Türkiye nüfusunun nicelik ve nitelik problemi

Türkiye, nüfusun nicel olarak artışını sağlayacak çareler bulmanın yanında özellikle genç nüfusu 21. Yüzyıl yeterlilikleri konusunda eğitmek ve yetiştirmek zorundadır. 21. Yüzyıl yeterlilikleri, bireylerin çağın gerektirdiği bilgi, beceri ve medeniyetimizin değerleri ile donatılarak başarılı ve mutlu olmalarının sağlanmasıdır.

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Bir ülkede, bir bölgede, bir evde belirli bir anda yaşayanların oluşturduğu toplam sayı nüfus (popülasyon) olarak adlandırılmaktadır (TDK). Türkiye nüfusu 1927 nüfus sayımına göre 13 milyon 648 bin 270 olarak tespit edilerek, bugüne kadar 6 kattan fazla artmıştır (TÜİK). 1927-1965 yılları arasında Türkiye’de devlet yöneticileri, genel olarak nüfusun artmasına yönelik olarak politika (Pronatalist, çoğalma (nüfus artırıcı) politika) izlemişlerdir (Doğanay,1997). Çünkü savaştan yeni çıkmış bir ülkenin genç nüfusa ihtiyacı vardı. Bu anlayışla 1965 yılına kadar Türkiye nüfusunun hızlı bir şekilde arttığı görülmektedir. Nüfus artış hızını arttırmaya yönelik politikaların, temel araçları sağlık ve doğurganlığı kontrol politikalarından oluşmaktadır (Başar, 2013, s. 26).

Nüfus artış hızının arttırılmasının savunulmasının yanında, nüfus artış hızının düşürülmesi gerektiğini ileri süren düşünceler de vardır. Nüfus artışının kontrolüne yönelik politika ve uygulamalara eski çağlardan beri rastlanmakta olup, yaşlı ve hastaların kaderlerine terk edilmesinin yanında, çocukların öldürülmesi gibi uygulamalarla nüfus artışı kontrol edilmeye çalışılmıştır. Bu düşüncenin altında besin kaynakları ile nüfus arasındaki dengeyi sağlama çabaları yatmaktadır (Murat, 2006). Temelde Malthus tarafından ileri sürülen bu yaklaşım bugün tartışmalı bir hale gelmiştir. Çünkü nüfusun artışı ile gıda üretiminde de gelişen teknolojilere bağlı olarak yeni artışların mümkün olduğu zamanla anlaşılmıştır.

Türkiye’de 1965 sonrası batının teşviki ile nüfus artışının azaltılmasına yönelik (Antenatalist, nüfus artış hızını sınırlayıcı) politika uygulanmıştır. Uygulanan bu politikalara kentlerde oturan kültür seviyesi yüksek ailelerin daha fazla uyacağı öngörüsünde bulunan bilim adamları olmuştur (Doğanay,1997). Bu öngörülere rağmen bugün karşılaştığımız tablo, uygulanan nüfus azaltıcı politikaların kırsal kesim de de en az kentlerdeki kadar etkili olduğunu göstermektedir. Bu durum, nüfus üzerinde geliştirilecek politikalarının nüfus artış dengesini uzun vadede tamiri imkânsız biçimde bozabileceğini ve devlet yöneticilerinin nüfus politikalarını belirleme hususunda son derece dikkatli olması gerektiğine işaret etmektedir. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye nüfusu giderek yaşlanmaktadır. Doğum oranları ciddi oranda düşmüştür. Nüfusun nicel olarak artırılmasına yönelik olarak geliştirilecek politikaların kısa vadede etkili olması mümkün görünmemektedir. Bu nedenle nüfusu artırıcı teşviklerin yanında nüfusun niteliklerini artıracak tedbirlerin de alınması gerekmektedir.

Nüfusun kalitesini belirleyen sağlık standartları, fiziksel ve zihinsel sağlamlık ve dayanıklılık, yetenekleri geliştiren okur yazarlık, eğitim seviyesi, mesleki bilgi ve tecrübe gibi vasıfların çoğu, nüfus kalitesinin iyileştirilmesinin refah ve gelir durumu ile doğru orantılı olduğunu göstermektedir (Murat, 2007). Bununla birlikte toplumda suç oranlarının giderek artması refah seviyesi artışının nüfusun kalitesi üzerindeki etkisini sorgulanır hale getirmektedir. Nitekim ülke olarak ekonomik yönden çok zor günler yaşadığımız dönemlerde nüfusumuz nitelik yönünden bugünden daha kötü değildi. Bu durum refah seviyesindeki artışın nüfusun nitelikleri üzerinde yaptığı çürütücü ve yıkıcı etkiye de dikkat çekmektedir.

Sonuç olarak;
Bugün Türkiye nüfus politikalarını yeniden belirlenmekle karşı karşıyadır.
 Bu politikaların nüfusun hem sayısal (nicel) hem de kalite (nitel) yönüyle dikkatle belirlenmesi gerekmektedir.

Nüfusun nicel olarak artırılması için doğum oranlarının artışına ihtiyaç vardır. Ancak bugün nüfus artışını devletin ve milletin bekasının bir gereği olarak gören bir anlayışın karşısında, doğurma ve çocuk yapma hakkının bireyleri ilgilendiren bireysel bir insan hakkı olduğunu savunan bir görüş de vardır. Bu görüşe göre bireylerin kararlarına devletin müdahale etmesinin temel bir insan hakkı ihlali olduğu görüşü savunulmaktadır. Esasen çocuk yapmaya karar verme hakkı bireyin özgür iradesine bağlıdır ve hiçbir otorite zorla bu hakka müdahale edemez. Devlet ancak bir takım özendirici teşviklerde bulunabilir ve bu da insan haklarına bir müdahale olarak kabul edilemez.

Türkiye nüfusunun nicel olarak artışına olan ihtiyacın yanında bir diğer önemli problem de nüfusun niteliklerinin artırılması konusudur. Bir toplumda yaşayan nüfusun yaş, cinsiyet, eğitim seviyesi, sağlık özellikleri, mesleki yeterlilikleri, gelir seviyesi ve kültürel özellikleri gibi demografik ve sosyoekonomik özelliklerini nüfusun nitelikleri olarak tanımlanır. Nüfusun bu özellikleri insan sayısı dışında nüfusun toplumun kalkınma potansiyelini ve üretim kapasitesi ile refah seviyesini belirleyen temel göstergelerdir. Bir toplum, bilgiyi beceriye dönüştüren ve değer yönünden donanımlı bireylerden oluştuğunda hem ekonomik kalkınma hem de toplumun refah seviyesi daha sürdürülebilir bir duruma gelir (Gürbüz, 2021; TÜİK, 2023). Bu bakımdan Türkiye nüfusunun değer temelli yaklaşımlarla alınacak tedbirler ile niteliğinin artırılmasına ihtiyaç olduğu aşikardır. Bunun yolu da eğitim alanında yapılacak köklü ve milletin her kesiminin katılacağı milli bir eğitim mutabakat metninin oluşturulması ve uygulanması ile mümkün olacaktır. Finlandiya eğitim modelinin dünya çapındaki başarısının ardında yatan sebep böyle bir milli mutabakat metninin toplumun her kesimi tarafından kabul edilmesi ve uygulanmasıdır.

Bu açıklamalar ışığında bugün Türkiye, nüfusun nicel olarak artışını sağlayacak çareler bulmanın yanında özellikle genç nüfusu 21. Yüzyıl yeterlilikleri konusunda eğitmek ve yetiştirmek zorundadır. 21. Yüzyıl yeterlilikleri, bireylerin çağın gerektirdiği bilgi, beceri ve medeniyetimizin değerleri ile donatılarak başarılı ve mutlu olmalarının sağlanmasıdır. Bu amaçla eleştirel düşünme, problem çözme, iletişim becerisi, iş birliği ve takım çalışması, yaratıcılık becerileri, dijital okuryazarlık ve yaşam boyu öğrenme gibi beceriler son derece önemlidir (Trilling & Fadel, 2009; Ananiadou & Claro, 2009). Türk Milli Eğitim sistemi bu yeterliklerin yanında gençleri medeniyet değerlerimize bağlı idealist ve vizyoner bir anlayışla yetiştirmek zorundadır.

Türkiye bugün dünya ile teknolojik olarak rekabet ederken Mevlana’nın; “Bir ayağımız sabit dinimizde, diğer ayağımızla yetmiş iki milleti dolaşırız” sözüne binaen, pergelin bir ucunu kendi medeniyet değerlerimiz üzerine koyarken, diğer ucuyla dünyayı dolaşabilen genç nesiller yetiştirmek mecburiyetindedir.

KAYNAKLAR

Ananiadou, K., & Claro, M. (2009). 21st century skills and competences for new millennium learners in OECD countries (EDU Working Paper No. 41). OECD Publishing. https://doi.org/10.1787/218525261154
Başar, E. (2013). Demografiye Giriş. (2. Bs.). Ankara: Gazi Kitabevi.
Doğanay, H., 1997, Türkiye Beşerî Coğrafyası, Milli eğitim Bakanlığı Yayınları: 2982, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi: 877, Milli Eğitim Basımevi, Ankara
Gürbüz, H. (2021). Nüfusun nitelikleri ve kalkınma ilişkisi üzerine bir değerlendirme. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 76(2), 215–230.
Murat, S. (2006). Dünden Bugüne İstanbul’un Nüfus ve Demografik Yapısı. İstanbul: İstanbul Ticaret Odası Yayınları.
Murat, Sedat (2007), Dünden bugüne İstanbul’un İşgücü ve İstihdam Yapısı, İstanbul Ticaret Odası Yayını, Yayın No: 2007-73, İstanbul.
TÜİK. (2023). Nüfus ve demografi göstergeleri. Türkiye İstatistik Kurumu. https://data.tuik.gov.tr

Türk milletinin geleceği

Bir milletin geleceği o milletin temel değerlerinin gelecek nesillere sağlam bir şekilde aktarılmasına bağlıdır. Türk milletinin tarih sahnesinde misyonunu ifa edebilmesinin şartı milli değerleri ile uyumlu nesiller yetiştirmesi ile mümkün olacaktır. Tarihte dayanıklılığı ve yeniden organize olması ile güçlü devletler kurabilme kabiliyetine sahip olan Türk milleti bugün zorlu bir mücadele ile karşı karşıya bulunmaktadır. Milletleri ve devletleri ayakta tutan en önemli unsur güçlü ordulardan ve ekonomik varlıktan önce sağlam karakterli ve milli değerlerine bağlı nitelikli bir genç nüfusun varlığıdır.

Bugün dünya ülkelerinin karşı karşıya kaldığı en önemli problem yaşlanan nüfustur. Yaşlı nüfusun en fazla olduğu ülkeler TÜİK verilerine göre, Monako (35,8), Japonya (30,1) ve İtalya (24,5)’dır. Yaşlı nüfusun çoğalması bugün ülkemizi de tehdit etmekte olup Türkiye’nin yaşlı nüfus oranı %10,2 ile dünya ortalamasının üzerine çıkmıştır.

Türkiye’nin genç nüfus oranı nicel olarak azalmaktadır. Fakat asıl önemli husus genç nüfusun nitelik bakımından değer kaybetmesidir. Mevcut genç nüfusumuzun milli ve manevi değerler bakımından değer kaybetmesi üzerinde dikkatle durulmalıdır. Nitelikli genç nüfusun bir millet için taşıdığı stratejik önem rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktür.

Türkiye üzerinde 1958 yılından itibaren uygulamaya konulan nüfus planlaması ve doğum kontrolü uygulamaları bugün netice vermekte olup ülkemizin doğurganlık oranları 2023 yılı TÜİK verilerine göre geleceğimizi tehdit edecek seviyeye düşmüştür (% 1,51). Bu durum uzun vadede milletimizin, ekonomik kalkınması ve üretim kapasitesi ile sosyal güvenlik meselesi ve kültürel yönden sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Bugün doğurmayan toplumların geleceği tehlikededir.

Bugün ülkemizin karşı karşıya kaldığı en önemli tehdit aile kurumunun ciddi bir sarsıntı geçirmesidir. Aile bir milletin yeşerdiği, filizlendiği ve büyüdüğü bir kuluçka merkezi gibidir. Son yıllarda evlilik oranlarının düşmesi ve boşanma oranlarının hızla artması Türk aile yapısının büyük bir sarsıntı geçirdiğinin işaretidir. Aileyi tehdit eden başta medya olmak üzere sosyal ve ekonomik politikalar ile eğitim sistemi üzerinde dikkatle durulmalıdır.

Ülkemizin geleceği için nitelikli ve iyi yetişmiş insan gücüne ihtiyacımız bulunmaktadır. Nüfusun nitelikleri belirlenirken Türk milletinin tarihsel bağları ile köklerini oluşturan milli ve manevi değerleri mutlaka dikkate alınmalıdır. Bugün başta çocuklar ve gençler olmak üzere bütün milletimizi etkileyen ahlak erozyonu problemi, alkol ve madde bağımlılığı, inanç değerlerimize yapılan saldırılar üzerinde önemle durulmalıdır.

Milletimizin geleceği için devlet, sivil toplum kuruluşları ve medya ortak bir bilinçle hareket etmelidir.

Nüfus yalnızca istatistiki bir rakam değil bir milleti geleceğe taşıyan köprüdür.

Madde bağımlılığı ile mücadelede aile faktörü

Bağımlılığa düşenlerin hayat hikayeleri yürek dağlayıcı acılarla dolu. “Bir seferden bir şey olmaz” diyen bireyler bağımlı olduktan sonra o yasaklı maddeyi almak için yalancı, hırsız ve hatta kendi evlerini kundaklayacak bir suçluya bile dönüşebiliyor. Okulların önünde bekleyen torbacılar ya da kırmızı arabayla genç kızları avlamaya çalışan yakışıklı gençler sizin çocuğunuzu da tuzağa düşürebilir.

Topkapı surlarında gece üşümemek için köpeklere sarılarak ısınmaya çalışan bağımlı gençlerin hikayelerini dinledikten sonra bu yazıyı kaleme alıp ebeveynleri bilgilendirmeye karar verdim. Madde bağımlılığı ile mücadele etmek sadece emniyetin işi değildir. Başta eğitimciler olmak üzere sağlıklı aileler ve duyarlı medya kuruluşları bu illete karşı mücadele etmek için seferberlik ilan etmelidir.

Yakın zamanda bağımlı bireyleri sağlığına kavuşturup hayata kazandırmaya çalışan bir rehabilitasyon merkezini ziyarete gittim. Burada karşılaştığım gençlerden birisi henüz 18 yaşına yeni girmişti. Hayata tutunmaya çalışan bu gence nasıl bağımlı olduğunu sordum ve hikayesini anlatmaya başladı:

-Henüz 11 yaşındaydım, babam bir suç işleyerek hapishaneye girdi. Sonradan anladım ki uyuşturucu işinden hüküm giymiş. Biz annemle birlikte yalnız kaldık. Geçinecek paramız yoktu. Çalışıp aile bütçesine katkı sağlamak istedim. Annem, babanı ziyarete gittiğimizde ona danışalım, dedi ve gittiğimizde konuyu açtık. Babam iyi olur, hatta benim sanayide bir arkadaşım var onun yanına gidip selamımı söylersen sana yardımcı olur, dedi.

Ben bu konuşmanın son cümlesini duyduğum anda içimden eyvah, dedim. Çünkü “şıracının dostu bozacı olur”, sözünde anlatıldığı gibi hapishanedeki bir insanın arkadaşı da tekin bir adam olmaz, diye düşündüm. Genç anlatmaya devam etti:

-Sanayide babamın arkadaşını aradım ve buldum. Yanında çalışabileceğimi söyledi. İşe başladığım ilk gün bana kâğıda sardığı ve sigaraya benzeyen bir madde uzattı ve içmemi söyledi. Bu nedir, demeye kalmadan çakmağı çaktı ve sigarayı yaktı. Ben bu maddeyi içtikten sonra adeta kendimden geçtim ve dört gün gözüme uyku girmedi. Eve vardığımda, göz bebeklerimin neden büyüdüğünü ve kanlandığını soran anneme, sanayide kaynak makinesinin ışığı gözlerimi aldı, diye yalan söyledim. Artık hayatım yalan olmuştu. Anneme sürekli yalan söylemeye başladım. Alıştığım maddeyi almak için her şeyimizi satmaya ve hatta hırsızlık yapmaya başladım. Bu merkeze gelene kadar tam 7 yıl bağımlılık illetinden çektim ve perişan oldum, dedi.

Bu rehabilitasyon merkezinde karşılaştığım diğer gençlerin hikayeleri de buna benzerdi. Bağımlılığın arkasında yatan sebeplerden en önemlisi bireyin aile ortamında yaşadığı sıkıntılardı. Bununla birlikte sosyal çevrenin etkisinin de ihmal edilmemesi gereken bir faktör olduğunu gördüm. Bu yaşanmış hikâyelerden öğrendiğime göre, bağımlılığa düşen gençlerin çoğu aile ortamında sağlıklı aile bağlarına sahip değildi. Ayrıca arkadaş teşviki ile “bir seferden bir şey olmaz” mantığı ile madde kullanmaya başlayan pek çok gençle tanıştım. Bazı gençler çevrelerinde örnek gösterilen ve hiç kimsenin madde kullanacaklarına ihtimal vermediği kişilerdi. Hatta içlerinde hafız olanlar bile vardı.

Sevgili anneler ve babalar, çocuklarınızı seviyorsanız karı koca olarak birbirinizi çok sevin ve çocuklarınıza huzur dolu bir aile ortamı hazırlayın. Aile bağlarınızı güçlü tutun ve çocuklarınız boşanmış ailelerin çocukları olarak sokaklara itilmesin. Çocuklarınızla sıcacık bir aile ikliminde şefkatle ilgilenin ve onları dikkatle izleyin. Çocuğunuzun arkadaşlarını tanıyın, çocuğunuzun gözlerindeki ve bedenindeki değişiklikleri izleyin. Çocuğunuzun uyuma alışkanlıklarındaki değişiklikleri dikkatle takip edin. Siz çocuklarınızla ilgilenmezseniz sokaklarda çocuklarınızla ilgilenecek ve onları bağımlılık ve türlü türlü zararlı alışkanlıklara özendirip alıştıracak pek çok insan bekliyor olabilir.

Sevgili anneler ve babalar, madde bağımlılığından korunmak için çocuklarınıza hayır demeyi öğretin. Akran zorbalığına karşı hayır diyebilen güçlü karakterli çocuklar yetiştirin. Çocuklarınızın öğretmenleri ile iyi bir iletişim kurun. Ailenizi ilgi, sevgi ve şefkat sıcaklığı ile kötülüklerden koruyun. Yuvanızı iyiliğin, güzelliğin ve samimiyetin doldurduğu ılıman bir iklime dönüştürün.

Bağımsız bir Türkiye bağımsız bir yaşamı benimseyen bireylerle yaşatılabilir. Bağımlı değil bağımsız ve özgür bir yaşama kanat açan çocuklar yetiştirmek için hep birlikte çalışmak ümidiyle esen kalın.

Aile dayanıklılığının güçlendirilmesi

Bu makalenin dayanak noktasını Türkiye’de halen uygulanmakta olan 2024-2028 Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi oluşturmaktadır. Türkiye’de ulusal düzeyde yapılan makro aile strateji planlarının yanında mikro düzeyde çalışmalar yapılarak aile dayanıklılığının güçlendirilmesi gerekmektedir.

Bu yazıda ulusal ölçekli vizyon belgesinin mikro ölçekte uygulanabilirliğini kolaylaştıracak stratejik bir model önerisi ortaya konulmuştur. Birinci adımda vizyon belgesinin SWOT analizi yapılmıştır. Daha sonra ailenin sosyal politikaların nesnesi konumunda pasif bir alıcı olmaktan kurtarılmasına yönelik olarak aktif bir özne olarak kabul edilip, bir baş aktör olarak konumlandırılması gerektiği ileri sürülmüştür. Ayrıca, ailenin sorumluluk alan, kendi iç dinamiklerini sağlamlaştırabilen, toplumsal dayanıklılığa katkı sağlayan bir rol üstlenmesi amacıyla analizler yapılmıştır. Bu amaçla, dünya ve Türkiye ölçeğinde uygulama örnekleri ile desteklenen öneriler sunulmuştur.

1. Giriş

Dayanıklılık (resilience), gerek bireysel gerekse aile ve toplumsal boyutta hayatın akışında karşılaşılan baş edilmesi zor stres, risk, kriz ve travmalara neden olan olaylara rağmen insanın psikolojik, sosyal ve fonksiyonel olarak uyum halini sürdürebilmesi ve karşılaşılan olaylardan ders çıkarıp öğrenerek yeniden ayağa kalkabilme ve gelişim sürecini devam ettirebilme potansiyelini tanımlayan çok boyutlu bir kavramdır. Dayanıklılık, karşılaşılan güçlükler karşısında denge ve uyumun zamanla yeniden inşa edilme sürecini açıklayan bir anlam çerçevesi sunmaktadır (Masten, 2014; Rutter, 2012; Ungar, 2011).

Yaşadığımız post modern dönemde aile kurumu hızlı bir yapısal dönüşüm ve değişim yaşamaktadır. Özellikle ekonomik kaygılar, dijitalleşen dünya ile kamu politikalarının entegrasyonunun yetersiz olması aile kurumu üzerinde ciddi bir baskı unsuru halinde gelmiştir (OECD, 2023). Dünya ölçeğindeki bu gelişmelere paralel olarak Türkiye’de yaşanan aile sorunları ve özellikle evlilik oranlarının düşmesi, evlilik yaşının giderek yükselmesi ve aile içinde yaşanan iletişim kaynaklı sorunlar, ailede yaşanan dönüşüm ve değişimin göstergesi niteliğindedir (TÜİK, 2023). Bu nedenle makro (ulusal) düzeyde koruyucu ve telafi edici aile politikaları geliştirmenin yanında hane bazında uygulanabilir gerçekçi ve mikro düzeyde aile stratejileri geliştirmeye ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Bu makale bu ihtiyacı karşılamak amacıyla yazılmıştır.

2. Kuramsal ve politik arka plan

Son zamanlarda aile üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde, “family resilience” (aile dayanıklılığı) kavramının literatürün odak noktasını oluşturduğu görülmektedir (Walsh, 2023). Yalnızca zor zamanlarda gösterilecek bir dayanıklılık kavramı yeni yaklaşımlarda anlamını yitirmiştir. Bunun yerine henüz risk faktörünün bulunmadığı iyi zamanlarda aileyi büyük dalgalanmalara, çalkantılara ve krizlere karşı güçlü bir duruş ve uyum gösterip ayakta kalabilen bir sistem olarak kabul etmek dayanıklılığın yeni bir gerekliliği olarak ön plana çıkmaktadır.

Güncel raporlar aile politikalarının başarısının, mikro ölçekte ve hane boyutunda tutum ve sorumluluk değişimi gösterebilmeye bağlı olduğunu göstermektedir (OECD, 2023 ve Avrupa Komisyonu, 2022). Bu tespitlere göre mikro ölçekte dokunuşlar olmadığı taktirde ulusal ölçekteki stratejilerin karşılık bulmayacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Bu dokunuşlar da ulusal politikaların dışında ailelerin kendi iç dinamikleri ile hareket edip kendi esnekliğini kazanarak sağlam bir şekilde ayakta durmasını gerektirmektedir.

3. 2024-2028 aile vizyon belgesi SWOT analizi

Güçlü Yönleri

  • Türk aile yapısının kültürel köklerinin hâlâ güçlü olması
  • Ana-baba olma bilinci ve çocukları bilinçli yetiştirme duyarlılığının artması

Zayıf Yönleri

  • Aile içinde gelişen rol belirsizliği ve otorite boşlukları
  • Dijitalleşmenin aile içi iletişimi bozması

Global tehditler

  • Maddi ve sanal bağımlılıkların artması
  • Çekirdek ailelerini çocuk eğitimi konusunda yalnızlaşması

Bu durum hane ölçeğinde ailelere stratejik destek sağlamanın önemini göz önüne sermektedir. Nitekim küresel ve ulusal politik ve stratejik model ve önerilerin kuru bir nasihatten ibaret kalmaması ailelerin kendi iç dinamikleri ile inisiyatif alarak öğrenerek gelişmesine bağlıdır. Bu aşamada öğrenen aile modeli yaklaşımında olduğu gibi zorluklardan ders çıkararak yeni durumlara karşı hazırlıklı olmak ve gelişerek büyümek ilkesi benimsenmelidir (Çomak, 2021).

4. Aile ölçeğinde stratejik ve gerçek bir uygulama modeli

a. Stratejik Hedef

Aileyi, dijital çağın estirdiği kasırga boyutundaki tehditlere karşı koyabilen ve kendi iç düzenini oluşturma yetkinliğe sahip, güçlü ve değer aktarımı yapabilen ve bu sayede koruyucu hekimlik ve önleyici kapasitesini geliştirebilen sağlam bir yapı haline getirmektir.

b. Alt hedefler:

i. Aile içindeki görev ve sorumlulukların netleştirilmesi:

Gerçek problem Örneği:
Türkiye genelinde aile danışmanlarına yapılan başvurular büyük ölçüde aile içindeki rol çatışmaları ve sınırların belirsizliğinden ortaya çıkmaktadır (Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2024). Bu bakımdan etkili iletişim ilkelerinin ailelere benimsetilmesiyle saygı ve nezaket esaslı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır.

Örnek Bir Uygulama:

  • Finlandiya Modeli: Finlandiya’da ebeveynler tarafından çocukların aile içindeki sorumluluklarının yazlı belge haline getirilmektedir (European Commission, 2022). Bu uygulama aile içi kuralları bir aile anayasası haline getiren güzel bir örnektir.

· Türkiye İçin Uygulama Önerisi:

  • Aile danışmanlığı merkezleri yaygınlaştırılarak bu merkezlerde aileler için sorumluluk haritaları oluşturulabilir.
  • Evlilik öncesi eğitimler yaygınlaştırılarak bu eğitimlerde aile içi roller ve sınırların belirlenmesi şart koşularak haritalara işlenebilir.

ii. Annelik ve babalık yeterliliklerinin güçlendirilmesi

Gerçek problem örneği:

Dijital çağın getirdiği tehlikeler geleneksel anne-baba rollerini yetersiz ve etkisiz bırakmaktadır (Livingstone et al., 2023). Ebeveynler bu tehlikelere karşı koymakta zorlanmakta ve çaresizlik yaşamaktadır.

Örnek bir uygulama:

  • Triple P – Positive Parenting Program (İngiltere, Avustralya):
    Bilimsel araştırmalarla elde edilen bulgulara ve kanıtlara dayalı anne-baba eğitim modeli (Sanders vd., 2022). Bu model ile rastlantısal olarak yapılan ölçme ve değerlendirme çalışmaları ile elde edilen bilimsel kanıtlara göre bir eğitim modeli geliştirilmektedir. Bu modelin en somut biçimde uygulanan şekli “Triple P” uygulamasıdır (Sanders, 2023).

· Türkiye için uygulama önerisi:

  • Yaş gruplarına göre ayarlanmış anne-baba müfredatları geliştirilmelidir
  • Danışman, okul ve aile iş birliği uygulamalarına ağırlık verilmelidir
  • Yüz yüze ve online ebeveynlik programları geliştirilmelidir
  • Uygulama örneklerinde olduğu gibi nicel ve nitel yöntemlerin uygulandığı saha çalışmalara ağırlık verilmelidir

iii. Dijital risklerden koruyacak stratejiler geliştirilmelidir

Gerçek problem örneği:
Çocukların uzun süre ekran bağımlılığı ve zararlı içeriklere maruz kalması aile içinde yaşanan iletişim çatışmalarını artırmaktadır (UNICEF, 2023). Bu durum onarılması güç ve kalıcı davranış ve iletişim bozukluklarına neden olmaktadır.

Örnek bir uygulama:

  • Dijital aile rehberi (Güney Kore):
    Aile içinde dijital alışkanlıkları belirleyen kuralların ortak kararlarla belirlenmesi (Korean Ministry of Gender Equality, 2022). Bu metotla ailece ortak bir şekilde alınan kararlar bütün ailenin kararı olacaktır. Demokratik ve katılımcı esasa dayanan bu uygulama aidiyet duygusunu artıracaktır.

· Türkiye için uygulama önerisi:

  • Aile içi dijital medya kullanımı sözleşmeleri hazırlanabilir
  • Dijital medya okuryazarlık eğitimlerine ağırlık verilebilir
  • Ekran süresi kontrolüne yönelik rehberlik çalışmaları artırılabilir

c. Sorumluluk üstlenen bir aktör olarak aile

Bu model:

  • Aileyi destek alan değil kendi iç düzenini oluşturan bir yapıya ulaştıracaktır. Bu sayede çevresinde desteğe ihtiyaç duyan ailelere sosyal anlamda destek olan ve toplumun dayanıklılığını artıran aile modeli yaygınlaşacaktır.
  • Aileyi, kamusal politikaların edilgen nesnesi değil politika ortağı ve inisiyatif kullanan küçük ölçekli bir yönetim ünitesi olarak ele alır.
    Bu bakış açısı, sürdürülebilir anlayışa sahip aile politikalarının temel şartı olarak kabul edilmektedir (OECD, 2023). Çünkü kendi ailesinin sorumluluğunu almayan bir aile modelinde edilgen ve kırılgan bir yapı hâkim olur. Aileler ancak kendi iç dinamikleri içerisinde aktif bir rol alarak gelişebilir. Aile içi eğlenceli eğitim programları ve paylaşım saatleri ile iletişim kalitesi artırılabilir. Böylece pasif değil aktif rol alan ve çözüm üreten bir aile modeli ile toplumsal dayanıklılık artırılabilir.

Sonuç ve değerlendirme

Aile boyutunda ve hane ölçeğinde değerlendirilen bu stratejik eylem planı, Türkiye’nin 2024-2028 aile vizyon belgesini daha uygulanabilir hale getirebilir. Gerçek hayatta pratik örneklerle desteklenen bu model hem aileyi güçlendirmekte hem de devletin üzerindeki yükü hafifleterek ailelerin dayanıklılığını artırmaktadır. Böylece sürekli olarak dışarıdan destek bekleyen edilgen ve pasif aileler yerine kendi sorunlarını çözen ve kendi anlam arayışı yolculuğunda sorumluluk alan aileler mazeret üretmekten ziyade çözüm odaklı bir yapıya kavuşur. Çözüm üreten ve kendi iç dinamiklerini dengede tutma çabasında olan aileler ulusal ölçekteki aile politikalarına destek sağlar. Bu tip aileler toplumsal dayanıklılığı artırarak topluma sağlıklı bireyler yetiştirmek için aktif bir rol üstlenebilir. Türkiye ulusal aile vizyon planı aileler için genel bir çerçeve oluşturmaktadır. Mikro ölçekte aileler aktif bir sorumluluk üstlenmediği taktirde ulusal aile strateji belgesinin başarılı olma şansını zayıflatacaktır.

Bu model ile yardım isteyen değil yardım eden,

Destek isteyen değil destek olan aileler yaygınlaşacaktır.

Dayanıklı aile dayanıklı toplum demektir.

Kaynaklar:

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. (2024). Ailenin korunması ve güçlendirilmesi vizyon belgesi ve eylem planı (2024–2028). Ankara.

Çomak, (2021), Öğrenen Aile, Gülhane yayınları, İstanbul.

European Commission. (2022). Parenting support and family resilience in Europe. Brussels.

Livingstone, S., Stoilova, M., & Kelly, A. (2023). The digital lives of children and families. London School of Economics.

Masten, A. S. (2014). Ordinary magic: Resilience in development. Guilford Press.
OECD. (2023). OECD family database and family policy review. Paris: OECD Publishing.

Rutter, M. (2012). Resilience as a dynamic concept. Development and Psychopathology, 24 (2).

Sanders, M. R., Kirby, J. N., Tellegen, C. L., & Day, J. J. (2022). The Triple P-Positive Parenting Program. Clinical Child and Family Psychology Review, 25.

Sanders, M. R. (2023). The Triple P System of Evidence-Based Parenting Support: Past, Present, and Future DirectionsClinical Child and Family Psychology Review.

TÜİK. (2023). Aile yapısı araştırması. Ankara.

UNICEF. (2023). Child protection and digital risks. New York: UNICEF.

Ungar, M. (2011). The social ecology of resilience: Addressing contextual and cultural ambiguity of a nascent construct. American Journal of Orthopsychiatry, 81(1).

Walsh, F. (2023). Strengthening family resilience (4th ed.). Guilford Press.

Japonya örneği ve Türkiye için “aile çözülmesi erken uyarı modeli” önerisi

Türk aile yapısı hakkında erken uyarı sistemi konulu bu köşe yazısını yeni döndüğüm Japonya seyahatimden sonra kaleme almaya karar verdim. Bu makale coğrafi, demografik ve sosyolojik analizler ve yerinde yapılan gözlemlerin sonucunda hazırlanmıştır. Yaklaşık olarak otuz yıldan beri Japon kültürünü inceliyorum. Japonya seyahatimde teorik bilgilerimi yerinde gözlemleyerek kıyaslamalar yapma imkânı buldum. Aşağıda aile çözülmesi erken uyarı modelinin detayları ve temel felsefesi açıklanacaktır.

Japonya’nın ekonomik kalkınmasının temelini yalın kalite modeli oluşturmaktadır. Yalın kalite modelinin temel ilkeleri yıllardan beri akademik çalışmalarımın ve dünya görüşümün şekillenmesinde önemli bir katma değer sağladı. Yalın kalite anlayışının birinci adımı olan Kaizen modeli ile her gün küçük adımlarla da olsa sürekli iyileştirme ilkesini bir yaşam tarzı haline getirmeye çalıştım. Bu makalede Japonya’da “Şinkansen etkisi” denilen hızlı ve baş döndürücü ekonomik gelişmelerin altında yatan düşüncenin felsefesini ele alacağım. Sonuçta bu hızlı ekonomik gelişmenin Japon aile yapısını nasıl etkilediği konusunda çıkarımlarda bulunarak Türk aile yapısını bekleyen tehlikelere karşı erken bir uyarı sistemi geliştirmek için bir model önerisinde bulunacağım. Yazıma Japon ekonomik kalkınmasının kodlarını inceleyerek devam edeceğim.

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Yalın kalite modelinin temel ilkeleri şunlardır:

1. Kaizen (改善): Küçük adımlarla da olsa her gün sürekli iyileştirme,

2. Muda (無駄): İsrafın yok edilmesi ve iktisadın üretim politikası haline getirilmesi,

3. Just in Time (JIT): Tam zamanında üretim, doğru zamanda, doğru miktarda ve doğru üretim,

4. Jidoka (自働化): İnsanlı otomasyon ve hata anında sistemin durması,

5. Standartlaştırma: Herkes tarafından aynı yöntem ve aynı standartlar aynı şekilde uygulanır,

6. Gemba (現場): Yerinde gözlem ve sorunların çıktığı yerde çözülmesi,

7. İnsan Merkezli Yaklaşım: İnsanın maliyet değil değerli olduğunun temel ilke olarak kabul edilmesi,

Bu ilklerin felsefi arka planında Şintoizm (düzen ve temizlik), Zen Budizmi (sadelik ve farkındalık) ve Konfüçyanizm (disiplin ve görev ahlakı) inancının izleri bulunmaktadır. Japonya’da Şintoizm, Budizm ve Konfüçyanizm oldukça yaygın olan bir inanç sistemi olmakla birlikte % 20 oranında farklı inanışlara da rastlamak mümkündür. Özellikle 1950 yıllarından itibaren devletin sekülerizmi kabul ederek laik bir yönetim anlayışını benimsemesiyle birlikte dini inanışlar sadece ritüellerden ibaret olan bir gelenek haline dönüşmüştür. Bununla birlikte din Japonya’da, kimi toplumlarda olduğu gibi toptan dışlanıp reddedilmemiş, bunun yerine ekonomik kalkınmaya entegre edilmiştir. Yani Japonya’da devlet, sekülerizmi benimserken dini inanışlara savaş açmamış ve aksine ekonomik kalkınma ile dini inanışları kaynaştırarak kalkınmanın itici bir gücü haline getirmiştir. Böylece Şintoizm, Budizm ve Konfüçyanizm yalın kalite modelinin temelini oluşturan ve toplumda çalışma disiplini sağlayan bir katkı sağlamıştır.

Japonya’nın toplumsal yapısında hâkim olan yaşam ve düşünce tarzı bugün günlük hayatta ve özellikle çay seramonilerinde hala yaşatılmaktadır. Bu ilkeler uyum (harmoni,  – Wa), saygı (respect,  – Kei), temizlik-saflık (purity,  – Sei) ve sükûnet ( – Jaku) olmak üzere dört başlık altında toplanabilir. Japonya’da hala yaşatılan bu geleneksel ilkelerin yansımalarını toplumun her kademesinde gözlemlemek mümkündür.

Bugün gelişmiş bir ekonomiye sahip olan Japonya’da doğurganlık oranlarının ve çocuk sayısının azalması, evlilik yaşının yükselmesi, evlilik dışı birlikteliklerin sıklıkla görülmesi, yaşlı nüfusun hızlı bir şekilde artış göstermesi ve yalnızlık problemi Japon aile yapısındaki çözülmenin göstergeleridir. Bu işaretlerin çizdiği tablo azalan bir nüfusu göstermektedir. Japonya’daki bu durum Türkiye ile karşılaştırıldığında ülkemizin geleceği adına ailenin korunması ve yaşatılması konusunda önlemler almamız gerektiğini ihtar etmektedir. Nitekim Türkiye nüfusunun geçirdiği değişimler Japonya’ya benzerlik göstermektedir. Bu maksatla Türkiye’de nüfus politikaları belirlenirken erken bir uyarı sistemi niteliğindeki demografik veriler hassasiyetle dikkate alınmalıdır.

1. Modelin temel varsayımları:

Bugün Türkiye’de aile kurumunda yaşanan değer erozyonundan kaynaklanan bir çözülme ile karşı karşıyayız. Ülkemizde evlilik yaşı hızla yükseliyor, boşanma oranları artıyor, doğurganlık oranları ve çocuk sayısı azalıyor, yaşlı nüfus miktarı hızla çoğalıyor. Aile çözülmesi, sosyolojik anlamda birdenbire ortaya çıkan bir süreç değil, yapısal ve adım adım ilerleyen bir süreç olarak tarif edilmektedir (Parsons ve Bales, 1955). Bu süreç yaşanırken ailenin temel değerleri olan anlam arayışı, sorumluluk duygusunun temeli olan ahlaki iç denetim sistemleri aşındıkça çözülme de ivme kazanmaktadır (Berger, 1967).
Japon aile yapısında görülen bu hızlı çözülme örneği, ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeyi arttıkça refah seviyesi ve kültürel geleneklerin gücünün, ahlaki ve manevi bağların zayıflamasından ortaya çıkan boşluğu doldurmaya ve aileyi korumaya yetmediğini net bir biçimde ortaya koymaktadır (Inglehart & Norris, 2011). Nitekim Japonya’da nüfus artışı eksi yönde seyretmekte yani nüfus azalmaktadır. Yaşlı bakımı hizmetlerine önemli miktarda ekonomik kaynak ayrılmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Yalnızlık problemi Japon toplumunu derinden etkilemektedir.

a. Ailenin Fonksiyonunun Zayıflaması:

Ailenin en önemli fonksiyonlarından birisi olan sosyalleştirme ve değer aktarımı etkisini yitirdiğinde toplumsal yapı zedelenmektedir (Parsons & Bales, 1955). Modern toplumlarda ailenin üstlenmesi gereken bu fonksiyonların devlet ve piyasalar tarafından karşılanması, ailenin esas itibari ile icra etmesi gereken biçimlendirici yapısını ortadan kaldırarak onu ikincil ve etkisiz bir kurum haline getirme tehlikesini doğurmaktadır. (Giddens, 1992). İşte bu sonuç çözülmenin en yıkıcı etkisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

b. İç denetim dinamiklerinin çözülmesi:

Toplumları ve bireyleri ahlaki değerler ayakta tutar. Ahlaki davranışların içsel temelleri vardır ve bu temeller yıprandığında bireyler sorumluluk almaktan kaçınma eğilimi gösterirler (Kohlberg, 1984). Bu eğilim evliliğin ve özellikle ebeveynliğin kişisel özgürlükleri sınırlayan bir yük olarak algılanmasına neden olmaktadır (Cherlin, 2004). Böylece genç bireyler konfor alanını bozma korkusu ile ya çocuk yapmaktan çekinmekte ya da olacaksa bir çocuk yapayım ona bari iyi eğitim aldırayım noktasına gelmektedirler.

c. Gelenek ve inanç ayrışması:

Köklü inançlara dayanan gelenekler toplumlarda biçimlendirici bir etki yapar. Şayet gelenekler inançtan koparsa sembolik anlamda bir devamlılık üretmekle birlikte aile kurumunun dayanıklılığını zayıflatmaktadır (Berger, 1967). Japonya’da bugün Şinto ritüelleri devam ettiği halde aile bağlarında yaşanan çözülme inanç ve gelenek arasında yaşanan ayrışmanın tipik bir örneğini teşkil etmektedir (Inglehart & Norris, 2011). Bu ayrışmada ailenin küresel rüzgarlara karşı dayanıksız bir hale gelip kolaylıkla savrulmasına neden olmaktadır.

2. Japon aile yapısında yaşanan problemler:

Japonya’da evlilik yaşı giderek yükselmekte ve evlilik oranları azalmaktadır (Raymo & Iwasawa, 2005). Bunun temel nedeni evliliğin, bireysel yaşam özgürlüklerini ve özellikle kariyer hayatını sınırlayan bir etki olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır (Giddens, 1992). Japonya’da toplumsal uyum ve ayıplanma konusundaki baskıcı tutumlarevlilikten kaçınmalara ve yalnız yaşama tarzının tercih edilmesine neden olmaktadır (Hikaru, 2019). Bu durum dış referanslarla hareket eden Japon toplumunun sağlam bir içsel motivasyonu sağlayan güçlü inanç temellerinden yoksun olması ile izah edilebilir.

a. Çocuk yapma konusundaki algının değişmesi:

Japonya’da geleneksel anlamda çocuk, neslin devamı anlamı taşırken son yıllarda ekonomik anlamda maliyet artırıcı bir etken olarak algılanmaktadır (Inglehart & Norris, 2011). Kadınların iş hayatına girmesi vesilesiyle kazandıkları konum ile annelik rolü arasında yaşanan uyumsuz süreç doğurganlık seviyesini düşürmüştür (Esping-Andersen, 2009). Japonya’da bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak için yapılan devlet teşvikleri kültürel ve ahlaki motivasyonun yerini dolduramadığı için etkili ve sürdürülebilir sonuçlar üretememektedir (McDonald, 2006). Bu sonuç güçlü inançların desteklemediği zayıflamış geleneklerin aileyi ayakta tutmadığını göstermektedir.

b. Yalnızlık problemi ve sosyal izolasyon:

Japonya’da “yalnız başına ölüm” (kodokushi) korkusu, aile bağlarının zayıflamasının hazin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır (Hikaru, 2019).
Japonya’da yaşlıların aile üyelerine değil sosyal bakım kurumlarına yönlendirilmesi geleneksel saygı kültürünün ciddi biçimde aşındığının somut bir göstergesidir (Sugimoto, 2014). Bu sonuç aile bağlarının gelenekten beslenmesinin inançtan beslenmesinin yerini tutamayacağını ve ailenin son derece kırılgan bir hal alacağını göstermektedir (Berger, 1967). Bu kırılganlık ekonomik kalkınmanın sürmesine rağmen aileler tarafından aktarılması gereken toplumsal değerlerin gelecek nesillere taşınmasını sekteye uğratarak ülkenin beka meselesi haline gelmektedir.

c. Ahlak erozyonu ve bireysel yaşama isteği:

Japon’da ahlaki davranışın temelinde günah ve sorumluluk dengesi yerine ‘kimseyi rahatsız etmememe’ düşüncesi bulunmaktadır (Inoue, 2003). Bu düşünce biçimi de yeni bir yaşam tarzı oluşturarak aile dışı yaşantı tarzlarını ahlaki bir problem olmaktan çıkarmakta ve adeta teşvik etmektedir (Cherlin, 2004). İnsanlar kimseyi rahatsız etmeden kuralsız birlikteliklere yönelmektedir. Bunun sonucunda Japonya’da aile kolaylıkla vazgeçilebilecek bir seçenek halini almaktadır (Bauman, 2003). Bu durum yalnızca dünya için yaşayan ve ahiret inancının olmadığı Japon toplumunun geleceğine yönelik açık bir tehdit oluşturmaktadır.

3. Türkiye’de aileyi tehdit eden risk faktörleri:

Türkiye’de evlilik kurumu son yıllarda bireysel merkezli bir mutluluk ilişkisi olarak algılanmaktadır (Yılmaz, 2015). Bu durum boşanmaların artması ve evliliğin ahlaki bir sorumluluk olarak değil mekanik ve teknik bir sözleşme gibi algılanmaya başladığının göstergesidir (TÜİK, 2023). Nitekim son yıllarda Türkiye’de çocuk sayısındaki hızlı azalışlar, çocuk sahibi olmanın kültürel bir değer olmaktan çıkıp bir yaşam standardı haline geldiğinin açık bir göstergesidir (Kağıtçıbaşı, 2007). Bununla birlikte ailenin önemli fonksiyonlarından birisi olan dini ve ahlaki eğitimin önemini kaybetmesi, toplumsal iç denetim mekanizmalarının ortadan kalkmasına neden olmaktadır (Kohlberg, 1984). Türkiye’deki aile politikalarının sırf ekonomik teşviklere bina edilmesi, Japonya’daki gibi bir aile modelinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu durum da ülkemizin bekasına yönelik önemli bir tehdit olarak karşımıza çıkabilir.

4. Model hakkında stratejik değerlendirme:

Japonya’da aile kurumunun geçirdiği süreç, yalnızca ekonomik kalkınma ve kültürel geleneklerin aileyi koruyamadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır (Inglehart & Norris, 2011). Türkiye için aile konusunda geliştirilecek bir erken uyarı modeli, ailede yaşanan çözülmeyi sonuçlara göre değil uyarıcı ve öncü göstergeler üzerinden izlemeyi amaç edinmelidir (Parsons & Bales, 1955). Bu yaklaşıma göre, aile sosyal politika öznesi olmanın ötesinde, medeniyet derinliği olan ahlaki bir temelden ele alınmaktadır (Berger, 1967). Bu amaçla sosyal politika yapıcı devlet kurumaları ile üniversiteler aile konusunda esaslı stratejik planlamalar yapmakla mükelleftir. Aksi taktirde geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olacaktır.

Güçlü bir millet sağlam ailelerden oluşur.

Aile kurumunun çökmesi gerçek bir beka meselesidir.

Geleceğini kurtarmak isteyen milletler en büyük yatırımı aileye yapmalıdır.

Dr. Nadir Çomak

Kaynakça

Bauman, Z. (2003). Liquid love: On the frailty of human bonds. Polity Press.
Berger, P. L. (1967). The sacred canopy. Anchor Books.
Cherlin, A. J. (2004). The deinstitutionalization of American marriage. Journal of Marriage and Family, 66(4), 848–861.
Esping-Andersen, G. (2009). The incomplete revolution. Polity Press.
Giddens, A. (1992). The transformation of intimacy. Stanford University Press.
Hikaru, S. (2019). Loneliness and social isolation in Japan. Routledge.
Inglehart, R., & Norris, P. (2011). Sacred and secular. Cambridge University Press.
Inoue, N. (2003). Japanese moral culture. University of Tokyo Press.
Kağıtçıbaşı, Ç. (2007). Family, self, and human development across cultures. Lawrence Erlbaum.
Kohlberg, L. (1984). The psychology of moral development. Harper & Row.
McDonald, P. (2006). Low fertility and the state. Population and Development Review, 32(3), 485–510.
Parsons, T., & Bales, R. F. (1955). Family, socialization and interaction process. Free Press.
Raymo, J. M., & Iwasawa, M. (2005). Marriage market mismatches in Japan. American Sociological Review, 70(5), 801–822.
Sugimoto, Y. (2014). An introduction to Japanese society. Cambridge University Press.
Yılmaz, İ. (2015). Türkiye’de aile yapısında dönüşüm. Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 18(2), 1–28.
TÜİK. (2023). Evlenme ve boşanma istatistikleri.

Evlilik öncesi eğitim neden yaygınlaştırılmalı?

Evlilik adaylarına yönelik olarak evlilik öncesi eğitimler zorunlu hale getirilmeli ve boşanmaların önlenmesi için tedbirler alınmalıdır. Türkiye’de artan boşanma oranları aile kurumunda yaşanan derin bir krizin habercisi niteliğindedir.

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Boşanmaların büyük bir kısmı evliliğin ilk 5 yılında gerçekleşmektedir. Boşanmaların hem aile bireylerine hem de devlete maliyeti giderek artmaktadır. Evlilik öncesi, evliliğe hazırlık eğitimi alan ailelerde boşanma oranlarının daha düşük seviyede gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Ancak bu konuda TÜİK tarafından tutulmuş nicel istatistikler bulunmamaktadır. Türkiye’de 2010 yılından itibaren evlilik okulu şeklinde eğitimler bakanlık ve yerel yönetimler tarafından yapılmakla birlikte kişisel verilerin gizliliği esasına binaen bu eğitimlerin katılımcı bilgilerine net bir şekilde ulaşmak mümkün olmamaktadır. Bu makalede boşanma nedenleri analiz edilerek evlilik öncesi eğitimlerin gerekliliği daha açık ve anlaşılır bir şekilde açıklanmaya çalışılacaktır. Türkiye’de boşanma nedenleri ana hatlarıyla şu şekildedir:

1. Yaşanan ekonomik problemler ve geçim sıkıntısı boşanmalara neden olmaktadır. Ekonomik yetersizlik ve işsizlik, boşanmaların başlıca nedenleri arasında yer almaktadır (TÜİK, 2023).

2. Sadakatsizlik ve aldatma boşanmaya neden olan diğer bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü sadakatsizlik, doğrudan doğruya eşler arasındaki güveni yok ederek aile bağlarını derinden sarsmaktadır. Nitekim Türkiye’deki mahkeme kayıtlarında ve sosyolojik çalışmalarda sadakat “en yüksek risk” olarak kabul edilmektedir. Bu konuda yapılan bir akademik çalışmaya göre; Sadakatsizlik, boşanma davalarında ileri sürülen en temel gerekçelerden biridir (Demir ve Arıcı, 2020).

3. Aile içi şiddet yalnızca Türkiye’de değil dünya genelinde de boşanmaların önemli sebepleri arasındadır. Şiddet kavramı ana hatlarıyla fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet olarak ele alınmaktadır. Hakaret, aşağılama ve baskılardan oluşan psikolojik şiddet boşanmalara neden olan en önemli sebeplerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre (2021) Türkiye’de boşanma nedenlerinin önemli bir bölümünü aile içi şiddet oluşturmaktadır.

4. Aile içi iletişim problemleri en öncelikli boşanma sebepleri arasındadır. Eşlerin karşılıklı olarak duygusal ihtiyaçlara cevap verememesi, karşılıklı olarak beklentilerin yönetilememesi, küçük sorunların zamanında çözülememesi, empatik tutum ve davranışlardaki yetersizlik, çatışma yönetimi konusundaki eksiklikler boşanma riskini artırmaktadır. Yıldırım’a göre (2019), iletişim eksikliği boşanmanın en önemli tetikleyici unsurlarından birisi olduğu ifade edilmektedir.

5. Eşler arasındaki kültürel uyumsuzluklar ve aile müdahalesi boşanmayı hızlandıran diğer bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Farklı coğrafi bölgelerden ve dolayısıyla farklı kültürlerden gelen ailelerin uyumsuzluğu boşanmaya neden olabilmektedir. Kayınvalide ve kayınpeder baskısı, geniş ailenin diğer fertlerinin müdahalesi iletişim çatışmalarını artırabilmektedir. Aileye yönelik müdahaleler geleneksel evlilik yapılarda yaşanan çatışmalarda belirleyici bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır (Çelik, 2018).

6. Alkol ve madde bağımlılığı evlilikleri derinden etkilemektedir. Bu konu, bireylerde ortaya çıkan davranış bozuklukları, iletişim çatışmaları, sadakatsizlik, güven problemi gibi birçok çatışmanın temelinde yatan faktör ve birçok boşanma vakasının katalizörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece evliliğin istikrarı bozulmakta ve karşılıklı güvene dayalı evlilik ilişkisi zarar görmektedir. Bu konuda yapılan akademik çalışmalar madde kullanımı ile aile içi çatışma ve boşanma oranları arasında sıkı bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır (Kara, 2020).

7. Erken yaşta yapılan evlilikler de boşanma sebepleri arasında gösterilmektedir. Erken yaşta evlenen bireylerin boşanma oranlarının anlamlı ölçüde yüksek olduğuna dair bilimsel çalışmalar mevcuttur (Aydoğdu, 2017). Bu durum eşlerin evliğe hazır olmaması, kimlik gelişiminin tamamlanmamış olması, ekonomik bağımsızlığın olmaması gibi sebepler boşanma oranlarının artmasında bir risk faktörü oluşturmaktadır.

8. Eşler arasındaki cinsel uyumsuzluk boşanmaya neden olan faktörler arasında en az dile getirilen konu olarak bilinmektedir. Eşlerin karşılıklı olarak cinsel beklentilere karşılık verememeleri, cinsel fonksiyon bozuklukları ve mahremiyet problemleri boşanma sebepleri arasında gösterilmektedir. Bu tür problemlerin çözümü için uzmana danışmak da çoğu zaman kaçınılan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır (Özcan, 2020).

9. Boşanmaya neden olan diğer önemli bir faktör de kişilik çatışmaları ve psikolojik problemlerdir. Yaşanan kişilik bozuklukları ve psikiyatrik problemler boşanma riskini artırmaktadır (Erdem, 2019). Öfke kontrolü problemleri, narsisizm, depresyon, güvenli bağlanma problemleri ve psikolojik faktörler evlilikteki uyumu bozabilmektedir.

Bu ve benzeri problemler evlilik bağlarına zarar vererek maliyeti çok yüksek olan boşanmalara sebep olmakta ve ağır faturalar karşımıza çıkmaktadır. Boşanma sonrasında bireylerin ekonomik refah seviyesi anlamlı ölçüde düşmektedir (Amato, 2010). Boşanmalardan kaynaklanan ağır maliyetleri bireysel ve kamusal olarak iki başlık altında sıralamak mümkündür:

1. BİREYSEL MALİYETLER:

Ailelerin gelirlerinin ortalama %40 oranında düşmesi, iki ayrı ev açılması, taşınma, hukuki masraflar, nafaka, avukat ve tazminat masrafları bireylere ağır bir ekonomik yük getirmektedir. Ayrıca, boşanmanın bireylere yüklediği psikolojik maliyetler ile aile bireylerinde depresyon riski artmakta, yalnızlık ve stres seviyesi yükselmekte, iş performansında önemli kayıplar yaşanabilmektedir. Boşanma aile bireylerinin iyi oluş hallerinde uzun süreli olumsuz etki oluşturabilme potansiyeline sahiptir (Sbarra, 2024). Boşanmanın asıl önemli maliyetini çocuklar çekmektedir. Boşanma çocukların davranışsal ve duyuşsal gelişimini etkilemektedir (Lansford, 2009). Boşanma sürecinde çocukların akademik başarıları düşmekte ve çocuklar psikolojik kaynaklı davranış problemleri yaşayabilmektedirler.

2. KAMUSAL MALİYETLER:

Boşanma vakalarının yalnızca bireylere değil devlete de ağır maliyetleri olmaktadır. Hukuki süreç maliyetleri, sosyal destek maliyetleri, çocuk koruma maliyetleri, çalışan verimliliğinin düşmesinden kaynaklanan ekonomik maliyetler önemli oranda artmaktadır. Boşanmaların sosyal politika maliyetlerini artırdığına dair literatürde çalışmalar bulunmaktadır (Fagan, 2014).

İşte bu sebeplerden ötürü evlilik adaylarına yönelik olarak evlilik öncesi eğitimler zorunlu hale getirilmeli ve boşanmaların önlenmesi için tedbirler alınmalıdır. Bir sonraki yazımda evlilik öncesi eğitim konusunu ele alacağım. Çünkü eğitim ailelerde yaşanacak eğitim ve bilgi eksikliğinden kaynaklanan problemleri çözmenin en temel yoludur.

KAYNAKLAR

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. (2021). Aile içi şiddet ve boşanma raporu. ASHB Yayınları.
Amato, P. R. (2010). The consequences of divorce for adults and children. Journal of Marriage and Family, 72(3), 650–666.
Aydoğdu, M. (2017). Erken yaşta evliliklerin sonuçları. Gençlik Araştırmaları Dergisi, 4(2), 33–48.
Çelik, H. (2018). Türk aile yapısında çatışma kaynakları. Sosyoloji Araştırmaları, 22(3), 201–220.
Demir, A., & Arıcı, F. (2020). Türkiye’de boşanma nedenleri: Sosyolojik bir değerlendirme. Journal of Family Studies, 5(2), 45–63.
Erdem, B. (2019). Evlilikte kişilik etkileşimi. Klinik Psikoloji Bülteni, 10(2), 112–128.
Fagan, P. (2014). The family and the economic well-being of the nation. Family Studies Journal, 7(2), 55–70.
Kara, T. (2020). Bağımlılık ve aile ilişkileri. Bağımlılık Dergisi, 7(1), 50–62.
Lansford, J. E. (2009). Parental divorce and children’s adjustment. Family Psychology Review, 12(4), 234–248.
Özcan, E. (2020). Cinsel uyum ve evlilik doyumu arasındaki ilişki. Aile Psikolojisi Dergisi, 8(1), 89–104.
Sbarra, D. A. (2015). Divorce and health: Current trends and future directions. Psychosomatic Medicine, 77(3), 227–236.
Türkiye İstatistik Kurumu. (2023). Evlenme ve boşanma istatistikleri 2023. TÜİK Yayınları.
Yıldırım, S. (2019). Evlilik uyumu ve iletişim çatışmaları üzerine bir araştırma. Türk Psikoloji Dergisi, 34 (1), 72–89.

Okul ve hayat başarısı

Sizce aynı okulun aynı bölümünden aynı diploma notu ile mezun olan iki öğrenciden hangisi hayatta daha başarılı olur? Akademik zekâsı daha yüksek olan mı, duygusal zekâsı daha güçlü olan mı?

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Başarı, bir işin üstesinden gelmek ve o işi istenilen biçimde bitirmek (muvaffakiyet) şeklinde tanımlanmaktadır (TDK). Başarı bireyin belirlediği hedeflere ulaşma durumu ve bu süreçte gösterdiği performansın kişisel, toplumsal ve akademik kriterlere göre anlamlı bir bütünlük oluşturması olarak tanımlanabilir. Başarı, eğitim ve psikoloji literatüründe yalnızca akademik seviyeyi gösteren notlarla ya da kariyer basamaklarındaki yükselme veya maddi kazanım göstergelerine göre değil; bireyin “psikolojik iyilik hali, toplumsal uyumu, öz yeterlilik algısı ve sürdürülebilir gelişimi” ile değerlendirilir (Bandura, 1997; Duckworth, 2016).

Başarı, temel olarak üç boyutta ele alınabilir: Bunlar bilgi, beceri, akademik yeterlilikler ve öğrenme kapasitesinden oluşan (IQ) bilişsel boyut; motivasyon, özdenetim, duyguların yönetimi ve dayanıklılıktan (resilience) oluşan (EQ) duyuşsal boyut ve azim, sebat ve hedefe odaklanmaktan oluşan davranışsal boyuttur. Bu açıdan baktığımızda gerçek başarı, potansiyelin anlamlı ve faydalı bir çıktı haline dönüşmesidir (Duckworth, 2016). Yani insanın kendi potansiyelini kullanması ve kendini gerçekleştirmesidir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre insanın kendini gerçekleştirmesinin bir üst basamağı, insanların kendini gerçekleştirmelerine ve sürdürülebilir mutluluğa ulaşmalarına yardımcı olmaktır.

Duygusal zekâ/EQ), öz farkındalık, öz yönetim (öz kontrol), motivasyon, empati kurma becerisi ve sosyal becerilerin temelini oluşturan iletişim becerisidir (Goleman, 1995). Bilindiği gibi akademik başarının gerekli olduğu okul başarısında stresle baş etmek önemli bir güçlük olarak karşımıza çıkmaktadır. Öğrencilerde meydana gelen sınav kaygısı ile baş etme gayreti stres yönetimi ile normale yaklaştırılabilir. Bununla birlikte öğrencilerin sık sık dert yandığı odaklanma problemi dikkat ve disiplin yönetimi için son derece önemlidir. Öğrencilerin arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle ve ailesi ile iletişimi dikkatle yönetilmesi gereken bir süreçtir. Özellikle ergenlik ve gençlik dönemindeki gençlerin kaygı seviyelerinin tolere edilmesi iletişim kalitesi ile yakından ilişkilidir. Bu iletişimin olumlu bir şekilde yönetilmesi başarıda hayati bir önem taşır. Çünkü iletişim kazaları trafik kazalarından daha tehlikeli olabilir. İletişim kalitesi hem akranlarla hem de yetişkinlerle yaşanan çatışmaların çözümünde ve sosyal uyumun sağlanmasında belirleyici bir rol oynayabilir. Başarı yolunda ilerleyen birey, zorlukları aşarken motivasyona ihtiyaç duyar. Bu içsel motivasyonun sağlanmasında duygusal zekâ faktörü devreye girer. Bu açıdan başarı, akademik becerilerin yanında duygusal zekâ ile de yakından ilişkili olan önemli bir süreçtir.

Bu açıklamalar ışığında başarı, bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Akademik başarı için çalışılırken dengeli hareket ederek hayat başarısını ıskalamamak gerekir. Hayat başarısı büyük ölçüde kariyer gelişimini belirleyen liderlik becerileri; takım çalışmasında gösterilen performans ve karar verme becerilerini kullanabilme yeterlilikleri; empati, etkili konuşma ve ikna etme becerisini biçimlendiren iletişim becerisi; evlilik ve aile mutluluğunda belirleyici olan duyguları anlama becerisi ve sabır; kriz anlarını yönetmek için gerekli olan serinkanlılık ve çözüm üretme becerisi; liderlik becerisinin yansıması olan insan yönetimi ve ilham kaynağı olma gibi beceriler ile belirlenir.

Özetle yüksek IQ derecesi, öğrencinin iyi bir üniversiteyi kazanmasında belirleyici olsa da EQ seviyesi bir öğrenciyi okulda ve hayatta bir lidere dönüştürerek hayatta kalmasını ve sosyal uyumu ile kariyerinde zirve yapmasını sağlayabilir. İş ve kariyer başarısı %80 oranında EQ ile ilgilidir (Goleman, 1998).

Sonuç olarak okul ve hayat başarısı akademik zekâ, karakter eğitimi ve duygusal zekadan oluşan bütüncül bir yaklaşımla kazanılabilir. Bu süreçlerin dengeli bir şekilde yönetilmesi son derece önemlidir. Akademik yönden yüksek bir skor ile mezun olan bir öğrenci duygusal zekâ açısından yetersiz ise sosyal uyumu ve hayat başarısını yakalamakta zorlanabilir. Toplum bunun örnekleriyle doludur. Fark etmek için çevrenize dikkatle bakmanız yeterli olacaktır.

Acaba hayat başarısını sağlamayan bir okul başarısı gerçek bir başarı olarak kabul edilebilir mi?

Dr. Nadir Çomak

KAYNAKLAR

Bandura, A. (1997). Self-efficacy: The exercise of control. New York: W. H. Freeman.

Duckworth, A. (2016). Grit: The power of passion and perseverance. New York: Scribner.

Goleman, D. (1995). Emotional Intelligence: Why It Can Matter More Than IQ. New York: Bantam Books.

Goleman, D. (1998). Working with emotional intelligence. New York: Bantam.

Evliliğin idam fermanı

Aile, toplumun en küçük birimi olup, evlilik, kan bağı veya evlat edinme yoluyla bir araya gelen bireylerin karşılıklı sevgi, sorumluluk ve dayanışma temelinde oluşturduğu sosyal yapıdır (TDK, 2024).

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Geleneksel sosyolojik ve kültürel yaklaşıma göre aile; kadın ve erkeğin evlilik bağıyla kurduğu, toplumun temel yapı taşı olan ve neslin devamını sağlayan bir kurumdur (Giddens, 2013). Bu tanımlamalara göre aile kurumu iki farklı cinsiyetten iki kişinin sevgi, saygı ve anlayışla bir araya gelerek neslin devamı için çocuk dünyaya getirmek amacıyla kurdukları birlikteliği ifade eder.

1984 yılında Amerika’nın Massachusetts eyaletinde bir kilisenin bahçesinde heyecanlı bir bekleyiş vardı. Ertesi gün nikâhları kıyılacak olan eşcinsel çift heyecanlarından ötürü kilisenin bahçesinde sabahlayarak ertesi gün kıyılacak olan nikahlarını bekliyordu. Nikah saati gelip çattı ve bu heyecanlı bekleyişin sonunda dünya tarihinde ilk defa eşcinsel bir çiftin nikahı kıyıldı ve ellerine aile cüzdanı teslim edildi. Bu nikaha karşı çıkan Hristiyan menşeli “Focus on Family” derneğinin başkanı şu açıklamayı yaptı; bu aile cüzdanı evliliğin ilanının belgesi değil, evliliğin idamının belgesidir (Giddens, 2013). Bu tarihten sonra bu tür ahlaksız ilişkiler elli yıl gibi kısa bir zaman diliminde başta İngiltere, Hollanda ve sonra da bütün Avrupa’ya ve Uzakdoğu Asya ülkelerine yayıldı. Üstelik bazı ülkelerde bu tür sözde evlilik yapanlara bir de evlatlık çocuk edinme hakkı verildi ki bu insanların ne tür bir çocuk yetiştireceği tahayyüllerin ötesindedir. Bugün yaratılış ve fıtrat kanunlarına mugayir sapkın akımlar başta ülkemiz olmak üzere doğuya doğru yayılarak İslam coğrafyasını ve diğer kültürleri tehdit etmektedir.

Sırf bedensel haz temelli hedonist amaçlarla bir araya gelen ve geleneksel tanımlara uymayan aile tarifleri ailenin kuruluş gayesine hizmet etmemektedir. Bu tür çarpık ilişkiler fıtrat kanunlarına göre gerçek anlamda aile olarak kabul edilemez. Çünkü fıtrat ve yaratılış kanunlarına göre cinselliğin amacı neslin devamıdır. Aynı cinsten olan iki kişinin oluşturduğu birliktelik Türk-İslam kültürüne göre evlilik olarak adlandırılamaz. Neslin devamını sağlayan çocuğun dünyaya gelmediği bir ilişkinin evlilik olarak adlandırılması ilahi dinlere göre asla mümkün değildir.

Buna karşılık, günümüzde ileri sürülen bazı sosyolojik görüşlere göre aile sadece biyolojik açıdan değil, bireyler arasındaki duygusal iletişim, birlikte yaşama ve karşılıklı sorumluluklara göre tanımlanmaktadır (Berger & Luckmann, 1991). Bazı ülkelerde son yıllarda maalesef kabul görmeye başlayan yaklaşımlara göre eşcinsel evlilikler de “aile” olarak adlandırılmakta ve toplumsal meşruiyet kazanması için çalışmalar yapılmaktadır. Örneğin, İspanya (2005)Norveç (2009) ve Fransa (2013) yıllarında eşcinsel evliliği yasallaştırmış; Tayland ise 2024 yılında Güneydoğu Asya’da bu adımı atan ilk ülke olmuştur (Pew Research Center, 2024; Human Rights Campaign, 2024). Bu örnekler aile kurumunun karşı karşıya olduğu tehlikenin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Bu gelişmeler, aile kavramının küresel ölçekte yeniden tanımlanma gayreti içinde olunduğunu ve toplumsal normların dönüştürülmeye çalışıldığını göstermektedir. Bugün eşcinsel çiftlerin aile olarak değerlendirilmesine yönelik olarak geleneksel aile tanımını ve dolayısıyla toplumsal normları ve hukuki düzenlemeleri bozmaya yönelik teşebbüsler artmaktadır.

Dünya içinde olduğumuz iletişim ve teknoloji çağının etkisiyle küçük bir köy haline geldi. Batıdan esmekte olan küreselleşme rüzgârları yerel kültürleri tehdit ediyor. Bu tehditlere karşı kayabilmek medeniyet değerlerimize sıkı sıkıya tutunmakla mümkündür. Yaşanacak bir savrulmadan etkilenenlerin en başında çocuklar ve gençler gelmektedir. Aileye yönelik tehditler özellikle sosyal medyanın kullanımı ile evlilik dışı ilişkileri özendirerek doğrudan doğruya aile kurumunu hedef almaktadır. Aile kurumu ise başta evlilik oranlarının düşmesi, boşanma oranlarının artması ve çekirdek ailelerdeki çocuk sayılarının azalması ile zayıflatılmaktadır.

Türk milletinin tarih sahnesinde varlığını sürdürebilmesi sağlam bir aile yapısının yaşamasına bağlıdır. Batıda başlayan yeni aile tanımlamaları özgürlük ve bireysel tercihler üzerine bina edilirken (Giddens, 2013), Türk-İslam kültüründe aile kavramı inanç, yardımlaşma, dayanışma ve karşılıklı sorumluluk üzerine kurulmuştur (Karaman, 2019). Hz. Ali’ye atfedilen şu söze göre; “savaşlar düşmana yenildiğimizde değil ona benzediğimizde kaybedilir.” Bu söz, İslam terminolojisindeki; “kim bir topluma benzerse onlardandır” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4, hadis no: 4031) hadisini hatırlatmaktadır. Bu özlü sözler yabancı kültürlere benzemenin milletler için kültür ve medeniyet bağlamında gerçek bir yenilgi olduğuna vurgu yaparak kültürel kimliğin korunmasına dikkat çekmektedir.

Sonuç olarak:

· Batıdan esen post modern materyalist ve pozitivist rüzgarlar Türk-İslam medeniyetinin beşiği olan aile kurumunu tehdit ediyor.
· Aile kurumumuz ciddi bir tehdit ve tehlike altında olup geleceğimiz ve nesillerimiz bir yok oluş tehlikesi ile karşı karşıyadır.
· Sosyal medya vasıtası ile batı kültürünün gençlerimizi hedef aldığını görüyoruz.
· Genç nesillerin bu etkilere karşı koyabilmesi tarih ve medeniyet değerlerimizi benimsemeleri ile mümkün olabilir.
· Her yıl Kıbrıs adası kadar bir toprak kütlesinin erozyon ile Anadolu’dan kayıp gitmesi ya da ormanlarımızın yanıp kül olması ile yüreğimizin yanmasından daha büyük bir acı gençlerimizin batıdan gelen inançsızlık rüzgarlarına kapılarak Türk-İslam medeniyetinden koparılmasıdır.
· Türk milleti tarih sahnesinde kendi köklü medeniyet kimliği ile yaşamak istiyorsa aileyi kurtarmak için yeni bir kurtuluş savaşı başlatmak mecburiyetindedir.
· Açıkça görülmektedir ki, aile kalesi düşerse vatan kalesi düşer. Bu kaleyi sapasağlam bir şekilde ayakta tutmak medeniyet köklerimize bağlı nesillerin en temel vazifesidir.

Bugün Türk milletinin en büyük kızıl elması; sağlıklı nesillerin yetişmesinin beşiği olan aile müessesinin yaşaması ve güçlenmesidir.

Kaynaklar:

Berger, P. L., & Luckmann, T. (1991). The social construction of reality: A treatise in the sociology of knowledge. Penguin Books.
Giddens, A. (2013). Sosyoloji (C. Güzel, Çev.). Kırmızı Yayınları.
Human Rights Campaign. (2024). Marriage equality around the world. Human Rights Campaign. https://www.hrc.org/resources/marriage-equality-around-the-world
Karaman, H. (2019). Aile, toplum ve değerler. İz Yayıncılık.
Pew Research Center. (2024). Same-sex marriage around the world: Global legal status and public opinion. Pew Research Center. https://www.pewresearch.org/religion/fact-sheet/same-sex-marriage-around-the-world
Türk Dil Kurumu. (2024). Aile. Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük. https://sozluk.gov.tr/

Kadın cinayetleri nasıl önlenir?

Kadına yönelik şiddet toplumsal huzuru ve aile bütünlüğünü tehdit eden önemli bir problemdir. İçişleri Bakanlığı verilerine göre son 15 yılda cinayet vakalarında %31,5 oranında düşüş kaydedildiği rapor edilmiştir.

*Görsel yapay zeka ile oluşturulmuştur.
Bu kayıtlara göre 2006 yılında 468 kadın, 2552 erkek öldürülmüştür. 2020 yılında ise 385 kadın ve 1690 erkek cinayete kurban gitmiştir. Medya’ya yansıyan kadın cinayeti haberleri vicdanları sızlatan acı bir tablo oluşturmaktadır. Bu üzücü durum karşısında ciddi anlamda düşünmemiz ve çözüm yolları bulmamız gerekmektedir.

Kadın cinayetleri acı bir toplumsal vakıa olarak karşımızda arzı endam etmektedir. Bu sonucu ortaya çıkaran sebepler çok boyutludur. Olayın yalnızca psikolojik anlamda basit bir öfke patlaması ile izah edilmesi neredeyse imkansızdır. Nitekim kadın cinayetlerinin coğrafi, tarihi, sosyolojik, psikolojik ve değer temelli nedenleri üzerinde kafa yormamız lazım. Son yıllarda yaşadığımız kültürel yozlaşma ciddi bir ahlaki dejenerasyona neden olmuştur. Bu bozulmanın arka planında ise kırsal kesimden şehirlere yaşanan göç olaylarındaki artış ve çarpık şehirleşme yatmaktadır. Adeta ormandaki bir ağacın sökülerek başka bir coğrafyaya taşınmasıyla ağacın zarar gördüğü gibi göç olayları da aileyi çekirdek bir yapıya dönüştürerek geleneksel büyük aile yapısından koparmıştır. Yaşanan bu süreç Türk aile yapısının geleneksel özelliklerini bozmuştur. Bununla birlikte şehirlerdeki ekonomik sıkıntıların bir sonucu olarak kadının çalışma hayatına girmesi ve zamanla değişen kadın ve erkek rolleri aile içi krizlere zemin hazırlamıştır. Dengesi bozulan aile kurumu yaşanan zorluklara göğüs germekte zorlanmış ve darbelere karşı kırılgan ve savunmasız bir hal almıştır.

Şiddetin temelinde, öfke kontrol bozuklukları, değersizlik duygusu ve toksik erkeklik algısı gibi psikolojik faktörler bulunmaktadır (Kağıtçıbaşı, 2017). Bireylerin çocukluk dönemlerine kadar uzanan travmatik olaylar şiddet vakalarının artışında etkili olmuş olabilir. Bu nedenle öncelikle şiddetin önlenmesi için okul öncesi dönemden itibaren çocuklara öfke kontrolü kazandırmak amacıyla duygusal zekâ eğitimi verilmelidir. Özellikle gençlerin evliliğe hazırlık eğitimlerine önem verilmelidir. Aileler için düzenli olarak empati ve değer temelli iletişim eğitimleri verilmelidir.

Sosyolojik açıdan modernleşmeyle birlikte hızlanan toplumsal yozlaşma, aile bağlarının zayıflaması ve bireyselleşmenin artması, toplumsal destek mekanizmalarını zayıflatmaktadır (Giddens, 2013). Bu mekanizmaları yeniden eski haline getirmek imkânsız gibi görünse de akrabalık ve komşuluk ilişkilerinin yeniden tamir edilmesi ile yeniden güçlendirilmeye çalışılmalıdır. Özellikle yaşadığımız post modern çağda kadının metalaştırılması şiddeti dolaylı biçimde meşrulaştırma etkisi yapmaktadır. Bu durum karşısında aile kurumunun güçlendirilmesi için sosyal politikalar geliştirilmelidir. Medyada kadın ve erkeğin nezaket, saygı ve adalet temelli bir ilişki kurmalarının önemi medya spotları ile özendirilmelidir. Yerel yönetimler, okullar, dini kurumlar aileyi güçlendirmek amacıyla eğitim ve sosyal destek merkezli projeler geliştirmelidir.

Yalnızca kadına değil, erkeğe karşı işlenen cinayetler de hiçbir şekilde mazur gösterilemez. Özellikle kadınların maruz kaldığı cinayetler hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz. Ancak değer sisteminin zayıflaması ile hatalı bir şekilde kadın cinayetlerinin meşrulaştırılmasına zemin hazırlanmaktadır. Kadın cinayetlerini önlemek için ağır hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır. Bu caydırıcı önlemler alınırken kadına karşı, merhamet, adalet, saygı ve sevgi temelli bir davranış biçimi özendirilmelidir. Eğitim programlarında adalet ve merhamet ilkelerine göre ailede, toplumda ve medyada yeni bir iletişim dili inşa edilmelidir. Böylece medeniyet köklerimize göre yeniden bir kültürel kimlik inşa etmenin çareleri aranmalıdır.

Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin önlenmesi için ağır cezai müeyyideler konulması gerekli olmakla birlikte, esas olan suçu önleyici tedbirlerin alınmasıdır. Bu da medeniyet köklerimize göre değer ve bilimsel tabanlı akademik ve eğitim çalışmalarına ağırlık vermekle mümkündür. Ailede, okulda, camide, medyada olmak üzere toplumun her kesiminde iyilik, nezaket, sevgi, şefkat ve merhamet esaslı bir iletişim dili geliştirmeliyiz. Yangın bacayı sarmadan ve henüz kıvılcım aşamasında iken önlem almalıyız. Aile danışmanlık hizmetleri ile ailelerin iletişim kalitesini izleyip gerektiği yerde müdahaleler yapabilmeliyiz. Aile içi çatışmaları krize dönüşmeden önlemeliyiz.

Sonuç ve değerlendirme:

Huzurlu bir toplum hayatı için yalnızca kadın cinayetleri değil, toplumdaki bütün cinayetler ve suçun her türlüsü kanuni müeyyidelerle önlenmelidir. Fakat her vatandaşın başına polis dikmek mümkün olmadığı için, kalplere iman bekçisi koyarak manevi bir otokontrol sistemi kurmak gerekir. Sağlam bir toplum, sağlam ailelerle, sağlam aileler de sağlam değerlerle ayakta durur. Eşini ebedi bir hayat arkadaşı kabul eden bir insan onu asla kaybetmek istemez. Kur’an’a göre “bir insanı haksız yere öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir; bir insanı yaşatmak ise bütün insanlığı yaşatmak gibidir” (Maide;32). İnsan öldürmenin manevi cezası ahirette azap çekmektir. Ahirete iman aile mutluluğunun sigortasıdır. Aile içi şiddeti ve cinayetleri önleyecek sır sağlam bir ahirete iman hakikatidir.

Kaynaklar:

Giddens, A. (2013). Sosyoloji (Çev. H. Özel). Kırmızı Yayınları.

Kağıtçıbaşı, Ç. (2017). Benlik, Aile ve İnsan Gelişimi: Kültürel Psikolojiye Giriş. Koç Üniversitesi Yayınları.

Kur’an-ı Kerim. (2023). Mâide Suresi, 32. Ayet. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Gençlerle etkili iletişim kurmak neden önemli?

Oğlunu psikolog arkadaşıma getiren bir baba, “işte bu dinsiz Fırat” demiş. Arkadaşım da babaya, “beyefendi biraz ağır bir ifade oldu, ona kendini arayan Fırat desek daha uygun olmaz mı” önerisinde bulunmuş. Bu vakıa gençleri etiketlemenin onları ötekileştirebileceğine güzel bir örnek teşkil edebilir.

Genellikle 15-24 yaş aralığını kapsayan ve bir geçiş süreci olan gençlik, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik yönleriyle insanın çok boyutlu bir gelişim dönemidir. Ergenlik dönemi ile biyolojik gelişme hızlanır; psikolojik açıdan bağımsız yaşama isteği ve duygusal dalgalanmaların arttığı fırtınalı bir dönem başlar; sosyolojik açıdan ise toplumsal roller belirginleşmeye başlayıp toplumsal aidiyet duygusu bu dönemde oluşurken, bireyin kişisel hedefleri ve değer sistemi şekillenir (Erikson, 1968).

Gençlerin bir arayış içinde olduğu bu dönemde öz saygı, aidiyet ve anlam arayışı belirgin bir hal alır. Bu dönemde aile içi iletişimin kalitesi ve gençlere yönelik gösterilecek sevgi temelli rehberlik gençlerin kişilik gelişiminde belirleyici bir rol oynar. Bu kritik dönemde yapılacak etiketleme gençlerin karakter gelişiminde kalıcı izler bırakan travmatik bir etki yapabilir.

Gençliğe yönelik yapılacak genelleme şeklindeki kalıplaşmış ifadeler (örneğin, Z kuşağı sorumsuzdur) son derece tehlikeli sonuçlara neden olabilir. Becker’in (1963) etiketleme teorisine göre, toplumsal norm dışına çıkan bireyler ötekileştirilir. Ötekileştirilen gençler popüler kültür, sosyal medyanın etkisi ve tüketim kültürü yoluyla kendilerine yeni bir kültür inşasına başlamamakta ve sahte kimliklere bürünebilmektedirler. Erikson’un (1968) tanımına göre gencin geçirdiği “Kimliğe Karşı Kimlik Karmaşası” dönemi, ergenin yüzleştiği “ben kimim?” sorusuna karşı cevap arayışını ifade eder. İşte bu dönemde gençlerle kurulacak doğru iletişim hayati bir önem taşır.

Gençlerle kurulacak iletişim psikolojik anlamda güven esaslı olmalı ve empati temelli etkili dinleme becerileri geliştirilmelidir. Özellikle duygusal zekâ eğitimi gençleri anlamak ve onlarla sağlıklı iletişim kurmak için çok önemlidir. Sosyolojik anlamda gençlere yönelik olarak planlanacak gençlik merkezleri, sosyal sorumluluk temelli gönüllülük faaliyetleri, sosyal kulüpler gençlerin sorumluluk ve aidiyet duygularını güçlendirir. Bu çerçevede, aile, okul ve toplum arasında iş birliği modelleri geliştirilmelidir.

Genel bir kabule göre toplumların geleceği gençlerin değer dünyasına bağlıdır. Yaşadığımız dijital çağdaki yoğun bilgi bombardımanı gençlerimizin kimlik şekillenmesini derinden etkilemektedir. Gençlerimize karşı yapılan etiketleme ve yargılama gençlerin kendi içine kapanmasına ve radikal davranışlar göstermesine neden olabilmektedir (Goffman, 1963). Değer temelli yaklaşım, gençlerin bilgi yanında iman, vicdan ve ahlaki bilinçle yetiştirilmesini hedefler. Böylece gençlerin bireysel ve toplumsal olarak dengeli, erdemli ve sorumluluk sahibi olması beklenir (Koç, 2019; Yavuz, 2021). İslam’a göre iman, ahlak ve güzel davranışlar gençlerin karakter gelişiminde son derece önemlidir. Allah Kur’an-ı kerimde “insanın en güzel biçimde yaratıldığını” ifade eder (Tin, 95/4). İslam öğretisine göre Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) güzel ahlakı tamamlamak için gönderildiği ve eğitimin temel gayesinin insan fıtratının korunması olduğu vurgulanır. Bu değerler gençlere emir ve dayatma yoluyla değil ikna ve inandırma yöntemiyle benimsetilmeli ve gençler kesinlikle ağır bir şekilde etiketlenmemelidir.

Gençler özellikle kimlik oluşum sürecinde soyut nasihatlerden ziyade somut ve tutarlı örnek şahsiyetlerden daha çok etkilenir. Bandura’nın (1977) sosyal öğrenme kuramına göre gençler gözlemledikleri şahsiyetlerin beğendikleri özelliklerini model olarak alırlar. Enfiyeci baba hikayesinde çok güzel anlatıldığı gibi, çocuğuna sigarayı bırakması için nasihat eden bir babanın öncelikle burnundan çıkan duman ağzından çıkan sözleri yalanlamamalıdır.

Gençler toplumun gelişim potansiyeli taşıyan en önemli parçasıdır. Geleceğimiz için gençleri etiketlemeden ve ötekileştirmeden kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Başta siyaset dili olmak üzere, eğitim ve medya dili, gençliğin ahlaki ve ruhsal gelişimini destekleyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.

Kaynaklar

Bandura, A. (1977). Social learning theory. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.
Becker, H. S. (1963). Outsiders: Studies in the sociology of deviance. Free Press.
Erikson, E. H. (1968). Identity: Youth and crisis. W. W. Norton.
Goffman, E. (1963). Stigma: Notes on the management of spoiled identity. Prentice-Hall.
Kur’an-ı Kerim, Tin Suresi, 95/4.
Koç, M. (2019). İslam ahlakında gençliğin karakter eğitimi. Diyanet İlmi Dergi, 55(2), 145–162.
Yavuz, A. (2021). Değer temelli eğitimde İslamî yaklaşımın önemi. Uluslararası Din ve Ahlak Araştırmaları Dergisi, 4 (1), 73–89.