte ilk belediye başkanı olarak kasabanın toplumsal dönüşümüne liderlik etmiştir. Necati Erol ve Seydi Ahmet Şen başta olmak üzere modern ve çağdaş öğretmenler sayesinde Kırkanın geleneksel yapısı değişerek modern bir cumhuriyet toplumu niteliği kazanmıştır. Bu kuşağın ardından öğretmen okullarından mezun olan genç öğretmenler gelmiş ve Kırkanın sosyal ve kültürel yapısını Cumhuriyetin kurucu partisinin ilkelerine göre yapılandırmaya çalışmışlardır. Bu sayede Kırka baskın olarak sosyal demokrat bir kimlik kazanmıştır.

Kırka bütün kırsal Anadolu yerleşmeleri gibi 1950’li yıllardan itibaren hızla yurt içine ve yurt dışına göç veren bir yerleşmeydi. Bu durumu 2000’li yıllara kadar bir müddet tersine döndüren süreç Kırka’ da bor madenlerinin keşfedilmesi ile başlamıştır. 1965 yılında Türk Boraks isimli bir şirket tarafından İngilizler adına işletmeye açılan bor madenleri 1971 yılından itibaren MTA tarafından yapılan etütler sonucunda Etibank tarafından işletilmeye başlamıştır. Bu süreç öncelikle Kırka nüfusunun önce geri dönmesine sonra da dışarıdan nüfus göçü almasına neden olmuştur. Bu nüfus değişimini aşağıdaki tabloları inceleyerek değerlendirelim (Tablo-1).

Nüfus196519701975198019851990
Seyitgazi261225562819291036003223
Kırka118823542500296435224090

Tablo-1 Seyitgazi ve Kırkanın nüfus tablosu

Tablonun incelenmesinden anlaşıldığı gibi Kırkanın nüfusu 1965 yılından itibaren hızla artarak 1980 yılında Seyitgazi ilçesinin nüfusunu geçmiştir. Bu nüfus artışı ile Kırka önce 1970’li yıllarda belediye yerleşmesi haline gelmiştir. Kırka’nın belediye merkezi olmasında ve Necati Erol’un belediye başkan adayı olmak için ikna edilmesinde Raşit Çakır büyük çaba sarf etmiştir.

İlk belediye başkanı olan Necati Erol (Koca Reis) Kırkanın gençleri üzerinde rol model olarak adeta devrimsel bir dönüşüm yapmıştır. Onu takip eden genç öğretmenler ve köyün gençleri dünya görüşü ve yaşam tarzı olarak onu takip etmişlerdir. Kadir Hocanın oğlu Koca Reis Kırkanın geleneksel toplum yapısından çağdaş toplum yapısına dönüşümünün en bariz değişim figürü olmuştur. İlerleyen yıllarda Kırkanın ikinci belediye başkanı, Şevket İnce, Ekrem Çörez ve Selahattin Çörez de birer öğretmendi. Şevket İnce çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile her zaman ve takdirle anılmaktadır. Bu belediye başkanlarından ilk üçü sosyal demokrat bir geleneğe, birisi muhafazakâr bir siyasi geleneğe sahipti. Belediye başkanlarından geleneksel toplum yapısına ve muhafazakâr yapıya mensup iki belediye başkanı ise Bilal Ünal ve Salih Yıldırım olmuştur. Burada şu analizi yapmak yerinde olabilir, sosyal demokrat partilerin hâkim olduğu dönemde Kırka, aşırı özgüven sonucu muhafazakâr partilere karşı mesafeli olarak kalmış ve iktidarın nimetlerinden yeterince yararlanamamıştır. Böylece Seyitgazi ilçesi ilmi siyaseti iyi bir şekilde uygulayarak Kırkanın ilçe olmasının önünü açmamıştır. Bu durumun bir sonucu olarak denilebilir ki 1990’lı yıllarda Seyitgazi’den daha fazla nüfusa sahip olan Kırka bir türlü ilçe olamamıştır. Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi 2000’li yıllardan sonra Kırka gibi Seyitgazi de hızla nüfus kaybetmiştir. En son büyük şehir yasasında yapılan değişiklik sonucunda Kırka mahalle statüsüne dönüştürülerek belediye merkezi olma hakkını kaybetmiştir. Bu değişimde Kırkanın ileri gelenlerinin muhafazakâr bir iktidar partisinin siyasi desteğini tam anlamıyla alamamasının etkisinin olup olmadığı konusu hala tartışılmaktadır (Tablo-2).

Nüfus2007200820092010201120162020
Toplam17.62417.21916.90016.22215.7831320312 844

Tablo-2 Seyitgazi ilçesinin nüfusu (2007-2020)

Kaynak: TÜİK Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi,

Tablo 2’in incelenmesinden de anlaşılacağı gibi Seyitgazi ilçesinin nüfusu 2007-2020 yılları arasında 4780 kişilik bir nüfus kaybetmiştir. Yaklaşık olarak %26 oranındaki bu nüfus miktarı Eskişehir şehir merkezine göç etmiştir. Fakat bu göçün ilginç olan tarafı işçi göçü olması ve işçilerin hala Kırka’ da çalışıyor olmasıdır. Yani Kırka kendi topraklarında çalışan işçileri kendi sınırları içinde tutamamaktadır. Sadece Kırka değil Seyitgazi için de aynı durum geçerlidir.

Bugün Kırkanın eski yerleşme çekirdeği olan eski köy merkezi adeta terk edilmiş bir kovboy kasabası görünümündedir. Hacılar, Hocalar, Ağalar gibi köklü ailelerin neredeyse tamamı köyü terk etmiş durumdadır. Kırka’ dan her gün onlarca işçi servisi Eskişehir’e sabah akşam işçi taşımaktadır.

Yerleşmelerin tarihinde şehir merkezine yakın olmak bazı avantajlara sahip olduğu gibi birtakım dezavantajları da beraberinde taşımaktadır. Gelişen teknoloji ve eğitim imkanları insanların daha iyi şartlarda yaşamasını cazip kılmaktadır. Kırka bir maden kasabası olarak eski önemini kaybederken bu konuda yalnız da değildir. Seyitgazi ilçesi de şehir merkezine yakın olmaktan kaynaklanan nüfus kaybına uğramaya devam etmektedir. Yalnız Kırka ile Seyitgazi arasında şöyle bir fark vardır ki o da, Seyitgazi ilçesi halkının nüfus kütüklerini ilçelerinde bırakarak nüfus miktarının düşmesine izin vermemeleridir. Kırkanın belediye yerleşmesi kimliğini kaybetmesi nüfus göçünün artmasında hızlandırıcı bir etki yapmıştır. Kırka halkı birlik olsa da büyük şehir yasasını değiştirerek yeniden belediye merkezi haline gelebilmesi artık mucizelere kalmıştır.

Sonuç olarak, Kırka halkının genç temsilcileri ve işçi kardeşlerimizin zeki çocukları Eskişehir’de iyi bir eğitim alarak daha mutlu bir gelecek kurmaya çalışmaktadır. Bunu da fazlasıyla hak etmektedirler.

Eskişehir’de bir dernek çatısı altında buluşan Kırka efeleri eski kültürlerini yaşatmaya devam etmektedir. Bu da işin teselli edici hikayesi olarak kalabilir.

Kırka efeleri her şeye rağmen yiğit edaları ile zeybek oynamaya devam etmektedir. Başarılarını çocuklarının eğitim alanında yaptığı ve yapacağı büyük işlerle sürdüreceklerdir.

Kırka’nın kültürünü yaşatmak için genç eğitimciler ve genç yazarlar bu yazıdan ilham alarak bilimsel çalışmalar yaparak daha güzel araştırmalara imza atacaklardır.

Güçlü Gerekçe Sahibi Bir Öğretmen Olmak

Dr. Nadir Çomak

Arşimet noktası, Arşimet’in yeterince uzun bir dayanağı ve kaldıracı varsa, dünyayı hareket ettirebileceğini iddia ettiği sözden türetilen bir metafordur. Arşimet noktası, bir şeyin farklı, belki de nesnel veya “doğru” bir resminin elde edilebildiği “dışarıdaki” bir noktadır.[1] Bu tanıma göre dışarıdaki bir noktadan yani sorunları oluşturan denklemin dışına çıkarak olaylara kuş bakışı bakmayı başaranlar sorunları çözebilmek için bir fırsat yakalayabilir.

Şimdi, öğretmeni tarif eden farklı tanımlara bir göz atalım:

  1. Başkalarının öğrenmesine yardımcı olan bir kişiyi ifade eder. Bu bağlamda yükseköğretim kurumları da dahil olmak üzere öğrenmeyi kolaylaştıran kişiyi ifade etmek için kullanılmaktadır.
  2. İnançları, motivasyonları ve sahip olduğu diğer faktörler öğretmenlerin uygulamalarını etkiler.
  3. Öğrencilerin bilgi, yetkinlik veya erdem edinmelerine yardımcı olan bir kişi.
  4. Öğretmen, insanlara eğitim veren kişidir; eğiten veya öğreten kimse. Öğretmenin rolü genellikle örgündür ve bir okulda veya örgün eğitimin başka bir yerinde gerçekleştirilir.
  5. Başkalarının öğrenmesine yardımcı olan bir kişiyi ifade eder. Burada eğitimin çeşitli kademelerinde öğrenmeyi kolaylaştıran kişi kastedilmektedir.
  6. Öğretici, eğiten veya öğreten, özellikle meslek olarak bilgi ve beceri kazandıran kişi.
  7. Resmi öğretim yöntemleri yoluyla öğrenenler üzerinde bilgiyi etkilemekten başlıca sorumlu olan, eğitim alanında kalifiye bir personel.
  8. Öğretmen, bağımsız öğrenciler çalışıp bilgi ararken liderdir. Öğretmen bir problemi çözmek için bilimsel yaklaşımı tartışır.
  9. Disiplinler arası ve disiplinler arası odak noktası, öğrencilere yeni bilgilere nasıl erişeceklerini, bunları nasıl yorumlayacaklarını öğretmek olan bir eğitim uzmanı.
  10. Öğrencilerin bilgi edinmelerine yardımcı olan kişi.
  11. Bir okulda öğrencilere ders veren ve talimat veren bir kişiyi ifade eder. Öğretmen, müfredattaki içerikleri öğretmekle sorumludur.
  12. Çocukların öğrenmesini destekleyen yüksek eğitimli kişi.
  13. Eğitim fenomenlerinin teorik olarak derin ve eleştirel analizi için nitelikli olan profesyonel.
  14. Bir hümanist, düzenleyici ve öğretim sürecinin lideri, koordinatör ve süpervizör, motive edici, haklı paydaş, kolaylaştırıcı ve okul kültürü gelişiminin tahmincisi.
  15. Öğretmen, talimat veren, rehberlik eden ve öğrencilerin gelişimine katkıda bulunan bir kişi olarak tanımlanır.
  16. Öğretmen, topluma en yakın, en açık ve en uç şekilde hizmet veren meslek mensubudur. Öğretmen aynı zamanda eğitim sisteminin en önemli unsurudur.[2]

Öğretmen, yukarıdaki16 tanımın dördünde yardımcı olan, iki tanımda eğiten ve öğreten, bir tanımda destekleyen, iki yerde kolaylaştıran, iki yerde lider, iki yerde talimat veren, bir yerde düzenleyici ve koordinatör, yeni bilgilere ulaşmalarına katkı sağlayan uzman kişi, öğrencinin gelişimine katkıda bulunan kişi olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımlardan hareketle öğretmenlerin çocukların eğitim ve öğretim almalarına, onların yeni tutum ve davranış kazanmalarına katkı sağlayan bir aracı, yardımcı, örnek ve lider kişi olduğunu söyleyebiliriz.

Dünya bugün çözülemeyecek gibi görünen sorunlarla boğuşmaktadır. Bu sorunları şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. İklim değişikliği / doğanın tahribatı (%48,8)
  2. Büyük ölçekli çatışma/savaşlar (%38,9)
  3. Eşitsizlik (gelir, ayrımcılık) (%30,8)
  4. Yoksulluk (%29,2)
  5. Dini çatışmalar (%23,9)
  6. Devletin hesap verebilirliği ve şeffaflık / yolsuzluk (%22,7)
  7. Gıda ve su güvenliği (%18,2)
  8. Eğitim eksikliği (%15,9)
  9. Emniyet / güvenlik / refah (%14,1)
  10. Ekonomik fırsat eksikliği ve işsizlik (%12,1).[3]

Peki bütün bu devasa sorunları kim çözecek? Öğretmenler mi?

Bu soruya cevap verebilmek oldukça güç görünüyor. Verilecek cevabı aramak için yazımızın başındaki Arşimet noktasını yeniden hatırlamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Arşimet aslında şunu söylemek istiyor olabilir mi: Bir sorunu çözmek için güçlü bir gerekçeniz varsa o sorunu çözmek için kendinizi motive edebilirsiniz. Yani güçlü bir gerekçesi olan insanlar motivasyonunu koruyup zindeliğini, dayanıklılığını, esnekliğini ve çevikliğini koruyabilirler.

Peki bu güçlü gerekçe nedir? İklim krizini önlemek, savaşları önlemek, fakirliği ortadan kaldırmak, eşitsizlikleri yok etmek, fırsat eşitliğini kaldırmak, eğitimde eşitliği getirmek için çalışmak güçlü bir gerekçe olabilir mi?

Peki bunları öğretmenler yapabilir mi? Öğretmenler politika üreten insanların da öğretmeni olduğuna göre evet yapabilirler. Yapamazlarsa da Arşimet gibi tarihe geçerler ve dayanak noktasını gösterin sorunları çözelim derler.

Sevgili öğretmenim, seni motive edecek, koşturacak, coşturacak tutkulu bir gerekçen var mı?

İşin püf noktası galiba güçlü gerekçesi olan tutkulu öğretmenler olmakta gizli.

Siz ne dersiniz?

[1] https://www.oxfordreference.com/view/10.1093/oi/authority.20110803095422175

[2] https://www.igi-global.com/dictionary/family-community-higher-education-partnership/48939

[3] https://www.businessinsider.com/world-economic-forum-world-biggest-problems-concerning-millennials-2016-8#10-lack-of-economic-opportunity-and-unemployment-121-1

Squid Game: Bir Dizi Film İncelemesi

Dr. Nadir Çomak

Uyarı: Bu film +18 yaş için bile fazla acımasız ve çok fazla argo ve müstehcen sahneler içermektedir. Şayet 9 bölümü izleyerek aşağıda yaptığım bu film yorumu sizin için yeterli ise filmi izlemenizi bir eğitimci olarak tavsiye etmiyorum.

Çaresizlik, ümitsizlik, yokluk, merhametsizlik, vefasızlık, acımasızlık içerisinde yuvarlanan insanların ölmeyi seçmekten başka hangi seçeneği vardır? İnsanları İsa’ya ve tanrıya davet eden rahiplerin davetleri inandırıcı mıdır? Bütün kötülükleri çekinmeden yapıp sonra tanrıya dua eden insanlar ne kadar güvenilir olabilir? Dünya zevklerinin her türlüsünü yaşayan insanlar yine de mutlu olamayıp neden bir ölüm oyunu kurguladı? Ölüm oyunu kurup masum insanların acımasızca ölümünü seyreden insanların yırtıcı vahşi hayvanlardan farkı var mıdır?

1.Bölüm Kırmızı Işık Yeşil Işık. Film geleneksel bir Güney Kore’de yere kalamar şeklinde çizgilerin çizilerek oynandığı kalamar oyununu anlatarak başlıyor. “Çizgi içindeki savunma oyuncuları oyun sınırları içinde iki ayak üstünde koşar, çizginin dışındaki ofansif oyuncular ise sadece tek ayak üstünde zıplardı. Hücum oyuncusu çizginin ortasındaki yoldan kestirmeden koşarak çizgi dışına çıkarsa iki ayak üstünde yürüme hakkına kavuşur ve oyunu kazanırdı. Defans oyuncuları sizi çizginin dışına attığında ölürsünüz. Kazanan takım “yaşasın” diye bağırırdı”. O an dünyalar benim olmuş gibi hisseder çok mutlu olurdum.”

Filimin birinci bölümünde hayatın her türlü zorluklarını yaşayan bir insanın hayatı anlatarak başlanıyor. İşi olmayan, borç batağında debelenen, eşinden boşanmış, kumar borcunu ödeyemeyen ve mafya tarafından organları sökülmekle tehdit edilen bir baş rol oyuncusu. Çaresiz kalmış ve yaşamak için bir amacı kalmamış bir insan. Bu psikoloji içinde yaşarken karşısına bir adam çıkıyor ve olan bir oyun oynamayı teklif ediyor. Oyun çok basit, mavi ve kırmızı iki zarftan birisini seçmesini istiyor. Seçilen kalın zarfın birisini yere atıp diğer zarf ile onun üzerine vurarak yerdeki zarfı ters döndüren oyunu kazanıyor. Her kazanan 100.000 won almaya hak kazanıyor. Parası olmayan ve oyun oynamak isteyen ise kaybettiği zaman okkalı bir tokat yiyerek borcunu ödüyor. Oyun oynayan kişiler başka büyük bir oyuna davet edilerek servet kazanmaya davet ediliyor. Daveti kabul edenler özel araçlarla alınarak gizli oyun alanına getiriliyor.

Oyun alanı gizli bir adada bulunuyor. Oyun alanının üzeri açık, fakat futbol sahası gibi raylı bir sistemle kapatılarak arazi görüntüsü ile kamufle edilebiliyor. Filmde sahaya 456 oyuncunun geldiği görülüyor. Gelen kişilerin tamamı da çaresiz, ümitsiz, yaşamak için bir sebebi olmayan insanlardan seçilmiş. Bir de 1 numaralı yaşlı adam… 1 numaraya sonra ayrıntılı olarak değineceğiz. Filmin baş rol oyuncusu 456 numaralı oyuncu.

Birinci bölümde 456 kişi bir koğuşa yerleştirilerek yeşil eşofman giydiriliyor ve fotoğraflı kimlikleri oluşturularak oyuna hazırlanıyor. Her bir yarışmacının kulağının arkasına bir çip takılıyor ve barkot sistemiyle okutularak yaşayıp yaşamadığı belirlenerek oyundan düşüyor. Görevlilerin üzerinde maskeli turuncu kıyafetler var. Lider yönetici ise koyu elbiseli ve maskeli adam. Oyunun başladığı anons sistemiyle duyuruyor. 1. Oyunda açık alana çıkan oyunculara oyun kuralları anlatılıyor: Kırmızı ve yeşil ışık oyunu. Büyük bir oyuncak bebek yeşil dediğinde oyuncular ilerliyor. Kırmızı dediğinde duruyor. Geri dönen bebeğin gözlerindeki kamera sensörleri hareket eden bir canlı gördüğü anda vurularak öldürülüyor ve ölen kişi oyun dışı kalıyor. 255 oyuncu elenerek 1. Oyunun sonunda 251 kişi ancak hayatta kalıyor.

2.Bölüm, cehennem. Hayatta kalan yarışmacılar bu nasıl oyun diye isyan ederek oyundan ayrılmak istiyor. Oyuncular perişan bir halde yaşadıkları zorlukları anlatarak oyundan ayrılmak için yalvarıyorlar. Oyunun adil bir oyun olduğunu söyleyen oyun kurucular demokratik bir seçim yapılması kaydı ile oyunda ayrılabileceklerini söylüyor. Oylama başladığında evet ve hayır butonlarına basan insanların gözü yukarıda asılı olan para dolu küreye bakıyor. Oyunda kalırlarsa milyarlarca won kazanma şansları olduğunu bilerek oy kullanıyorlar. Oylamanın sonunda 100 evet 100 hayır sonucu çıkıyor. Para sevgisi ölüm korkusunu neredeyse yeniyordu! En son oy kullanan 1 numaralı yaşlı adam hayır butonunda basarak oyuncuların serbest kalmasını sağlıyor. Acaba bu da oyunun bir parçasımıydı? Herkes çok seviniyor ve evlerine gönderiliyor.

Fakat hayatın zorlukları evlerine dönen insanların peşini bırakmıyor. 1 numaralı yaşlı oyuncu kanser olduğunu ve yaşayacak fazla bir ömrü kalmadığını, dışarıdaki hayatın daha yıpratıcı olduğunu söyleyerek 456 numaralı oyuncuyu da oyuna geri dönmeye ikna ediyor. Benzer şekilde bütün oyunculara yapılan yeniden oyuna dönme davetlerini birçok oyuncu kabul ederek oyuna geri dönüyor. Geri dönmeyenler sadece 70 kişi civarında kalıyor. Kardeşi kaybolan ve onu arayan bir polis de gizlice oyuncuların arasına karışarak bir görevlinin kıyafetini giyerek oyun alanına girmeyi başarıyor ve polisin adalet için mücadelesini canlandırıyor. Fakat oyun alanının yöneticisi polis memurunun kardeşi çıkıyor ve onu öldrüyor. 2. Oyunda geleneksel bir Güney Kore oyunu daha oynanıyor. Helva şeklindeki tatlılar kutuların içerisine konularak daire, üçgen, yıldız, kare ve şemsiye gibi şekillerde yarışmacılara veriliyor. Kutunun içindeki iğne ile kalıpları kırmadan çıkarmaları isteniyor. Şekli çıkarırken kıran ölüyor ve oyunu kaybediyor.

3.Bölümün adı, Takımına sadık kal. Oyunculara az yemek verilerek kargaşa çıkartılıyor. Oyuncuların koğuşta birbirlerini öldürmeleri sağlanıyor. Çıkar karmaşada oyun kurucular tarafından kaos oluşturularak ranzalar yıkılıyor, ışıklar söndürülüyor ve birçok oyuncu birbirini öldürüyor. Takımına sadık kalan kazanıyor. Filmin bu sahnesinde 1 numaralı adamın ışıklar yandığında ranzaların en üstünde ayakta durarak etrafı seyrettiği ve hayatta kaldığı anlaşılıyor. Acaba ranzanın üstüne nasıl çıktı? Yoksa oyun kurucu patron bu adam mı sorusunu akla getiriyor.

10’arlı gruplar halinde oynanacak olan takım oyununda önceden bilinmeyen oyunu tahmin etmeye çalışıyorlar. Yaşayan 80 kişi kaldığı için 8 takım kalıyor. Her takım en güçlü oyuncuları seçmeye çalışıyor. 1 numara ve 456 numaralı oyuncuların takımı yaşlı adamdan ve kadınlardan oluşuyor. Güçlü takımlar zayıf oyucuları takımdan atıyor. Oyun başladığında yüksek bir köprünün üzerinde ip çekme yarışması yapılıyor. Yaşlı adam ve kadınların olduğu zayıf görünen takım yaşlı adamın verdiği strateji sayesinde oyunu kazanıyor. Filmin 4. bölümünde oyunculardan bir doktor ile anlaşan çalışanların yaptığı organ ticareti açığa çıkıyor. Oyunun yöneticisi bu kirli ticareti açığa çıkarıyor ve hepsini öldürüyor. Bütün oyunculardan özür dileyerek amaçlarının adil bir düzen olduğunu söylüyor ve oyunculara adil oyun şartları sunmaya dair söz veriyor. “Adil bir dünya için” mesajı dikkat çekiyor.

4. oyunda her oyuncunun bir eş seçmesi isteniyor. Oynanacak oyun misket oyunu. Ellerindeki 10 misketi kullanarak arkadaşının elindeki 10 misketi alan oyunu kazanıyor. 1 numaralı yaşlı adam ile 456 numaralı oyuncu Gambu (Kanka) oluyor. Gambu arkadaşı için fedakârlık yapıyor. Bu oyunda karı kocanın birlikte yarışması ve birbirini acımasızca ölüme terk etmesi dikkat çekiyor. Hile ile arkadaşını öldüren oyuncular hayatta kalmanın ne kadar çok arzu edildiğini gösteriyor. Sırlarını birbirine anlatan insanların çaresizliği gözler önüne seriliyor. Çaresizlik içinde kalan bir kız rahip olan babasının annesini öldürdüğünü ve kendisinin de babasını öldürdüğünü anlatıyor. Dua ederken gördüğü rahibe dönere bu kadar insanı öldürdükten sonra tanrıya dua ederek af mı sanıyorsun diyerek inançları sorguluyor. Yaşama amacı olmayan kız kendisini arkadaşı için feda ederek 6. Bölümde oyunu kaybediyor. 1 numaralı oyuncu olan yaşlı adam biz seninle Gamdu değil miyiz? Her şeyimi seninle paylaşıyorum diyerek arkadaşını yaşatıyor ve güya kendisi ölümü seçmiş gibi yapıyor. Oyun sonunda yaşlı adam son misketini arkadaşına vererek 456 numaranın hayatta kalmasını sağlıyor. 1 numaranın öldüğünü zannediyor herkes. Fakat öyle mi oluyor. Durum filmin sonunda ortaya çıkıyor.

7.Bölümde adaya özel VIP’ler geliyor. Başlarına yırtıcı hayvan başlıkları takmış olan oyun kurucular geliyor. Geldikleri yerdeki salon sanki bir dünya cenneti gibi düzenlenmiş. Sodom ve Gomore hikayesinde olduğu gibi bütün gayrı meşru zevklerin serbest olduğu yalancı bir hayali cennet. Oyun kurucusu 5 patron 5. Oyunu canlı olarak izliyor. Bir önceki oyunda karısını öldüren adam oyundan geri çekilmeyi teklif ediyor. Kimse oylama yapılmasını kabul etmiyor. Adam dayanamıyor ve kendini öldürüyor. Tavanda asılı olan 45 milyon Won oyuncuların aklını başından almış durumda. Bu oyunda geriye kalan 16 oyuncunun 16 numara seçmesi isteniyor. Numara sırasına göre oyun başlıyor. Oyunculardan numara sırasına göre camdan bir köprü üzerinde yürümesi isteniyor. Camlardan birisi kırılmayan temperli camdan yapılmış. Temperli camı bulamayan aşağı düşüp ölüyor. Dua eden rahibin duası kulaklarda çınlıyor. Fakat tanrı ölümleri durdurmuyor. Tanrının etkisiz olduğu ya da öldüğü vurgulanıyor sanki. Oyun sonunda oyun kurucular camdan satranç ürerinde aşağıya düşüp ölen oyuncuların yerine bir oyun taşını aşağıya atıyor. Oyuna hile karışıyor. Camları tanıyıp yolu bulan bir cam ustası oyuncu camları tanımasını engellemek için ışıklar söndürülüyor. Oyuncunun ölmesinin önü açılıyor. Oyuncular birbirlerini cam köprüden aşağı atıyor. Vicdanın ölmemiş olan iki oyuncu arkadaşlarını öldürmüyor. Geriye üç kişi kalıyor.

8. bölümde 6. Oyun oynanıyor. Geriye 3 kişi kalıyor; 456, 218 ve 067 numaralı oyuncular. 5. Oyundan sonra en sona kalan 3 oyuncuya smokinler giydirilerek bir ziyafet veriliyor. Cam kule parçalandığında yaralanan 067 numaralı kadın oyuncu kan kaybından ölmek üzere. 456 numaralı oyuncunun vicdanı henüz ölmediği için arkadaşlarını da gerçekten öldüremiyor. Fakat 218 numaralı ve Seul üniversitesini birincilikle kazanmış olan genç oyuncu yaralı kadını öldürüyor. Zeki ve dahi olmakla vicdan sahibi olmanın farkını gözler önüne seriyor. Üstelik 456 numaralı arkadaşı yaşatmak için doktor aramaya gitmişken.

9. bölümde kalamar oyununa sıra geliyor. En sona kalan 456 ve 218 numaralı oyuncular kalamar oyununun oynuyor. 456 numaralı oyuncu arkadaşını öldürebilecekken yine de öldürmüyor. Hem de büyük bir servet değerindeki para için arkadaşını öldürmüyor ve dahi arkadaşı tarafından aptallıkla suçlanıyor. Dahi çocuk arkadaşını öldüremiyor fakat vicdanı iflas ederek oyunun sonunda kendisini öldürüyor.

47 milyar Won kazanan 456 numaralı oyuncu şehrin ortasına gözleri kapalı bir şekilde bırakılıyor. Yere atıldığı yerde yüksek sesle dua eden ve insanları İsa’ya iman etmeye çağıran rahibin sesiyle uyanıyor. Rahip 456 numaranın gözlerindeki bağı çözerek ona bir banka kartı veriyor ve ortadan kayboluyor. Evine döndüğünde para kazanarak rahat bir şekilde yaşatmak istediği annesinin öldüğünü görüyor. Kendisini bırakıyor ve paraya dokunmuyor. 1 yıl sonra oyun kurucularda özel bir kart ile bir davet daha alıyor. Gökdelenin üst katına çıktığında kendisini çağıran kişinin 01 numaralı ihtiyar olduğunu görüyor. İhtiyarın oyun kurucu olduğunu anlıyor ve soruyor; niçin yaptın bunu? İhtiyar şöyle diyor; “ben bir tefeci idim. Dünyanın bütün zevklerini tattım fakat mutlu olamadım. Bir grup zengin adamla birlikte bizi mutlu edecek bir ölüm oyunu kurmaya karar verdik ve bu oyunu planladık. Zengin ya da fakir herkesin ortak külfeti yaşamak. İnsan oyunu izleyerek eğlenemez. Eğlenmek için oyunun içinde olmak gerekir.” diyor.

İhtiyar adam bir soru soruyor: “Sen hala insanlara güveniyor musun?” Ölüm döşeğinde yatmakta olduğu yataktan aşağıya bakıp evsiz bir dilenciyi işaret ederek, seninle son bir oyun daha oynayalım diyor. Bütün serveti üzerine oynamayı teklif ediyor. Eğer yarım saat içinde soğukta bekleyen bu evsiz adama merhametli bir kişi yardım ederse sen kazanacaksın kimse gelmeyecek çünkü. Eğer kimse gelmezse ben kazanacağım diyor. Saat tam 24.00 olduğunda bir adam yardım getiriyor. Oyunu kaybeden yaşlı adam o anda ölüyor. 456 numaralı oyuncu 067 numaralı kadın oyuncuya söz verdiği gibi kadının ailesine yardım etme sözünü tutuyor ve onlara yardım götürüyor.

Filmin mesajı açık ve net, “iyilik öldü, merhamet ve insanlık öldü, din öldü” denilse de hala bir ihtimal var. İyiliği, merhameti yaşatacak vicdanı ölmemiş insanlar hala var. 456 numaralı oyuncu paraları ile birlikte uçağa binip ülkeyi terk edeceği sırada aynı ölümcül oyuna yeni insanları davet edenleri görüp insanların bu ölüm oyununa girmemesi için parayı ve rahat yaşamayı terk ederek kötülerle mücadele etmeyi seçiyor ve mücadele etmek için geri dönüyor.

Filmin son mesajı şu şöyle anlaşılabilir, “kötülerle mücadele edip adil bir dünya kurmak ve insanlığı yaşatmak için geri dönün. Hala bir ihtimal var.”

Ne dersiniz? İyiliği, insanlığı ve merhameti yaşatmak için mücadele etmeye değere mi sizce? Haksızlıkları, çaresizlikleri, ümitsizlikleri ortadan kaldırmak ve adil bir dünya kurmak için çalışmaya var mısınız?

Dünya’da insanlığı ve merhameti kim yaşatacak? 5 kişilik ölüm oyunu kurucuları mı? Acaba başlarına yırtıcı hayvan kafası şeklinde maske takmış olan 5 kişilik oyun kurucuları, dünyayı kan gölüne çeviren 5 kişilik dünya devleri olmasın?

Dünya’yı kurtaracak iyilik gönüllüleri aranıyor.

Üniversite Seçme ve Yerleştirme Sınavları (TYT ve AYT) Kaldırılıyor mu?

Üniversite seçme ve yerleştirme sınavlarının kaldırılmasına dair kamuoyuna yansıyan düşünceler milyonlarca insanı yakından ilgilendirmektedir. Gençlere fırsat eşitliği sağlamak amacıyla TYT ve AYT sınavlarını kaldırma düşüncesi ne kadar bilimseldir? Alınacak bu kararın sonuçları iyi hesap edilmelidir. Ölçme değerlendirme olmadan fırsat eşitliğinin nasıl sağlanacağı konusu bilimsel olarak tartışılmalıdır.

Üniversite Seçme ve Yerleştirme Sınavları (TYT ve AYT) Kaldırılıyor mu?

Dr. Nadir Çomak

20. Milli Eğitim şurasının 1. Gündeminin eğitimde fırsat eşitliği olarak belirlenmiş olduğu kamuoyu ile paylaşıldı. Bu gündemin öngördüğü gerçekleşmesi istenen hedeflere göre okul öncesinden üniversiteye kadar her çocuğun ve gencin eşit şartlarda eğitim almasının hedeflendiğini anlamak güç değil.

Önce iktidarın ortağı olan MHP lideri Bahçeli tarafından “üniversite sınavı tamamen kaldırılmalıdır”[1] şeklinde bir açıklama yapıldı. Geçtiğimiz günlerde de Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2021-2022 Yükseköğretim Akademik Yıl Açılış Töreni’nde, “Üniversite sınavına gerek bırakmayacak bir sistem kurmalıyız”[2] şeklinde bir açıklamada bulundu. Bu açıklamalar üzerine 20. Milli Eğitim şurasının apar topar toplanacağına şahit olduk. Apar topar diyorum çünkü çık kısa zamanda ve gerekli görüş bildirme hazırlıklarına zaman tanımadan toplantının yapılacağına şahit oluyoruz. Ayrıca şuranın 3 gün içerisinde yapılacak olması cumhuriyet tarihinde yapılan en kısa hazırlık yapılan ve en kısa sürede yapılacak şura olma özelliğini taşıyor.

Bu hazırlıklar sürerken Milli Eğitim Bakanı tarafından da geçtiğimiz günlerde okul öncesi eğitimin zorunlu olacağına dair bir açıklama yapıldı. Bu açılama şurada sonra yapılsa daha isabetli olurdu kanaatinde olmakla birlikte okul öncesi eğitimi için yapılan bu açıklamanın yerinde bir değerlendirme olduğu söylenebilir. Çünkü okul öncesi eğitiminin her çocuğun alabileceği bir fırsat eğitimine dönüşmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat aynı şeyi üniversite sınavının kaldırılması düşüncesi için söylemek zor görünüyor.

Ölçme ve değerlendirme işlemi öğrencilerin yeteneklerini ve başarılarını ölçmek için yapılır. Hep söylendiği üzere, ölçemediğinizi değerlendiremezsiniz. Öğrencilerin okullara yerleştirilmesinde başarılı bir ölçme değerlendirme yapılması son derece önemlidir. Okul öncesi eğitimi bir öğretim olmadığı için çocukların sınavla değerlendirilmesi de söz konusu değildir. Çocukların etkinliklerdeki performansları değerlendirilerek port folyo dosyasında toplanır. Ayrıca çocukları değerlendirmek için öğretmenin gözlem sonuçları önemlidir. Fakat eğitimin diğer bütün kademelerinde sınavlarla ölçme değerlendirme yapılır. Ortaokuldan sonra orta öğretim kurumlarına giriş sınavları ile yüksek öğretim kurumlarına öğrenci almak için yapılan öğrenci seçme ve yerleştirme sınavları öğrencilerin derecelendirilmesi için gereklidir.

Bu noktada tartışılması gereken konu liseden sonra öğrencilerin sınavsız olarak üniversiteye yerleşmelerinin nasıl olacağıdır. Her yıl yaklaşık olarak 2 milyon öğrencinin üniversiteye yerleşmek için beklediğini biliyoruz. Sınav olmadığı taktirde bu öğrenciler üniversitelere eşit ve adaletli bir şekilde yerleştirilebilir mi? Bu sorunun cevabına evet demek neredeyse imkânsız denebilecek kadar zordur.

Üniversitelere bugüne kadar iki farklı şekilde öğrenci alınıyordu. Birincisi üniversite sınavı ile yapılan puan derecelendirmesine göre yapılıyordu. İkinci seçme yöntemi ise sanat ve spor vb. alanlarda yetenek sınavı ile yapılıyordu. Sonuçta her iki yöntem de ölçme değerlendirmenin farklı türlerini oluşturuyordu.

Türkiye’de bulunan 209 üniversitenin farklı bölümleri öğrencilerin kendi bölümlerini seçmesini bekliyor. Taban puanları açıklandıktan sonra öğrenciler puanlarına göre bu üniversitelere yerleştiriliyor. Fakat öğrencilerin tercih etmemesi nedeniyle kaydedecek öğrenci bulamayan birçok bölüm olduğunu biliyoruz. 2021 yılında devlet üniversiteleri ve vakıf üniversitelerinde çok sayıda bölümün boş kaldığı görülürken, 169 bölümün hiçbir aday tarafından tercih edilmemesi de dikkat çekti.[3] Bir sınav sonucunda bile öğrenciler üniversitelere yerleştirilemezken sınavsız bir şekilde eşit ve adil bir öğrenci yerleştirmesinin nasıl yapılacağı konusunda akıllarda soru işaretleri bulunmaktadır. Bu soruları şu şekilde dillendirebiliriz:

  1. Öğrencilerin yetenekleri nasıl belirlenecek?
  2. Öğrencilerin hangi üniversiteye yerleşeceği nasıl belirlenecek?
  3. Seçkin üniversitelerin kapısındaki yığılmaların önüne nasıl geçilecek?
  4. Kapısından yığılma olan üniversiteler öğrencileri nasıl seçecek?
  5. Öğrencileri üniversitelere seçmek ve yerleştirmek için kura mı atılacak?
  6. Öğrenciler üniversiteye networklerini kullanarak mülakatla mı girecek?
  7. Üniversitelere yerleştirilmede fırsat eşitliği ve adalet nasıl sağlanacak?
  8. Kamuoyu adaletli bir öğrenci seçme ve yerleştirildiğine nasıl ikna edilecek?
  9. Varlıklı kesimin parasını vererek düşük puanla özel üniversitelere girmesinden doğan eşitsizlik ve adaletsizlik nasıl ortadan kaldırılacak?
  10. Lise yerleştirme sınavlarındakine benzer şekilde en yakın üniversiteye sınavsız kayıt mı yapılacak?

Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkündür. Çünkü ölçmeden ve biçmeden ne marangozluk ne kerestecilik ne de öğretmenlik yapılamaz. Ölçmek ve biçmek fen bilimlerinin olduğu kadar sosyal bilimlerin de temel yaklaşımı olarak kabul edilir. Ölçü birimleri uzunluktan ağırlığa, hacimden yüksekliğe, volümden radyoaktif kalıntıların ölçülmesine ve ışığın ve ısının ölçülmesine kadar en temel bilimsel gereklilik olarak kabul edilir. Yani ölçme olmadan değerlendirme olmaz, değerlendirme olmadan da bilim olmaz.

Üniversite sınavını kaldırma düşüncesinde olanlar mutlaka bir ölçme ve değerlendirme sistemi geliştirmek zorundadır. Önemli olan bu sistemin bilimsel olmasıdır. Bu sistemi geliştirecek olanlar da eğitimcilerle birlikte çalışacak olan ölçme ve değerlendirme uzmanlarıdır. Bilimsel değil de keyfi ve rastlantısal olan her türlü üniversite seçme ve yerleştirme sistemi büyük toplumsal kaoslara neden olabilir. Gençlerin yaşayacağı derin hayal kırıklığının ve adaletsizlik yapıldığı hissinin telafi edilmesi kolay değildir.

Bilim insanı olarak bize düşen bilimsel kriterleri hatırlatarak yetkilileri aydınlatma görevini yapmaktır. Siyasi irade istediği taktirde tek bir kararla bütün sınavları kaldırabilir. Elbette gençlerin ve ailelerinin derin hayal kırıklığından ortaya çıkacak toplumsal sonuçlara da katlanmak kaydı ile!


[1] https://www.milliyet.com.tr/egitim/bahceli-universite-sinavlari-kaldirilsin-6541986

[2] https://www.webtekno.com/cumhurbaskani-erdogan-universite-sinavi-aciklama-h115744.html

[3] https://www.ensonhaber.com/egitim-haberleri/2021-universite-tercihlerinde-169-bolumu-kimse-tercih-etmedi


Warning: Undefined array key "sfsi_mastodonIcon_order" in /home/nadircomak/public_html/wp-content/plugins/ultimate-social-media-icons/libs/controllers/sfsi_frontpopUp.php on line 175

Warning: Undefined array key "sfsi_mastodon_display" in /home/nadircomak/public_html/wp-content/plugins/ultimate-social-media-icons/libs/controllers/sfsi_frontpopUp.php on line 268

Warning: Undefined array key "sfsi_snapchat_display" in /home/nadircomak/public_html/wp-content/plugins/ultimate-social-media-icons/libs/controllers/sfsi_frontpopUp.php on line 277

Warning: Undefined array key "sfsi_reddit_display" in /home/nadircomak/public_html/wp-content/plugins/ultimate-social-media-icons/libs/controllers/sfsi_frontpopUp.php on line 274

Warning: Undefined array key "sfsi_fbmessenger_display" in /home/nadircomak/public_html/wp-content/plugins/ultimate-social-media-icons/libs/controllers/sfsi_frontpopUp.php on line 271

Warning: Undefined array key "sfsi_tiktok_display" in /home/nadircomak/public_html/wp-content/plugins/ultimate-social-media-icons/libs/controllers/sfsi_frontpopUp.php on line 265
error

Websitemi Beğendiniz mi? Başkalarının da faydalanması için paylaşır mısınız? :)

Email Gönder
Whatsapp